21

"Ey Musa, o sağ elindeki ne?" (Musa) dedi ki: "O, benim asamdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Onda, bana mahsus başka açlar da vardır." (Cenâb-ı Allah) "Ey Musa, onu yere bırak" buyurdu. O da onu bıraktı. Bir de ne görsün: o, koşup duran bir yılan (olmuş)! Allah dedi ki: "Tut onu, korkma. Biz onu. yine evvelki şekline çevireceğiz".

Nur-i İlahinin Mümini Te'yidi

Bil ki ayetteki iki lafızdan ibarettir. Binâenaleyh buradaki tilke kelimesi, asaya; (......) kelimesi de Hazret-i Musa'nın eline işarettir. Burada birkaç incelik vardır:

1) Allahü teâlâ, bu iki şeye işaret edince, onlardan herbirini, kesin bir mucize ve net akli bir delil kıldı ve o asayı, cansızlıktan, kerim olma (canlı olma) haline taşıdt. Binâenaleyh tek bir nazarla, bir cansız varlık, canlı bir varlık haline, katı bir cisim (olan el de), nurâni - latif bir varlık haline dönüştüğüne göre, Allah, üçyüz altmış gün, kulunun kalbine nazar ettiğinde, onun kalbinin ölüm demek olan isyandan, taat saadetine ve marifet nuruna dönüşmesinde şaşılacak ne var?

2) Tek bir nazar (bakış) ile, cansız bir varlık, sihirbazların sihirlerini yutabilecek bir ejderhâ haline geldiğine göre, kalbin kendisine olan ilahi nazarın devamlı oluşu ve yardımı sayesinde, hep kötülüğü emreden nefsin büyülerini yutabilecek, yok edebilecek bir hale dönüşmesinde şaşılacak ne var?

3) O asâ, Hazret-i Musa'nın sağ elinde idi. Sağ elde oluşunun bereketi sayesinde o, bir ejderhaya, ve bir bürhân haline dönüşmüştür. Mü'minin kalbi de "Rahman'ın iki parmağı arasındadır." Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın sağ eli için böyle bir bereket tahakkuk ettiğine göre, mü'minin kalbinin, Rahman'ın iki parmağı arasında oluşunun bereketi sayesinde, masiyet (günah) karanlığından, kulluk nûrûna geçmesinde şaşılacak ne var?

Bu ayetle ilgili şöyle birkaç soru sorulabilir:

Allah'ın Sormasının Hikmeti?

Birinci soru: Ayetteki, "Ey Musa, o sağ elindeki ne?" ifadesi, bir soru cümlesidir. Soru ise, bilgi edinmek için sorulur. Hâlbuki Allahü teâlâ'nın, soru sorması imkânsızdır. Binâenaleyh bu sorunun hikmeti nedir?

Cevab: Bunun birkaç hikmeti vardır: 1. Önemsiz birşeyden, çok kıymetli birşey meydana getirmek isteyen kimse onu eline alıp, etrafındakilere göstererek: "Bu nedir?" der. Onlar da: "O, falanca şeydir" derler. Daha sonra bu kimse, o şeyin en belirgin vasfını belirledikten sonra, onlara, "Bundan şunu şunu alın" der. Binâenaleyh Allahü teâlâ'da o asanın, meselâ yılana dönüşmesi; denize vurulmasıyla denizin yarılması; taşa vurulmasıyla, taştan kaynakların fışkırması gibi, o kıymetli mucizeleri ortaya koymak istediği için, asayı önce Hazret-i Musa'ya sorup, sanki ona "Ey Musa, şu elindeki şeyin gerçeğinin ne olduğunu ve ne zararı ne faydası olan bir ağaç olduğunu biliyor musun?" dedi ve daha sonra da onu büyük bir ejderhaya çevirdi.

