85

"Sana Zülkarneyn'i sorarlar. De ki: "Size onu da anlatayım. Doğrusu, biz ona yeryüzünde imkan verdik ve ona herşeyin vesîlesini bahşettik. O da o yolu tuttu".

Bil ki bu, Kehf süresindeki dördüncü kıssadır. Bu hususta birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu sûrenin başında, yahûdilerin müşriklere, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn kıssaları ile ruhu sormalarını tavsiye ettiklerini söylemiştik. İşte, "Sana Zülkarneyn'i sorarlar" ifadesi ile, bu sorma kastedilmiştir.

Zûlkameyn (aleyhisselâm)ın Kimliği

Âlimler, Zülkarneyn'in kim olduğu hususunda şu değişik görüşleri zikretmişlerdir:

Birinci Görüş: O Yunanlı İskender (Filip'in oğlu) idi. Bunun delili şudur: Kur'ân, Zülkarneyn adındaki o padişahın memleketinin, batının en uç noktasına kadar uzandığını göstermektedir. Çünkü Hak teâlâ, "Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, güneşi kara bir balçıkta batar buldu" (Kehf, 86) buyurmuştur. Yine Kur'ân, onun mülkünün doğunun en uzak noktalarına kadar uzandığını da gösterir. Bunun delili de, "Nihayet, güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman, onu öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki" (Kehf, 90) ayetidir. Onun mülkü Kuzeyde de en uzak bir yere kadar uzanıyordu. Bunun delili de, Türk kavimlerinden bir topluluk olan Ye'cûc ve Me'cûc'ün Kuzey'in en uzak noktasında yerleşmiş olmalarıdır. Yine bunun delili, Kur'ân'da bahsedilen o şeddin tarih kitablarında bunun Kuzeyin en uzak yerlerinde yapılmış olduğunun söylenmesidir. Binâenaleyh Kur'ân'da Zülkarneyn diye bahsedilen bu insanın, mülkünün doğu-batı ve kuzeyin en uç noktalarına kadar uzandığına, ayetler delalet etmektedir Yeryüzünde mamur olan ve meskûn olan bütün yerler, bundan ibarettir. Böylesine yaygın bir mülkün, fevkalâde birşey olduğunda şüphe yoktur. Böyle bir mülke sahib olan (bir kralın) adının, uzun zaman hatırlarda kalması gizli ve bilinmez kalmamış olması gerekir. Tarih kitablarında mülkü böyle olarak şöhret bulmuş hükümdar ise, sadece İskender'dir. Çünkü babası ölünce o, daha evvel kabileler halinde olan rumların krallarını emri altında bir araya toplamış, sonra da batının krallarına hakim olup onları emri altına almış. Böyle el-Bahru'l Ahdar'a dayandı. Sonra Mısır'a dönüp, İskenderiye şehrini yaptı ve oraya kendi adını verdi. Daha sonra Şam'a girdi ve İsrailoğullarına yöneldi. Derken Beyt-i Makdis'e geldi ve orada kurban kesti. Sonra Ermenistan'a ve Bâbu'l-Ebvâb a yöneldi. Böylece Iraklılar, Kiptiler ve Berberîler ona boyun eğdiler. Daha sonra da Dara oğlu Dâra'ya yöneldi ve onu defalarca yendi. Sonunda muhafız kıtası komutanı Dâra'yı öldürdü. Böylece İskender, İranlıların mülküne de sahip oldu. Sonra Hindistan'a, Çin'e yöneldi, uzak diyarlardaki milletlerle savaştı. Sonra Horasan'a döndü. Pek çok şehirler yaptı. Irak'a geldi ve Şehrizûr'da hastalandı ve orada öldü. Binâenaleyh Zülkarneyn'in bütün dünyaya, yahut dünyanın tamamına yakın kısmına sahip olmuş bir kral olduğu Kur'ân ile sabit olduğuna ve tarih ilmine görede, bu vasıftaki kral iskender olduğuna göre ayette Zülkarneyn diye bahsedilen bu şahıs ile, Yunanlı Filip oğlu İskender'in kastedildiğini kesin olarak söylemek gerekir.

