16"Hiç şüphesiz o saat (kıyamet) gelecektir. Herkes peşinde koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye, nerdeyse onu açıklayacağım. Binâenaleyh ona inanmayan ve hevâ-vü hevesine uyan kimseler sakın seni bundan alıkoymasın, yoksa helâk olursun". Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a "Öyleyse Bana ibadet et, Benim "zikrim" için dosdoğru namaz kıl" (Tâhâ, 15) deyince, bunun peşinden "Hiç şüphesiz o saat gelecektir. Nerdeyse onu açıklayacağım" ayetini getirmiştir. Geçen ayetteki, ifâdesini, "seni emin ve kerim olarak anmam için" diye tevil edenin izahına bu siyak ne kadar da uygun düşüyor! İşte Cenâb-ı Hak bundan ötürü, onun peşinden: "Hiç şüphesiz o kıyamet gelecektir" buyurmuştur. Çükü kıyamet mükâfaatlandırma ve cezalandırma zamanıdır. Cenâb-ı Allah daha sonra, buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili İki soru var: Birinci soru: fiilinin olumsuzundan olumlu, olumlusundan olumsuz mana anlaşılır. Bunun böyle oluşunun delili, "Onlar neredeyse bunu yapmayacaklardı" (Bakara, 71) yani "yaptılar ama neredeyse yapmayacaklardı" ayetidir. O halde, bu ayetteki ifadesi, Allahü teâlâ'nın kıyameti gizlememesini gerektirir. Halbuki bu, şu iki sebebten ötürü söz konusu değildir: a) Hak teâlâ, "Hiç şüphesiz saatin (kıyametin) bilgisi Allah katındadır" (Lokman, 24) buyurmuştur. b) Hak teâlâ'nın bu ayetteki, "Herkes neye çalışıyorsa, kendisine onunla mukabele edilsin diye..." ifadesi, kıyametin zamanının açıklanması halinden çok, gizlenmesi haline uygun düşer. Bu soruya birkaç açıdan cevab verilir: 1) Bu fiil, olumluluğu veya olumsuzluğu beyân etmeksizin, sırf mukârebe (yaklaşma) manasını bildirmek için vaz edilmiştir. O halde ayetteki, tabiri, "Bu işin saklı tutulması yaklaştı" manasındadır. Ama bu gizlemenin gerçekleşip gerçekleşmediği hususu bu lafızdan çıkarılamaz, aksine Hak teâlâ'nın, bunun devamındaki "Herkes neye çalışıyorsa kendisine onunla mukabele edilsin diye..." ayetinin karinesi (ipucu) ile anlaşılır. Çünkü bu ifâde, kıyametin vaktinin açıklanmış olmasına değil, gizlenmiş olmasına daha uygun düşer. 2) Cenâb-ı Hakk'ın sözü olarak kullanılan kâde fiili, gereklilik (mutlaka olacak) manasına gelir. O halde ayetteki bu ifade, "Ben onu mahlûkâttan kesinlikle gizledim" demektir. Bu tıpkı, "O yakındır" manasında, (İsra. 51) ayeti gibidir. Bu izahı Hasan et-Basri yapmıştır. 3) Ebû Müslim bu fiilin, irade etmek (istemek) manasına geldiğini söyler. Mesela, " "İşte Yûsuf için Biz böyle murâd ettik" (Yûsuf, 76) ayetinde bu manayadır. "Onu yapmak istemiyorum manasında olarak, "Bunu yapmıyorum, yapmak da istemiyorum" şeklindeki cümle, Arapların çok kullandıkları cümlelerdendir. 4) Bu, "Neredeyse bunu kendimden bile gizleyecektim" demektir. Bunun Übeyy (radıyallahü anh)'in mushafında ve İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)Hjn kıraatinde bu şekilde yer aldığı rivayet edilmiştir. Yani, "Onu Kendimden bile gizleyesim geliyor. Daha nasıl size İlân ederim" demektir. Kâdi bu izahın uzak bir ihtimal olduğunu ileri sürerek şöyle demiştir: "Gizleme işi, ancak kendisi için ortaya koyma (bildirme) işi uygun düşen kimseler hakkında söz konusu olur. Halbuki böyle birşey Allah hakkında söz konusu olamaz. Çünkü her bilinen şey Allah için malumdur. O halde, O'ndan saklamak veya O'na açıklamak gibi şeyler imkânsızdır." Kâdi'nin bu görüşüne şu şekilde cevap verilebilir: "Bu, ifadede bir takdir düşünülerek yapılmış bir izahtır. Yani, "Eğer onu kendimden gizlemem mümkün olsaydı, Kendimden bile saklardım" demektir. Allah'ın, Kendinden birşeyi gizlemesi aslında imkansız ise de, başkalarının o şeye muttali olamayacaklarını iyice belirtmek için, bunu bu şekilde ifade etmede bir sakınca yoktur. Kutrub şöyle der: "Bu, Araplar'ın birbirlerine söyledikleri sözlerde de böyledir. Çünkü onlar birşeyi iyice gizlemek istediklerini anlatmak için, "Onu kendimden bile gizliyorum" derler. Binâenaleyh Allahü teâlâ da bu ayette kıyameti gizlediğini iyice beyân etmiş ve bunu, Araplar'ın benzeri durumlar için kullanmayı âdet edindikleri en ileri ü'slûb ile söylemiştir. 