İşte böylece Allahü teâlâ, bu şekilde, insanların akıllarını, kudretinin mükemmelliğine ve azametinin sonsuzluğuna çevirdi. Çünkü O, insanlar nazarında en basit olan birşeyden, en büyük mucizeleri ortaya koymuştur. İşte Hak teâlâ'nın, "Ey Musa, o sağ elindeki ne?" buyurmasının hikmeti budur.

2) Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)(Tur dağındaki) o ağaçtan göğe doğru uzanan nurlara muttali kılıp, ona meleklerin tesbihlerini ve Kendisinin Kelâmını duyurup (işittirip), sonra da lütfunu kahrı ile karıştırıp verirken, ona ilk defa "Ben seni peygamber olarak seçtim" (Tâhâ, 13) ifadesi ile lütufta bulunup, sonra ondan zor nükellefiyetleri yerine getirmesini isteyip ona "mebde", "vasat" ve "meâd" ilmini gerekli görüp, sonra da bütün bunları büyük bir tehdid ile noktalayınca, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hayret ve dehşete düştü ve neredeyse sağını-solunu ayırdedemez hale geldi. şte bundan ötürü Musa (aleyhisselâm)'ın, sağ tarafının, asasının bulunduğu eli tarafı olduğunu hatırlaması için, "Ey Musa, o sağ elindeki ne?" diye hitab edildi. Yahut da Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a önce ilahi kelâmı ile konuşup, o da bundan dolayı dehşete (korkuya) kapılınca, onun bu dehşet ve hayretini giderip, onu teskin etmek için, onunla nsanların konuştuğu sözlerle konuştu. Bunun hikmeti şudur: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah'ın huzurunda dehşete kapılınca, Aziz olan Allah, onun bu dehşetini gidermek istedi ve ona kolayca cevab vereceği asasını sordu. İşte mü'minin durumu da böyle olur. O ölüp, Rabbisinin huzuruna vardığında, dehşet ve korkuya düşecek ve utanma hissi, konuşmasına engel olacaktır. İşte o zaman Allahü teâlâ ona, dünyada iken çok iyi reliği şeyi, yani tevhidi sorar. Buna cevap verebilince, o ürkekliği ve korkusu zail olur.

3) Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a ulûhiyyetinin mükemmelliğini öğretince, bunun peşisıra ona beşeriyyetin noksanlığını gösterip öğretmeyi istedi ve bundan dolayı ona, elindeki asanın faydalarını sordu. O da bunun bazı faydalarından bahsedince, Allahü teâlâ insanların akıllarının o Peygamberin sıfat ve özelliklerini tanımaktan âciz olduğuna dikkat çekmek için, Hazret-i Musa'ya o asada, bahsettiklerinden daha büyük ve önemli özellikleri bulunduğunu öğretti. Binâenaleyh eğer Cenâb-ı Hakkın muvaffak olması ve ismeti (muhafaza etmesi) olmasaydı, o peygamberler, en büyük ve yüce şeyi, yani Allah'ı nasıl bilebilirlerdi?

4) Bu sorunun faydası, Hazret-i Musa'yı, ejderhaya çevirildiğinde o asadan korkmaması için, onun bir ağaç olduğunu iyice anlatmaktır.

Allah'ın Doğrudan Hitab Etmesi

İkinci soru: Ayetteki, "Ey Musa, o sağ elindeki ne?" ifadesi, Allahü teâlâ'nın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya, vasıtasız bir hitabıdır. Halbuki böyle bir hitab, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yapılmamıştır. Buna göre Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den daha üstün olması gerekir?

