53"Hani Biz meleklere, "Adem'e secde edin" demiştik de, iblis'den başkası hemen secde etmişlerdi. O ise, cinden olduğu için, Rabbinin emrinden çıkmıştı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini, sizin düşmanlarınız oldukları halde, dostlar mı ediniyorsunuz? (Bu), zalimler için ne kötü bir bedeldir! Ben, ne göklerin ve yerin yaratılışında, ne kendilerinin yaratılışında, onlan şâhid tuttum. Dalalete sevkedenleri yardımcı edinmiş de değilim. O gün, (Allah), iddia edip, bana ortak koştuğunuz şeyleri çağırın" der. Onlar onları çağırırlar, ama onlar kendilerine cevap veremezler. Biz onlar ile aralarına bir uçurum koruz. Günahkârlar ateşi görmüşler ve kendilerinin ona düştüklerini anlamışlar. Fakat ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır". Bu ayetlerle ilgili birkaç mesele vardır: Bil ki bundan önceki ayetlerin zikredilmesinin gayesi, malları ve taraftarları ile fakir müslümanlara karşı böbürlenen müşriklere reddiyede bulunmaktadır. Bu ayetlerin maksadı da aynıdır. Çünkü iblis de Hazret-i Âdem'e karşı kibir taslamıştı. İblis de aslı ve soyu ile iftihar ederek "Beni ateşten, onu ise çamurdan" (A'râf. 12) "Binâenaleyh ben, soyum-sopum bakımından, ondan daha şerefliyim. Bu sebeble, ben ona nasıl secde eder, boyun eğebilirim" demiştir. O müşrikler de, fakir müslümanlara benzeri bir muamele yapmış ve "Biz şerefli, asilzade; onlar ise düşük kimseler oldukları halde ve bizler zengin, onlar ise fakir oldukları halde, onlarla nasıl oturup kalkarız" dediler. Dolayısıyla Allahü teâlâ burada, müşriklerin yolunun, aynen iblisin yolu olduğuna dikkat çekmek için bu kıssayı zikretmiş, sonra da mü'minleri bu yola girmekten alabildiğine sakındırarak, "Beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini, sizin düşmanlarınız oldukları halde, dostlar mı edinirsiniz" buyurmuştur. İşte bu ayetlerin, geçen ayetlerle ilgi ve münâsebetlerinin izahı budur ve güzel, geçerli bir izahtır. Kâdî bir başka izah yaparak şöyle demiştir: "Allahü teâlâ daha önce kıyametten haşrdan ve amel defterlerinin ellere verilmesinden bahsedince, burada da sanki, o müşriklere, kıyamet günü nidâ edeceğini ve onlara: "Ortaklarım olduğunu söylediğiniz o şeyler nerede?" diyeceğini anlatmıştır. O, insanları böylesi şirklere sevkedenin iblis olduğunu bildiği için de, bu manayı tamamlamak için ayette bu kıssaya yer vermiştir." Kâdi sözüne şöyle devam eder: "Cenâb-ı Hak hernekadar bu kıssayı pek çok sûrede tekrar tekrar anlatmış ise de, her bir anlatışında, yeni değişik hususlar vardır." Allahü teâlâ bu ayette, "İblis'in cinlerden olduğunu" söylemiştir. Âlimlerin, bu hususta şu üç izahları vardır: 1) "İblis, meleklerden idi. Onun meleklerden olması cinlerden olmasına ters değildir." Bu görüştekiler şu izahları yapmışlardır: a) Meleklerden bir kabile, "cin" diye adlandırılmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak da "Onlar, o (Muhammed) ile, cinler arasında bir hısımlık uydurdular (Sâffat. 158) "Cinleri O'na (Allah'a) ortak yaptılar" (En'am, 100) buyurmuştur. b) Cinlere, görülmedikleri için bu ad verilmiştir. Melekler de görülmez. Binâenaleyh melekler de cinler sınıfına dâhildirler. c) İblis, cennetin bekçisi idi ve bundan dolayı cennete nisbet edilerek "cinden idi" denilmiştir. Bu, Arapların Kûfî, Basrî (Kûfeli-Basralı) demesi gibidir, Sa'id b. Cübeyr'in şöyle dediği rivayet edilmiştir. "O, cennette çalışan "cinâniler"den idi. Cinâniler, yaratıldıklarından beri cennetlilerin takılarını kalıba döküp yapan, bir melek kabilesidir" bunu, Kâdi, tefsirinde Hişam'dan; Hişam da Sa'id b. Cübeyrden rivayet etmiştir. 