5) Burada fiili sıla (zâid)dir ve mana, "Hiç şüphesiz o saat gelecektir. Ben onu gizliyorum" şeklindedir. Zeydu'l-Hayl şu şiiri söylemiştir: "Silahını kuşanmış olarak, hızlıca savaşa dalar. Kendisi gibi cesur ve güçlü olan hasmı, onun karşısında nefes bile alamaz." Bu, ifadesi "hasmı nefes alamaz" manasındadır. 6) Ebu'l-Feth el-Mevsıli şöyle der: "Ayetteki bu tabir, "Ben onu neredeyse açıklayacağım" manasındadır. Bu ifadenin özü şudur. "Onun gizliliğini gidermem yakındır" çünkü (......) vezni bazan, nefy ve olumsuzluk (yani fiilin kök anlamını giderme) manasını ifade eder. Mesela, "Kitaptaki ucmeyi (anlaşmazlığı) giderdim" manasında ve "Falanın şikayetini giderdim" manasında, demen gibidir. 7) Bu ifade, elifin fethası ile, ayeti şeklinde de okunmuştur ki bunun manası birşeyin izhâr edilip, ortaya konduğu zaman söylenilen, (Onun izhâr etti) fiilinden olmak üzere, "Onu neredeyse izhâr edeceğim, yani, onu açıklamam yakınlaştı" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kıyamet yaklaştı" (Kamer, 1) ayeti gibidir. İmrlü'l-Kays da şöyle demiştir: "Eğer siz, hastalığı gizler, gömerseniz, biz onu açığa çıkarmayız. Ama, eğer siz harbi müdafaa eder, (savaş başlatırsanız) biz de oturmayız" Buradaki "Onu aığa vurmayız" manasınadır. Zeccâc da şöyle demiştir: "Bu kıraat daha açık ve tercihe şayandır. Çünkü "Onu neredeyse izhâr edeceğim" manası, Cenâb-ı Hakk'ın kıyametin vaktini gizlemiş olduğunu ifade eder. 8) Cenâb-ı Hak, ilsi buyurmuş. Bu söz tamamlanmış. Bundan sonra (yeni bir cümle olarak) (Onu gizliyorum) buyurmuştur. Böylece ilk söz, "Her nefis neyin peşinde koşuyorsa onun karşılığını bulsun diye" kıyametin gizlenmesinin daha evlâ olduğunu ifade etmeye yönelmiştir. Bu izah, uzak bir ihtimaldir. Allah en iyisini bilir. İkinci soru: Kıyametin ve ölüm vaktinin gizlenmesinin hikmeti nedir? Cevab: Çünkü Hak teâlâ tövbelerini kabul edeceğini va'detmiştir. Kul şayet öleceği vakti bilebilseydi, bu vakit yaklaşıncaya kadar günahlarla meşgul olur, sonra tevbe eder ve günahlarının cezasından halas olup kurtulurdu. Böylece de ölümün zamanını bildirmek, günah işlemeye bir teşvik gibi olmuş olurdu ki, bu caiz değildir. Cenâb-ı Hak, "Herkes neyin peşinde koşuyorsa onun karşılığını bulsun diye" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Cenâb-ı Allah, kıyamet gününün mutlaka geleceğini bildirince, bunun delilini de zikretmiştir. Bu delil şudur: Eğer kıyamet olmasaydı, itaatkâr, âsiden; iyilik yapan da kötülük yapandan ayırdedilemezdi. Bu ise caiz değildir. İşte Cenâb-ı Hak, "Yoksa Biz iman edip de güzel güzel amel edenleri, yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yahut muttakileri, sapıklar gibi mi sayacağız?" (Sad, 28) ayetiyle kastettiği de budur. Mu'tezile bu ayeti insanların kendi amelleri ile mükâfatı (cenneti) hakkettiklerine delil getirmiştir. Çünkü onlara göre, bâ harf-i cerri "ilsâk" (bitiştirmek) içindir. Buna göre ayetteki (çalıştığı şey sebebiyle) ifadesi, mükafaat ve cezada müessir olanın, insanın bu çalışması, sa'y-ü gayreti olduğunu gösterir. Mu'tezile yine bu ayeti, kulun fiilinin Allah tarafından yaratılmadığına delil getirmişlerdir. Çünkü