Daha sonra âlimler, bunun o ismi almasının sebebi hususunda şu izahları yapmışlardır:

1) O, bu lakabı, tıpkı Erdeşir b. Behmen'in, nüfuzunun istediği heryerde geçmesinden dolayı, "Tavilu'l-yedeyn" (iki eli uzun) lakabını alması gibi, bu da güneşin iki "karn"ına yani doğusuna batısına ulaştığı için iki karn sahibi (Zülkarneyn) diye lakablanmıştır.

2) Farslılar şöyle iddia etmişlerdir: Büyük Dârâ, Filip'in kızıyla evlenmişti. Ona yaklaşınca, onun kötü koktuğunu hissetti ve onu babası Filip'e geri gönderdi. Kız ise, ondan İskender'e hâmile kalmıştı. Kız babasının yanına döndükten sonra İskender'i doğurdu. Böylece İskender, Filip'in yanında kalmış oldu. Filip aslında Büyük Dârâ'nın oğlu olan İskender'i kendisinin oğlu diye takdim etti. Bunun delili şudur: İskender, Dâraoğlu Dârâ'ya son nefesinde yetişince onun başını kucağına aldı ve "Ey babacığım, bunu sana yapanı bana söyle, ondan intikamını alayım" dedi. "Bu, Farslıların iddia ettiği bir şeydir. Onlar sözlerine devamlı şöyle derler: "Böyle olması halinde, iskender'in babası Büyük Dârâ annesi de Filip'in kızı idi. O halde iskender iki farklı asıldan, yani Rum ve Fars asıllarından doğmuş bir çocuktur." Farslılar bunu, İskender'i kendi krallarının soyundan saymak istedikleri, böylece de, kendi krallarının soyunun dışından böyle büyük bir kralın olmasını kabul edemedikleri için, bu fikri ileri sürmüşlerdir ki bunlar gerçekte tamamen yalandır Çünkü İskender Büyük Dârâ'ya tevazu göstermek için babam demiş ve ona ikram etmek için böyle hitab etmiş olabilir.

İkinci Görüş: Müneccim Ebû Reyhan el-Herevi el-Bîrunî "el-Âsâru'l-Bâkiye ani'l-Kurûnu'l-Hâliye" (Geçmiş asırlardan geride kalan eserler) adını verdiği kitabında şöyle der: "Rivayete göre Zülkarneyn, Ebu kerb Şemr b. Ubey b. Efrîk'ış el-Himyerî'dir. Çünkü bunun mülkü (memleketi), yeryüzünün doğusuna-batısına uzanmıştı. Bu, Himyer şâirlerinden birisinin, şöyle derken övündüğü kimsedir:

"Zülkarneyn, benden önce yeryüzünde hüküm sürmüş, müslüman bir kraldı. Beni de, yalanlamazdı. Kerim bir kişiden hakimiyet vesilelerini eldi etmek arzusuyla, doğu ve bahya ulaşmıştı" Ebu Reyân sonra şöyle der: "Bu görüş, doğruya yakın görünüyor. Çünkü ezivvayi (Başında "zû" bulunan isimleri) Yemenliler kullanır. Çünkü Yemenli hükümdarların isimlen hep "zû"ludur. Zü'n-Nadi, Zü-Nuvas, Zün-Nûn gibi.

Üçüncü Görüş: Zülkarneyn Allah'ın yeryüzüne hakim kıldığı, sâlih bir kimse idi. Allah ona ilim ve hikmet vermiş ona heybet elbisesini giydirmiştir. Fakat biz onun tam tamına kim olduğunu bilemiyoruz.