2) İblis, ateşten yaratılmış olan cin şeytanlarından idi ve onların ilk atası idi, 3) O meleklerden idi, ama sonra şeytana dönüştürüldü. Bu meseleyi, Bakara Sûresi'nde (30. ayet) enine boyuna anlatmıştık. İblis'in meleklerden olmadığına delâlet eden asıl şey, Allahü teâlâ'nın bu ayette onun zürriyyetinin, soy-sopunun olduğunu bildirmiş olmasıdır. Hak teâlâ, "Onu ve onun zürriyetini, dostlar mı edinirsiniz" buyurmuştur. Meleklerin ise zürriyeti ve tenasülü söz konusu değildir. Binâenaleyh İblis'in meleklerden olmaması gerekir Geriye sadece şöyle demek kalır: "Allahü teâlâ meleklere, Âdem'e secde etmelerini emretmiştir. Binâenaleyh eğer İblis, meleklerden değil ise, bu emir daha nasıl onu da içine alır? Hem sonra eğer o meleklerden değil idiyse, daha nasıl onlardan istisna edilerek, "İblis müstesna, iblisten başkası" denilmiştir?" Bütün bu soruların cevabını, Bakara Sûresi'nde tafsilatlı olarak verdik. Cenâb-ı Allah daha sonra "Rabbinin emrinden çıkmıştı" buyurmuştur. İfadenin zahirinde bir müşkil bulunmaktadır; çünkü fasık, Rabbinin emrinden fısk etmez. İşte bu sebepten dolayı âlimler bu hususta birkaç izah şekli zikretmişlerdir: a) Ferrâ şöyle demiştir: "O'nun tâatinden çıktı anlamındadır. Nitekim Araplar "Hurma, kabuğundan çıktı anlamında "Fesekati'r-ratıbetu an kışrıhâ" demektedirler. Nitekim, fareye de evinin yuvasının iki kapısından çıktığı için, "fuvaysika" (fare, köstebek) denilir." Nitekim Rü'be şöyle demiştir: "O kadınlar tepelerde ve vadilerde amaçlarından sapmış başıboş bir vaziyette, batıp çıkarak kendi hevâ ü gönüllerince yürümekteler." b) Zeccâc, Halil, ve Sibeveyh'in şöyle dediklerini anlatır: "İblis ve emrolunup, da isyan edince, onun bu fıskının sebebi, bu emrolunması oldu." Buna göre mana şöyledir: "Eğer bu emir olmamış olsaydı, fısk meydena gelmeyecekti. İşte bu manadan dolayı, "Rabbinim emri yüzünden" denilmesi güzel olmuştur". c) Kutrub, "Bunun manası, "Rabbini reddetti" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Beldeye sor" (Yusuf, 82) ve "kervana (sor)" (Yusuf. 82) ayetlerinde olduğu gibidir" demiştir. Cenâb-ı Hak, "Şimdi siz, Beni bırakıp da onu ve onu zürriyetini, sizin düşmanlarınız oldukları halde, dostlar mı ediniyorsunuz?" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: Şeytanları Dost Edinmenin Manası Bu sözden maksad şudur: "İblis, kendi aslının Adem'in aslından daha şerefli olduğunu, binâneleyh kendisinin, Adem'den daha şerefli olması gerektiğini iddia ettiği zaman, Adem'e karşı kibirlenmiş ve üstünlük taslamıştı. Bundan dolayı, Allah Tealâ fukara müslümanlara karşı, asaletleri ve makamlarının yüceliği ile böbürlenen bu kafirlere sanki şöyle demiştir: "Siz bu sözünüzle, Âdem'e karşı büyüklenmesinde, İblis'e tabi oldunuz. İblisin sizin düşmanınız olduğunu bildiğinize göre, bu kınanmış yolda, nasıl ona tâbi olurda uyarsınız?" İşte sözün takrir edilip anlatılması budur. Buna göre eğer, "Bu söz ancak, şu mukaddimelerin isbat edilip gösterilmesiyle tamam olur: 1) İblis'in isbatı. 2) İblis'in zürriyetinin isbatı. 3) İblis ve zürriyeti ile, Âdemoğulları arasındaki düşmanlığın isbatı. 