Buna şu iki açıdan cevap verebiliriz:

a) Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a hitab ettiği gibi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e hitab etmiştir. Çünkü, "O, kuluna vahyettiğini vahy etti" (necm, 10) buyurmuştur. Fakat bu iki hitab ediş arasındaki fark şudur: Allah, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a yaptığı mahlûkatına ifşa etmiş, bildirmiştir; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yaptığı hitab ise bir sır olarak kalmış ve onu, hiçbir mahlûk bilememiştir.

b) Eğer Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da Cenâb-ı Hak ile konuşmuş ise, bilesin ki Ümmet-i Muhammed de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, "Namaz kılan, Rabbi ile fısıldaşır" Müsned2,67. hadis-i şerifinde anlatıldığı gibi, Allah'a hergün defalarca hitab ederler. Rab Teâlâ "(O gün) Rahim Rab'den sözlü bir selâm (vardır o mü'minlere...)" (yasin, 58) ayetinde de belirtildiği gibi, kıyamet günü, Ümmet-i Muhammed'in her ferdine selâm ile, ikram ile bizzat konuşur.

Üçüncü soru: Ayetteki ifadesinin i'rabı nasıldır?

Cevap: Keşşaf sahibi şöyle der: "Bu takrindedir ve tıpkı, işaret manasına olduğu için "hal" olan kelimeyi nasbetme hususunda, (şu, ihtiyar olan kocamdır) (Hûd, 72) ayetinde olduğu gibidir." Tilke kelimesinin, ism-i mevsûl; bi yeminike ifadesinin onun sılası olması da mümkündür. Zeccâc bunun manasının, "Elindeki nedir?" olduğunu söylerken Ferrâ "Elinde olan bu şey nedir?" olduğunu söylemiştir.

Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın Cevabı

Bil ki Hak teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a bunu sorunca, o da şu dört hususu söyleyerek cevab vermiştir. Bunların üçü açık ve tafsilatlı, birisi ise mücmel (kapalı) dır:

1) "O benim asâmdır" ifadesi... İbn Ebi İshâk bunu, (......) şeklinde okumuştur. da böyle okunmuştur. Hasan el-Basri ise bunu, yânın sükûnu ile, (......) şeklinde okumuştur. Bu cümle ile ilgili olarak, şu üç incelik vardır:

a) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "O, benim asâmdır" diyerek, "asâ"yı açıkça söyledi. Binâenaleyh kalbi asâ ile ve onun faydalarıyla meşgul olan kimse, nasıl Hak bilgisinin deryasına garkolabilir? Halbuki Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e cennet ve cehennem göstetirilince, o, hiçbirşeye dönüp bakmamış, iltifat etmemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Peygamberin) gözü kaymadı, ve aşmadı da... "(Necm, 17) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber'e Cenâb-ı Hak "Bizi öv" dediğinde, o, "Sana yapılabilecek medh-ü senaları sayıp dökemem" dedi. Sonra da hem kendini,hem de Allah'ı medh-ü senâyt unutarak, "Sen, kendini nasıl övüp, medh-ü sena ettiysen öylesin!" dedi. Müslim, Saiat, 222.

b) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "Benim asam" deyince, Allahü teâlâ, "Onu yere bırak" dedi. O da, Allah'ın dışında kalan herbir şeye iltifat edip, değer vermenin Allah'dan alıkoyacağını ve o şeyin adeta kendisini öldürüp yok edecek bir yılan gibi olduğunu anlasın diye, o asâ, attığında birden koşup duran (hızla hareket eden) bir yılan oluverdi. İşte bundan ötürü, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm): "Alemlerin Rabbi müstesna, onların hepsi benim düşmanım" dedi (Şuâra, 77), Hadisde de kıyamet gününde, malının zekâtını roemeyen kimseye o malı, bir engerek yılanı olarak getirileceği belirtilmiştir...

c) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "O, benim asâmdır" deyince cevab tamamlanmıştı, fakat o, Rabbisi ile konuşmaktan çok hoşlandığı (ve bu konuşmanın bitmesini istemediği) için, diğer hususları da saydı ve bunu, konuşmayı sürdürme maksadının vesilesi kıldı.