Âlimler bu kimseye Zülkarneyn denilmesi ile alakalı olarak şu izahları yapmışlardır:

a) İbnu'l- Kevvâ' Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'ye, Zülkarneyn'in kim olduğunu, bir kral mı, yoksa bir peygamber mi olduğunu sorduğunda, Hazret-i Ali: "O, ne bir kral, ne de bir peygamber idi. O, sağ karninden (alnının sağ tarafından), Allah'a itaat yolunda vurulmuş ve böylece ölmüş. Oaha sonra Allahü teâlâ onu diriltmiş. Sonra bu sefer de, sol karninden (alnının sol tarafından) vurulup ölmüş. Derken Allah onu tekrar diriltmiştir. O, böyle salih bir kuldur. İşte bundan dolayı, o, "Zülkarneyn" adını almış ve o mülke sahip olmuş" demiştir.

b) Onun hayatı boyunca, iki karn (nesil) insan gelip geçtiği için, "Zülkarneyn" (iki karn sahibi) adını almıştır.

c) Onun başının iki yanı bakırdan olduğu için bu aldığı da söylenmiştir.

d) Onun başında, iki boynuza benzer iki şey olduğu için bu ismi almıştır.

e) Tacının iki boynuzu olduğu için bu ismi almıştır.

f) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, "O, dünyanın iki karnini, yani doğusun u batısını dolaştığı için bu ismi almıştır" dediği rivayet edilmiştir, g) Onun iki karni, iki saç örüğü olduğu için bu ismi aldı.

h) Allahü teâlâ, hem nuru hem zulmeti (karanlığı ve ışığı) onun emrine vermiş-Bundan dolayı o yürüdüğünde, ıştk önünden onu gideceği yere iletir, karanlık da arkasından uzar giderdi.

i) Akranlarını âdeta boynuzlayıp (yendiği) için, cesur insanlara, "koç" dem; gibi, Züikarneyn de cesaretinden ötürü böyle lakablanmış olabilir.

k) O, rüyasında kendisinin feleklere (yıldızlara) tırmandığını ve güneşin tarafından (karninden) tutunduğunu görmüştü. İşte bu sebeble bu ismi almıştı.

I) Nura ve zulmete girdiği için bu ismi almıştır.

Dördüncü Görüş: Züikarneyn, meliklerden bir melektir. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'den rivayet edildiğine göre, Hazret-i Ömer bir adamın "Ya Zülkarneyn" dediğini işitti ve şöyle dedi: "Affet Allah'ım, Demek siz, peygamberlerin isimlerini koymaktan hoşlanmıyorsunuz da, meliklerin isimlerini, (isim olarak) koyuyorsunuz ha!" İşte bu konuda söylenenlerin hepsi bunlardır.

Birinci görüş, zikrettiğimiz şu delilden ötürü, daha açıktır: Böylesine büyük bir kralın, ehl-i dünyaca halinin bilinir olması gerekir. Böylesine hali (herkesçe) biliner büyük kral da, İskender'dir. Binâenaleyh "Züikarneyn"den murad onun olması gerekir. Fakat bu görüşte, şöyle güçlü bir müşkil bulunmaktadır: O, Feylesof Aristo'nun talebesi idi ve onun inancı üzere idi. Binâenaleyh (Kur'an'da) Allah'ın onu yüceltmesi Aristo'nun mezhebinin (inanç ve düşüncesinin), hak ve doğru olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Halbuki buna imkan yoktur. Allah en iyi bilendir.

Züikarneyn Nebi mi İdi?

Âlimler, Zülkarneyn'in peygamber olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişler ve bazıları, "O bir peygamber idi" deyip, buna şu birkaç bakımdan istidlal etmişlerdir:

1) Allahü teâlâ, "Doğrusu, biz ona yeryüzünde imkan verdik" buyurmuştur. Bu imkan vermenin, din hususunda imkan verme manasına olması daha evlâdır. Dinde tam manasıyla imkan verme ise, peygamberlik (verme)dir.