4) Bu kâfirlerin söylemiş oldukları o sözde, İblise uyduklarının isbatı. Bu dört mukaddimenin isbatı ancak Hazret-i Peygamberin sözleriyle isbat edilebilir. Dolayısıyla, Hazret-i Peygamber'in doğruluğunu bilip inanmayan, bunları da bilmez. Sen bunu iyice anlayınca, biz deriz ki: Bu ayete muhatap olanlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, doğru bir peygamber olduğunu biliyorlar mıydı, yoksa bilmiyorlar mıydı? Eğer onun doğru bir peygamber olduğunu biliyor idiyseler, söylediği her sözü kabul etmişler demektir ve Hazret-i Peygamber'in, onları nehyettiği her sözden de uzaklaşmışlardır. O zaman, İblis kıssasını anlatmaya ihtiyaç yok. Ama eğer onlar, Hazret-i Muhammed'in bir nebi olduğunu bilmiyor idiyseler, bu dört mukaddimenin tamamını da bilmiyor idiler; bunların doğruluğundan da haberleri yoktu. Binâenaleyh bu durumda, İblis kıssasını onlara anlatmanın bir faydası yoktur" denilirse, buna şöyle cevap verilir: Müşrikler İblis ve Adem (aleyhisselâm) kıssasını, Ehl-i kitabtan işitmiş idiler ve doğruluğa da inanmış idiler. Biliyorlardı ki İblis, ancak asaleti sebebiyle Hazret-i Adem'e karşı kibirlenmişti. Binâenaleyh bu kıssayı onlara anlattığımız zaman, bu, onların fakir müslümanlara karşı gösterdikleri kibir ve büyüklenme hususunda, onları bundan alıkoyacak bir şey olmuştur. Cübbaî: "Bu âyeti kerimede, Cenâb-ı Hakk'ın, kulda küfrü murad etmeyip yaratmadığına dair bir delâlet vardır. Çünkü, eğer o küfrü murad etmiş, kulda onu yaratmış, sonrada bundan dolayı ona ceza vermiş olsaydı, İblis'in insanlara zararı, Allah'ın zararından daha az olmuş olurdu. Binâenaleyh, o zaman, (Bu), zalimler için ne kötü bir bedeldir"tüyerek, insanları kınaması nasıl doğru olurdu. Allah, Yüce ve büyük olarak bundan münezzehtir. Hatta bu görüşe göre, İblis'in hiç zararı yok bütün zarar Allah'dan!" demiştir. Bunun cevabı, "Buna daî ve ilim meseleleriyle mukabalede bulunmadır." Asaletleri ve mallarıyla fakir müslümanlara karşı övünen kâfirlere, Allahü teâlâ sadece "Şimdi siz, Beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini, dostlar mı ediniyorsunuz?" mdemiştir. Çünkü onları, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in dinini terketmeye sevkeden sebep, bu övünmeleri ve kendilerini büyük görmeleridir. İşte, bu da, bu sebepten dolayı, bir fiil ve söze yönelen herkesin İblis'e tâbi olduğuna; hatta ilmini izhar edip münazaradaki gayesi övünmek, büyüklenmek ve üstünlük taslamak olan herkesin de, yine İblis'e uymuş olduğuna; bunun ise, ekseri insanların içinde boğuldukları zor bir makam olduğuna delâlet eder. Allahü teâlâ'dan, bundan kurtulmamızı niyaz ediyoruz. Sonra Cenâb-ı Hak "Bu, zalimler için, ne kötü bir bedeldir!" buyurmuştur. Yani, "İblisi Allah ile değişip de, Allah'a itaat yerine İblis'e itaat eden kimse için, Allah yerine İblis ne kötü bir bedeldir, trampadır!" demektir. Allah Yaratırken Şeytanlara Rol Vermedi Cenâb-ı Hak daha sonra, "Ben, ne göklerin ne yerin yaratılışında, ne kendilerinin yaratılışında, onlan şahid tuttum" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki mesele bulunmaktadır: Alimler, ifadesindeki, "onları" zamirinin neye râci olduğu hususunda, ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta bir kaç izah şekli vardır: 1) Ekseri alimlerin benimsediği görüşe göre mana şöyledir: "O kâfirlerin dostlar edindikleri şeyleri, göklerin ve yerin yaratılışında şahid tutmadık. Yine onları, oirbirlerinin yaratılışına da şahit tutmadık." Bu, "Nefislerinizi öldürün" (Bakara. 54) ayetinde olduğu gibidir. Yani, "onlarla güçleneyim diye onları şahid tutmadım" demektir. Bunun delili, "Dalâlete sevkedenleri yardımcı edinmiş de değilim" (Kehf, 51) ayetidir. Bu ayette, onların saptırıcı olduklarını beyan etmek için, zahir isim zamir yerine konulmuştur. Buradaki (......) kelimesi, "yardımcılar" anlamındadır. 