2) "Ona dayanırım" ifadesi... Tevekkî ve ittikâ, tıpkı tevekki ve ittıkâ (ittika etmek, sakınmak) masdarlarında olduğu gibi, aynı manaya gelip. "Yorulduğumda ona dayanırım, yahut ona dayanarak sürünün başında dururum, yahut da ona dayanarak, yani onu destek yaparak sıçrarım" demektir. Hazret-i Musa as) böylece, kendisinin asaya dayandığını söylemiştir. Halbuki Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e: "Ey Peygamber, Allah sana ve sana tâbi olan mü'minlere yeter" (Tevbe, 64) ve: "Allah seni insanlardan korur" (Mâide, 67) ifadeleri ile, "Benim ahmetime dayan" demek istemiştir. Buna göre eğer, "O ayetteki "sana tâbi olan mü'minler" ifadesi, Hazret-i Peygamberin, o müminlere güvenip, dayanmış olmasını gerektirmez mi?" denilirse, biz deriz ki: "Bu ifade, o ayetteki, "Allah sana yeter" ifadesindeki, "Sana" lafzına atıftır. Buna göre mana, "Allah sana ve müminlerden sana uyanlara yeter" şeklindedir. (Yoksa, "Allah ve o mü'minler sana yeter" şeklinde aeğildir.)

3) "Onunla davarlarıma yaprak silkelerim" ifadesi... Bu, "O asam ile, ve yaprakları düşsün, onları koyunları yesin diye ağacın dallarına, yapraklarına vururum" demektir. Dilciler şöyle demişlerdir: Arapça'da denilir; (Adama sopa ile vurdum) ve (Yufkayı -tattım, kırdım) denilir. "Bu izahı, Sa'leb yapmıştır. İkrime, bu kelimeyi, noktasız olarak, sin ile, (menetmek, sürmek) şeklinde okumuştur. "Hess", koyunları (ayrılmaktan) menetmek manasınadır.

Bil ki Hazret-i Musa'nın koyunları, ona tabi olanlar demektir. Binâenaleyh o ilk önce, Ona dayanırım" ifadesi ile, o asanın kendisine olan faydasını anlatmış; "Onunla koyunlarıma yaprak silkelerim" cümlesi ile de, kendisine tabi olanlara ait faydasını belirtmiştir. Durum kıyamette de böyle olacaktır. Hazret-i Musa önce kendi işine bakacak ve "Nefsi, nefsi" diyecektir. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ise dünyada, ancak ümmetinin işlerine bakmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah sen içlerinde iken, onlara azab etmez" (Enfal,33) buyurmuş, Hazret-i Peygamber de: "Allah'ım! Kavmime hidayet et. Çünkü onlar bilmiyorlar, cahildirler" buyurmuştur. Binâenaleyh kıyamette de hiç şüphe yok ki ümmetinin işine bakacak, ümmetini düşünecek ve ümmeti, ümmeti" (ümmetim ne olacak?)" diyecektir.

4) "Onda bana mahsus başka ihtiyaçlar da vardır" ifadesi... Bu, "benim o asada çeşitli ihtiyaçlarım ve faydalarım var" demektir. "Me'ârib"in müfredi şeklindedir. İbnü'l-A'râbi ve Kutrub bunun, (......) şeklinde olduğunu da söylemişlerdir. Râ'nın fethası ile, ve elifin kesresi, rânın sükunu ile kelimeleri de, "ihtiyaç" manasınadır. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), sıfat olarak müennes (başka) kelimesini kullandı, çünkü "me'ârib", çoğul olduğu için müennes sayılır. Buna göre sanki o, "Bu asada daha nice başka ihtiyaçlarım var!" demek istemiştir. Binâenaleyh bu kelime "Diğer günlerden, bunların sayısınca" (Bakara. 184) ayetinde olduğu gibi, uher şeklinde gelseydi, bu da doğru olurdu.