onlara göre bu ayet, kula, fiilini ve işini nisbet etmede çok açık bir ifadedir. Eğer bütün bu fiiller Allah'ın yarattığı şeyler olsaydı, kulun bir işi ve fiili kesinlikle olmazdı. Cenâb-ı Allah, '"Binâenaleyh ona inanmayan kimseler sakın seni bundan alıkoymasın" buyurmuştur. "Sadd", menetmek, alıkoymak manasındadır. Bu ifadede birkaç mesele vardır: Ayetteki iki "hâ" (o) zamiri hakkında iki izah vardır: 1) Ebu Müslim: Bunun, "Ona yani kıyamete inanmayan, seni ondan, yani sana emrettiğimiz namazdan alıkoyup menetmesin" şeklindedir. Buna göre birinci zamir "namaza", ikincisi de kıyamete raci olmuş olur. Böylesi durumlar Arapça'da caizdir. Meselâ Araplar, peşpeşe iki haber getirirler, sonra da bunları dinleyen her bir habere hakkını (karşılığını) versin diye, her ikisinin cevabını tek cümle ile ifade ederler. 2) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Bu ifade, "seni onlar kıyametten, yani kıyamete inanmayan, seni ona imandan alıkoymasın" manasındadır." Buna göre her iki zamir de kıyamete râcidir. Kâdi de, "Bu görüş daha uygundur, çünkü zamirin, kendinden önce zikredilen şeylerden kendisine en yakın olana râci olması gerekir. Ayette, zamirlere en yakın olarak zikredilen ise kıyamettir. Ebu Müslim'in görüşüne gelince, ona ancak bir zaruret halinde, başvurulur. Burada ise böyle bir zaruret yoktur. "Seni alıkoymasın" hitab Hazret-i Musa'ya yönelik olabileceği gibi, Hazret-i Muhammed'e de olabilir. Ama doğruya daha yakın olanı bu hitabın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a olmasıdır. Çünkü bu sözlerin hepsi Hazret-i Musa'ya olan hitabdır. Her iki ihtimale göre de, Zecca6'ın görüşünün bir manası yoktur. Çünkü onun söylediği mâna kastedilmemiş ve ancak bununla oaşka bir mana kastedilmiştir. Bu böyledir. Çünkü, Zeccac Peygamberin, peygamber olmasına rağmen, kendisini kıyamete imandan herhangi bir kimsenin alıkoyamayacağını sandığı için Peygambere böyle hitab edilmeyeceği kanaatine varmıştır. Halbuki durum onun sandığı gibi değildir. Zira Peygamber de kıyameti inkâr fikrini hiç kimseden kabul etmemekle mükellef olup, buna da kadir olunca, ona böyle hitap edilebilmiştir. Binâenaleyh bu ayetle kasd edilen, hem Peygamber, hem diğer insanlar olmuş olur. Yine Hak teâlâ'nın, "Seni bundan alıkoymasın" buyruğu ile kastedilen, Peygamberi onlara meyletmekten ve yaklaşmaktan nehyetme manası olması da muhtemeldir. Bu ayetin maksadı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı, öldükten sonra dirilmeyi yalanlamaktan nehyetmektir. Fakat ayetin zahiri, iman etmeyenlerin Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı bundan alıkoymaktan nehyetmeyi gerektirir. Bu hususta şu iki izah yapılabilir: a) Kâfirlerin kıyamete imandan alıkoymaları, kıyameti yalanlamaya sebebtir. Binâenaleyh burada, müsebbebi (neticeyi) anlatmak için, (mecazen) sebeb zikredilmiştir. b) Kâfirlerin alıkoymaları, insanın dini bakımdan gevşemesinin neticesidir. Böylece, neticenin, insanı sebebe götürdüğüne delâlet etsin diye, müsebbeb (netice) zikredilmiştir. Bu tıpkı, insanın, birisini görmekten ve huzuruna gelmekten nehyetmek -aksadı ile, "seni burada görmeyeyim" demesi gibidir. İşte burada da böyledir. Sanki, "Gevşek olma. Dini hususlardan sebatlı, tavizsiz ve güçlü ol" denilmek denmiştir. Ayet, akaid ilmini öğrenmenin farz olduğuna delâlet eder. Çünkü ayetteki, "Seni alıkoymasınlar" ifadesi, o Peygamberin dini hususlarda taviz vermemesine varıp dayanır. Binâenaleyh bu salâbet-i diniyye ile, eğer taklidçilik kastedilmiş olursa, o, bu hususta bâtıl yolda olan ile, hak yolda olanı birbirinden ayırdedemez. Binâenaleyh