2) Bence, en doğru görüş olan bu görüşe göre, buradaki zamir, Hazret-i Peygamber'e Eğer, meclisinden şu fakirleri kovmazsan, sana iman etmeyiz" diyen, kâfirlere aittidir. Binâenaleyh, Allahü teâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Bu yanlış teklifte ve bâtıl teahhütte bulunan bu kimseler, âlemin tedbir ve idaresinde benim ortağım değillerdir." Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben, ne göklerin ne yerin yaratılışında onları şahid tuttum"; dünyanın ve ahiretin idaresinde onlardan güç kuvvet almadım. Bilakis, onlar da diğer mahlûklar gibidirler. Binâenaleyh, onlar böyle bir bozuk teklife niye yeltendiler." Bu şuna benzer: Bir kimse, sana büyük tekliflerde bulunduğunda sen ona, "sen bu beldenin ne sultanısın, ne de krallık ailesindensin. O halde, senin bu ürkütücü tekliflerini nasıl kabul edelim? Niye böyle bir şeye yönetiyorsun ki" dersin." Bu hususu destekleyen şey İse zamirin, kendinden önce zikredilenlerden, kendisine en yakın olanına râci olmasının gerektiği hususdur. Bu ayette zikredilen en yakın şey ise, kâfirlerdir. Bu, "(Bu), zalimler için ne kötü bir bedeldir" cümlesinde zikredilmiştir. Buradaki "zalimler"den murad kâfirlerdir. 3) Bu ayetle anlatılmak istenen şey, bu kâfirlerin, kader kaleminin ezelde yazmış olduğu saadet ve şakâvet hallerini bilmedikleridir. Buna göre sanki onlara, "Saîd, Allah'ın ezelde, saîd, (cennetlik) olacağına hükmettiği kimsedir. Şakî, bedbaht da Allah'ın ezelde şakî (cehennemlik) olacağını takdir ettiği kimsedir. Siz ise, ezel hallerinden habersizsiniz" denilmiştir. Allahü teâlâ sanki şöyle demektedir: "Ben. ne göklerin ne yerin yaratılışında, ne kendilerinin yaratılışında, onları şahit tuttum." Siz bu halt bilmediğinize göre, daha nasıl kendinin yüce, üstün, kâmil olduğuna; sizden başkalarının ise, düşük ve adi olduğuna hükmedebiliyorsunuz. Aksine iş dünyada ve ahirette genellikle sizin hükmünüzün tersinedir." Keşsâf Sahibi, ayetteki ma küntü ifadesinin fetha ile mâ künte "sen..-madın" şeklinde okunduğunu söylemiştir. Bu hitab, Hazret-i Peygamber'e olup mana, "Senin, onları kendine destekçi edinmen doğru değildir. Yine, senin, onlarla şeref kazanmayı umman da yakışık almaz" şeklindedir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh), ifadesini, tenvinli olarak aslı üzere şeklinde; Hasan el Basrî de (......) kelimesini, dâd harfinin dammesini ayn'a nakledip, dâd'ı da sükun ile (......) şeklinde okumuştur. Bu kelime, ayn'ın fethası ve dâd'ın sükûnuyla iki damme ile ve (yardımcı) kelimesinin çoğulu olmak üzere, iki fethasıyla (......) şeklinde okunmuştur. Bu son okuyuş hadim (hizmetçi) kelimesinin çoğulunun hedem ve râsıd (gözcü, bekçi) kelimesinin çoğulunun (resad) olmasına benzer. Bu, "onu destekledi, ona yardım etti" manasındaki (Adadehû) fiilindendir. Bil ki Allahü teâlâ o kâfirlerin, İblise uyarak, fakir müslümanlara karşı övünmek için söyledikleri bu sözü nakledip iyice anlatınca, bunun peşinden, Kıyamet gününün halleriyle korkutmaya yöneldi ve şöyle buyurdu: :O gün, (Allah), iddia edip, bana ortak koştuğunuz şeyleri çağırın" der" Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis bulunmaktadır: Birinci Bahis: Hamza, fiili ifadelerine atfederek, nün ile nekûlû diğer kıraat imamları da yâ ile yekûlû şeklinde okumuşlardır. İkinci Bahis: Bu, "Hani biz meleklere, demiştik" ifadesine atfen, "şu günü hatırla ve an ki" takdirindedir. Üçüncü Bahis: Bunun manası şudur. "Ey Muhammed, onlara Kıyamet günü, Allah'ın onlara, (......) yani," kendilerini