Ayetle İlgili Bazı İncelikler

Bu ifade ile ilgili birkaç incelik vardır:

1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah'ın "Ey Musa, o sağ elindeki ne?" şeklinde sözünü duyunca, Cenâb-ı Hakk'ın bunda önemli incelikler olduğunu anladı, bundan dolayı bütün bildiklerini söyledi, geriye kalan bilemediği şeyleri de tafsilatlı olarak değil de, özet olarak, "Onda bana mahsus başka ihtiyaçlar da var" diyerek belirtti.

2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allahü teâlâ'nın, Kendisine o asada önemli bazı menfaatlar bulunduğu için onu sorduğunu anladığından 'Allahım, bu da, diğer değnekler gibi bir değnek. Fakat sen onu bana sorunca, benim onda (bilemediğim) başka ihtiyaçlarım olduğunu anladım. Bunlardan birisi de, senin bu vesile ile bana hitab etmiş olmandır. Binâenaleyh bu sebeble, bunun çok kıymetli ve önemli bir şey olduğunu anladım" dedi.

3) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Rabbisinin o diğer ihtiyaçların neler olduğunu kendisine sormasını ve böylece de yeniden Allah'ın kelâmını duyması, böylece bu konuşmanın devam etmesini arzu ettiği için, bu sözünü mücmel (kapalı) olarak söyledi.

4) Cenâb-ı Hakk'ın lütfü sayesinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, (şaşkınlığı geçip), dili çözüldü. Sonra da Allah'ın huzurunda olmanın verdiği dehşet ve hayret kendisine galib gelince, yine konuşamaz oldu. Ama bunu hoş görmediği için, mücmel (kapalı) konuşmaya çalıştı.

Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın asası, tıpkı baston gibi, iki çatallı idi. Binâenaleyh uzun dalları, o asasının çatalı ile takıp eğerdi. Dalları kırmak istediğinde de, onu iki çatal arasına sıkıştırıp bükerdi. Yürürken onu koltuğunun altına kor ve yayını, ok kabını, fazla elbiselerini ona asardı. Çölde iken de onu yere diker, üzerine elbiselerini gererek, gölgelik yapardı."

Asadan Farklı Mucizeler Zuhuru

O asadan değişik mucizelerin zuhur ettiği söylenmiştir. Mesela Hazret-i Musa (aleyhisselâm), onunla kuyudan su çıkarırdı. Bu durumda değnek, kuyunun derinliğine göre uzar ve o iki çatalı kova şeklini alabilirdi. Yine geceleri, o iki çatal iki mum haline dönüşürdü. Bir düşman ortaya çıktığında, onunla (kendi kendine) savaşırdı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın gönlü bir meyve istediğinde, asasını yere diker ve böylece o, yapraklanır, meyve verirdi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), onun üzerine yiyeceğini, içeceğini yüklerdi ve o asâ, Musa (aleyhisselâm) ile birlikte yürürdü. Yine onu yere batırdığında, oradan su fışkırırdı. Onu Kaldırdığında, dimdik dururdu. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı haşerâttan, yılan-çıyan vs'den korurdu.

Bil ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bu cevapları verince, Allahü teâlâ ona, "Ey Musa, onu yere bırak" buyurarak asasını atmasını emretti. Bu ifade ile ilgili incelikler de şunlardır:

1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Onda bana mahsus başka ihtiyaçlar da vardır" deyince Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a o değnekte Kendisinin bilemediği ve farkında olamadığı daha nice ihtiyaçları bulunduğunu ve bu ihtiyaçların öbürlerinden daha büyük olduğunu anlatmak istedi ve "Ey Musa, onu yere bırak" dedi. Hazret-i Musa da onu atınca bir de ne görsün: o, koşup duran bir yılan (olmuş).