bununla, hasmı Kendisini dini bakımdan yanıltmayıp. Aksine Kendisinin, batılı savunanı batılından vazgeçirebilmesi için, delilleri ortaya koymada ve şüpheleri bertaraf etmede salâbetli (güçlü ve tavizsiz) olması kastedilmiştir. Kâdi şöyle der: "Hak teâlâ'nın, "seni alıkoymasın" buyruğu, alıkoyacak olanların insanlar olduğunu göstermektedir. Eğer o kulların fiillerini yaratan da Allah olsaydı, o zaman aslında alıkoyan o insanlar değil, Allah'ın kendisi olmuş olurdu. Binâenaleyh bu, cebriyenin görüşünün bâtıl olduğuna delâlet eder. Kâdi'nin bu görüşüne, "senin bu görüşün "ilim ve dâi" meselesi ile çürütülür" diye cevap veririz. Allah en iyi bilendir. Cenâb-ı Allah'ın hevesine uyan kimse" ifadesi, "öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, onu bir delilden ötürü değil, ancak havasına uyarak inkâr eder" demektir. Bu da, taklidin iyi bir şey olmadığını gösteren en büyük delillerdendir. Çünkü mukallid, delile değil, hevâ-vû hevesine (arzularına) uyar. Ayetteki, fe terdâ "yoksa helak olursun" ifadesi, "Seni ondan alıkoymasınlar, aksi halde helak olursun" takdirindedir, yani, "Eğer onlar seni alıkor, sen de alıkoymayı kabul edersen, bu durumda cehenneme yuvarlanmaktan başka birşey yoktur" demektir. Bil ki marifetullah'ın sırlarına dalanlar şöyle demişlerdir: "İki türlü makam vardır. Birisi, Allah'ın dışındaki bütün varlıklardan ilgi ve alakayı kesme, yani (fenâfillah) makamıdır. Diğeri de, Allah ile "bekâbulma" (Bekâbillah) makamıdır. Birincisi, ikincisindön önce yer alır. Çünkü üzerinde yazı yazılı bir levhaya, birşeyler yazmak isteyen, ancak önceki yazıları silerse, bunu yapabilir. O levhaya, ancak bu silmeden sonra, İkinciyi yazabilir. İşte Allah Subhânehû ve Teâlâ, bu güzel sırayı burada göstermiştir. Çünkü O, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a önce "Pabuçlarını çıkar" (12. ayet) buyurmuştur ki bu, gönlü (kalbi), Allah'ın dışında olan herşeyden, herşeyin sevgisinden temizlemeye bir işarettir. Hak teâlâ daha sonra Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, elde s;mesi gereken şeyleri elde etmesini emretmiştir ki bunların temeli de şu üç şeye varıp dayanır: 1 1) Mebde ilmi, 2) Vasat ilmi, 3) Me'ad ilmi... Mebde ilmi, Hak teâlâ'yı tanımadır. Bu, bu sûrede, "Şüphe yok ki Ben Allah'ım. Benden başka hiçbir tanrı yoktur" (Taha, 14) ayeti ile kastedilmiştir. Vasat (orta) ilmine gelince, bu kulluk ilmi demek olup, insanın bu maddi âlemde, dünyada işlemesi gerekli olan işlerle alakalıdır ve Hak teâlâ'nın "Öyleyse Bana ibadet et, Benim zikrim" için dosdoğru namaz kıl" (Taha, 14) emriyle anlatılmıştır. Sonra bu ayette, şunu da görüyoruz: ayetteki, "Bana ibadet et" ifadesi, maddi-bedeni amellere, "zikrim için" ifadesi ise, ruhani amellere bir işarettir. Kulluğun ilki maddi ameller, sonu da ruhâni amellerdir. Me'âd ilmi ise, ayette "Hiç şüphesiz o kıyamet gelecektir (...) nerdeyse onu açıklayacağım" ifadesi ile anlatılmıştır. Sonra Allahü teâlâ bu mükellefiyetlere, lütfunu ifade ederek başlamış ve "Şüphesiz senin Rabbin Benim" (Tâhâ. 12) buyurmuştur. Mükellefiyetlerin sonunda da kahr-ı ilâhisini göstererek, "Binâenaleyh ona inanmayan ve hevâ-vû hevesine uyan kimseler sakın seni bundan alıkoymasın" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak bunu, rahmetinin gazab ve kahrını geçtiğine dikkat çekmek ve kulun, kulluğu esnasında mutlaka arzu ve korku, ümid ve endişe arasında olması gerektiğine işaret etmek için böyle yapmıştır. Bu nokta üzerinde düşünüldüğünde, bu sıranın son derece güzel ve mükemmel olduğu ve bunun ancak herşeyi bilen bir zât tarafından olabileceği anlaşılır. |
﴾ 16 ﴿