ibâdete layık görmek suretiyle bana eş olduklarını iddia ettiğiniz şeyleri çağırın; çağırın onları da size şefaat ve yardım etsinler" dediği zaman, onların ve ilâhlarının ne halde olacaklarını anlat." Buradaki "şürekâ" dan murad, cinlerdir. Bunun üzerine onlar onları çağırır. Allahü teâlâ bu ayette, müşriklerin eş koştukları şeyleri nasıl çağırdıklarını belirtmedi. Zira, bu hususu başka bir ayette belirtmiş olup bu ayet de şudur: "Biz sizin tebeanız idik. Şimdi siz Allah'ın azabından bir şeyi olsun bizden uzaklaştırıp def edebiliyor musunuz?" (İbrahim, 21). Cenâb-ı Hak sonra, buyurmuştur. Yani, "o putlar, müşriklerin endileriden istedikleri şeye icabet edemezler; onlardan ne zarar giderebilir, ne de onlara bir fayda verebilirler" demektir. Cenâb-ı Hak sonra biz onlar ile aralarına bir uçurum koruz" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç izah bulunur: 1) Keşşaf sahibi şöyle demiştir: mevbık kelimesi, "helak oldu" anlamında olan fiilinden gelen ve "helak edici" anlamında olan bir kelimedir (Evbekahü) kelimesi de "başkasını helak etti" anlamındadır. Bu kelimenin, "mevrid" (gelmek) ve "mevîd" (sözleşmek) kelimeleri gibi masdar olması da mümkündür. Bu görüş, şöyle denilerek izah edilebilir: "Allah'ı bırakıp da melekler, (aleyhisselâm) gibi başka varlıkları ilâh edinen o müşrikler ilâh edindikleri şeylere seslenirler, . onlar onlara cevâp vermezler. Sonra müşrikler ile onlar arasına bir engel çekilir Allahü teâlâ, müşrikleri cehenneme sokarken, İsa (aleyhisselâm)'yı da cennete girdirir, derde de, Allah'ın dilemiş olduğu bir "ikram yurdu"na giderler. Böylece o kâfirler melekler ve İsa (aleyhisselâm) arasında böylesi bir uçurum meydana gelir. El-Mevbiku, cehennemde bir vadidir." 2) Hasan el-Basri "el-mevbiku, düşmanlık, demektir. Buna göre ifadenin manası: "Aralarına öylesi bir düşmanlık konulur ki, o düşmanlığın şiddetinde ölüm ve helak vardır" şeklindedir. Bu, "Sevgin, bir meşakkat; buğzun da bir telef ve ölüm olmasın", sözü gibidir" demektir. 3) Ferrâ şöyle demiştir: "Ayetteki "aralarına" ifadesi, "ilgi ve münasebetlerin" imadır, yani, "Dünyadaki ilgi ve münasebetlerini, sıkı fıkı olmalarını Kıyamette helak sebebi kıldık" demektir. 4) Mevbik, uzun aralık demektir, yani, o kâfirler ile melekler ve İsâ (aleyhisselâm) arasına, uzun oluşundan dolayı, onu yürüyüp geçmek isteyenin öleceği, helak olacağı uzun bir mesafe koruz. Çünkü onlar cehennemin dibinde, berikiler ise, en üst cennetlerdedirler" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak "Günahkârlar ateşi tüşler ve kendilerinin ona düştüklerini zannetmişlerdir" buyurur. Ayetteki "zannetme" ile ilgili iki görüş belirtilmiştir: a) Bu zan, bilme ve yakinen anlama manasınadır. b) Doğruya daha yakın olan görüşe göre, bunun manası, "O kâfirler cehennemi uzaktan görürler ve cehhennemin gazablanışı ile uğultusunun şiddetinden dolayı, hemen, o anda oraya düştüklerini sanırlar" şeklindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak. "Cehennem, kendilerini uzak bir yerden gördüğü zaman, onlar onun o müth gazablarını ve uğultusunu duyacaklar" (Furkan, 12) buyurmuştur. Ayetteki. "düştüklerini" ifadesi, "ona karıştıklarını, battıklarını" manasınadır. Çünkü birşeyin. birşeye karışması ileri derecede olduğunda, "O ona düştü" denilir. Allahü teâlâ sonra "Fakat ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır" yani melekler kendilerini cehenneme doğru sevketmekte oldukları için, cehennemden kaçıp kurtulacak bir yer bulamazlar" buyurmuştur. |
﴾ 53 ﴿