56

"Celâlim hakkı için, biz bu Kur'an'da insanlar için, her misâli açıkladık. Faka: insan, cedelleşme bakımından, herşeyden ileridir, insanlara hidayet geldiği zaman, onların iman etmelerine, Rablerinden mağfiret istemelerine, evvelkilerin sünnetinin kendilerine de yetişip çatacağını, yahut onlara gözler önünde azab geleceğini beklemelerinden başka birşey mâni olmadı. Biz, peygamberleri müjde vericiler ve uyarıcılar olmaktan başka bir şekilde göndermeyiz. Kâfir olanlar ise hakkı, batıl vasıtasıyla yerinden kaydırmak içr mücâdele ederler. Ayetlerimizi ve tehdid edildikleri cehennemi onlar, bir ala? Vasıtası edinirler".

Bil ki o kâfirler; müslüman fakirlere karşı mallarının ve taraftarlarının çokluğu ile övünüp, Allahü teâlâ da, pek çok delil ile, onların tutumlarının yanlış, şüphelerine asılsız olduğunu ortaya koyup, bu hususta önceki ayetlerdeki iki meseleyi zikredince burada da, "Celâlim hakkı için, biz bu Kur'an'da insanlar için her misâli açıkladı -buyurmuştur ki bu, daha önce geçen misallere bir işarettir. "Tasrif", tekrar tekrar yapma manasını taşır ki durum da böyledir. Çünkü Allahü teâlâ, müşriklern şüphelerine pek çok açıdan, tekrar tekrar cevab vermiştir. Bu yeterli cevablara, uygm mesellere rağmen, kâfirler o batıl mücâdelelerini bırakmamışlardır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Fakat insan, cedelleşme bakımından herşeyden ileridir" buyurmuştur. Bu, "Kendisinden cedelleşmenin en çok sâdır olduğu varlık insandır" demektir. "Cedel" kelimesi ayette, temyiz olarak mansubtur. Bazı muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: "Ayet, peygamberlerin, kavimleri ile dinleri hususunda mücâdele ettiklerine, kavimlerinin de peygamberlere karşı mücâdele ve münakaşaya girdiklerine delâlet eder. Çünkü mücâdele, iki taraflıdır. Bu da, taklidi kabul etmenin bâtıl olduğuna delâlet eder.

Allahü teâlâ sonra, "İnsanlara hidayet geldiği zaman, onların iman etmelerini ve Rablerinden mağrifet istemelerini ancak şu mâni oldu" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki bahis vardır:

İnsanın İnkârının İzahı

Birinci Bahis: Mu'tezile, "Ayet, insanın imana yönelmesine mâni olacak şeyin Allah'dan sâdır olmadığına delâlet ediyor. Bu da, mânilerin Allah tarafından olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin yanlış olduğunu gösterir" demiştir. Âlimlerimiz ise, "Cenâb-ı Hakk'ın, insanın iman etmeyeceğini bilmesi, ondan imanın meydana gelmesine terstir. Böyle bir ilâhi ilim söz konusu olduğu müddetçe, bir engel var demektir. Hem sonra, insanı küfre sevkeden "dâî" (davet eden şey) vardır. Eğer böyle olmasaydı, o küfür fiili meydana gelemezdi. Çünkü "dâî" olmaksızın, ihtiyarî olarak bir fiilin yapılması imkânsızdır. Küfre götüren şeyin mevcut olması, imanın meydana gelmesine mânidir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, ayetten kastedilenlerin, maddi engellerin miktarı olduğu ortaya çıkar" demişlerdir.

İkinci Bahis: Ayetin manası şöyledir: "İslam'ın doğruluğuna delâlet eden delil demek olan o hidayetin, kendilerine gelip, iman etmelerine, istiğfar ve tevbede bulunmalarına, arada bir engelin olmadığı ve hiçbir özür bulunmadığı sabit olduğuna göre, onlar daha niçin iman etmiyorlar?"

Cenâb-ı Hak sonra "Evvelkilerin sünnetinin, yani kökünü kazıma azabının kendilerine de yetişip çatacağını, yahut onlara gözleri önünde azab geleceğni beklemelerinden başka birşey mâni olmadı" buyurmuştur. Hamza, Âsim ve Kisâi, son kelimeyi kâfin ve bâ'nın zammesiyle kubul şeklinde okumuşlardır. Bu kabıl kelimesinin çoğuludur. Kabîl ise, onlar hayatta iken kendilerine peş peşe gelen çeşitli azablar" demektir. Bu kelimenin, mukabele (hemen karşıda bulunan, aşikâr) manasına olduğu da söylenmiştir. Diğer kıraat imamları bu kelimeyi kıbel şeklinde okumuşlardır. Bu da, keza "görülen" aşikâr manasınadır. Keşşaf sahibi, bunun hem kâfin, hem de bâ'nın fethası ile "müstakbif, yani yönelen, gelen" manasında kabal şeklinde olduğunu da rivayet etmiştir. Buna göre ayetin manası, "Onlar, ancak başlarına köklerini kazıyacak bir azabın inmesi ve böylece helak olmaları; yahut dünyada yaşarlarken peşpeşe çeşitli azabların gelmesi durumunda imana yönelirler" şeklindedir. BU ki, onlar ancak mezkûr İki durumda,

İmana gelirler. Halbuki akıllı insan, bu iki durumu da istemez. Buna rağmen onların hali, işini bu iki şarta bağlayan kimsenin halini andırır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, taatlara karşı sevabı müjdeleyen, masiyetlere karşı da ilâhi ikabı haber vererek korkutan peygamberler gönderdiğini, böylece insanların kendi irâde ve ihtiyarları ile imân etmelerini istediğini, ama bütün bunlara rağmen, kâfirlerden her zaman, hakkı batıl vasıtası ile yıkma gayretinin müşahede edildiğini beyan etmiştir. Bu da, -mücâdelenin iki taraflı olduğuna beyân ettiğimiz,- peygamberlerin de onlarla mücâdele ettiğine delâlet eder. Yine Hak teâlâ, kâfirlerin ayetleri, Kur'an'ı, peygamberlerin inzârlarını (uyarı ve korkutmalarını) alaya aldıklarını beyan buyurmuştur. Bütün bunlar kâfirlere, cehaletin ve kalb kasvetinin hakim olduğunu gösterir. Nahivcifer, ayetteki ifadesindeki (mâ) edatının, hem ism-i mevsul (bu durumda sıla cümlesinde bulunması gereken âid zamirinin mahzûf olduğunu); hem de mâ-i masdariyye olabileceğini, yani, "onların inzân" manasında olduğunu söylemişlerdir.

Söz Dinlememekte Direnenler

56 ﴿