2) Allahü teâlâ, "Ona herşeyin vesilesini bahşettik" buyurmuştur. Peygamberlik de, bu herşey cümlesindendir. Çünkü, "Ona herşeyin vesilesine bahşettik" ayetinin umûmî manası, Allah'ın ona, peygamberlikle de bir vesîle (imkân) vermiş olmasını gerektirir.

3) Cenâb-ı Hak, "Dedik ki: "Ey Züikarneyn, onlara azab etmekte, yahut haklarında güzellik (tarafını) tutmakta (serbestsin)" (Kehf. 86) buyurmuştur. Allahü teâlâ'nın kendisi ile konuştuğu kimsenin, bir peygamber olması gerekir." Diğer âlimler ise, "O, sâlih (iyi) bir zât idi, ama bir peygamber değildi" demişlerdir.

Dördüncü Mesele

Bu, (anlatacağım, haber vereceğim) fiilinin başına, (gelecek zaman, anlatan) sın harfinin gelmesi ile ilgilidir. Bunun manası, "Eğer Allah beni (o bilgiye) vakıf kılar, o hususta bir vahy indirir ve bu halin keyfiyetinden bana haber verirse, mutlaka ben bu (okuma işini) yapacağım" şeklindedir.

Biz ona yeryüzünde imkan verdik ayetindeki, bu imkan vermeden murad nübüvvet (peygamberlik) vasıtası ile imkan verme olabileceği gibi, onun yeryüzünün doğularına ve batılarına mâlik olması hasebiyle, mülk (iktidar) vasıtası ile imkan verme manası da olabilir. Birinci ihtimal daha uygundur. Çünkü nübüvvet vererek kudretli kılmak, mülk vererek kudretli kılmaktan daha üstündür ve Allah'ın sözünü, en mükemmel ve efdal manaya hamletmek daha uygun olur.

Allahü teâlâ sonra "Ona herşeyin vesilesini bahşettik" buyurmuştur. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Sebeb" kelimesi, asıl lügat manası itibarı ile, "ip" demektir. Sonra bu kelime, maksada erişmekte tutunulan, vesile edilen herşey için mecazi olarak kullanılmıştır. Bu manası ile o, ilmi, kudreti ve aletleri için alır. Binâenaleyh ayetteki, "ona herşeyin sebebini bahşettik" ifadesi, "ona, sayesinde-vasıtası ile bu şeylerin elde edildiği işlerin herbirinden ona verdik" demektir.

Zülkarneyn'in bir peygamber olduğunu söyleyenler, "Peygamberlik de. o şeyler cümlesindendir. Dolayısıyla bu ayet, Hak teâlâ'nın ona, sayesinde peygamberliğe ulaşılan yolu da bahşettiğine delâlet eder" demişlerdir.

Zülkarneyn'in peygamber olduğunu kabul etmeyenler ise şöyle demişlerdir: "Bu ifadeden murad, "Biz ona mülkünü ıslah etme ve geliştirme konusunda, ihtiyaç duyulan herşeyin vesîlesini bahşettik" manasıdır. "Fakat buna karşı birisi şöyle diyebilir: Umûmî olan bir ifadeyi, tahsis etmek (sınırlamak), zahirin hilafına bir şeydir. Binâenaleyh delil olmaksızın bu yapılmaz."

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O da o vesileyi (yolu) tuttu" buyurmuştur Bu, "Allah ona herşeyin sebebini verdiği için, o birşey dilediğinde, kendisini o dileğine ulaştıracak ve yaklaştıracak olan sebebi, volu tutardı" demektir. Nafi, İbn Kesir ve Ebu Amr, bu fiili, tâ harfinin şeddesi ile fe'ttebea şeklinde okumuşlardır. (kehf, 89-92) ayetlerinde de böyle okumuşlardır. Bu, "o yolu tuttu ve gitti" demektir. Diğer kıraat âlimleri ise bu fiiti, hemze-i kat'ı ile ve şeddesiz olarak, tâ'nın sükûnu ile fe'etbea şeklinde okumuşlardır.

Batıda Bir Kavme Rastlaması

85 ﴿