2) Hazret-i Musa'nın ayağında pabucu, elinde asası vardı. Ayak kaçmanın, el ise istemenin aletidir. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kaçmamasına bir işaret olsun diye önce, "Pabuçlarını çıkar" demiş; sonra da "istemeyi bırakmasına bir işaret olsun diye, "Ey Musa onu bırak" buyurmuştur. Buna göre sanki Hak teâlâ, Sen, kaçış ve isteyiş makamında olduğun müddetçe, nefsinle (kendinle) meşgul olmuş, kendin için pay aramış olursun. O zaman da marifetullah'a uygun olacak şekilde, helis ve saf, sırf Benim için olmamış olursun. Binâenaleyh sırf Bana ait olman için, kaçışı ve isteyişi bırak" demiş olur.

3) Hazret-i Musa, derecesinin onca yüceliğine ve makamının mükemmelliğine rağmen, "hazır olma" makamına ulaşamayıp, yanında da ancak iki pabuç ile asâ, değnek bulununca, Cenâb-ı Hak ona, huzur makamına ulaşabilmesi için bunları atmasını emretti. Binlerce günah yükü ve ağırlığıyla beraber, ya senin, Allah'ın huzuruna ulaşman nasıl mümkün olabilir!

4) Hazret-i Muhammed, her şeyden bir tecerrüt halindeydi; başarı ve bakışları sapmadığı, kaymadığı sürece, mutlaka her şeyi bulmuş, ulaşmıştı. Ömrüne yemin olsun ki, Musa (aleyhisselâm)'a gelince o, yanında bu asâ olduğu halde kalakalınca, şüphesiz Cenâb-ı Hak ona, asâ'yı atmasını emretmiştir. Bil ki Ka'bi, "istitâa"nın fiilden önce olduğu hususunda bu ayete de tutunmuş ve şöyle demiştir: "Asâ'yı atma kudreti, ya asâ onun elinde olduğu halde, ya da asâ onun elinde olmadığı halde bulunmaktadır. Şayet, asâ onun elinde olduğu halde ona kudret gelmişse, işte bu bizim görüşümüzdür ki, "Allah kullarına hiç zulmedici değildir" (Al-i imran, 182) Kudret ona, asâ elinde olmadığı bir sırada gelmişse, o zaman o elinde olmayan bir şeyi atmaya muktedir olmuş olur (istitâ'a) ki, bu imkânsız bir şeydir."

Cenâb-ı Hakk'ın, "O da bunu bıraktı. Birde ne görsün: o, koşup duran bir yılan olmuş!" ifadesine gelince, burada birkaç soru bulunmaktadır.

Asa'nın Yılana Dönüşmesi

Birinci soru: O zamanda, asâ'nın yılana dönüşmesinin hikmeti neydi? Cevap: Buna birkaç bakımdan cevap verilebilir:

1) Cenâb-ı Hak kendisiyle nübüvvetinin doğruluğu bilinsin diye, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın mucizesi olması için asayı yılan haline getirmiştir. Bu böyledir, çünkü, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) o zamanda ancak nida duymuştu. Nida ise, her ne kadar âdete aykırı ve muhalif bir şey idiyse de, ancak ne var ki, bunun meleklerin ya da cinlerin işlerinden ve adetlerinden olması ihtimalinden dolayı, mucize sayılamazdı. İşte bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak, kesin ve kahir bir delil olması için, asâ'yt yılan haline getirmiştir.

İnsanı hayrette bırakan ise şudur: Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "Ben ona dayanırım" dediğinde. Allah da onu bu konuda doğruladı ve asâ'yı ona bir mucize vesilesi kılmak suretiyle, onu ona bir dayanak ve istinâtgah yaptı.

2) Nida, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a bir ikram idi; asâ'yı ytlan haline getirmek ise, ikram ve lütufların ardarda gelmesi, kalbindeki korku ve yalnızlığın yok olmasına vesile olsun diye ona olan ikram ve izzeti arttırmak olmuştur.

3) Onu ilk defa müşahede etmesi için, bu ona arzolundu, gösterildi. Daha sonra Firavn'ın yanında gördüğü ise, ondan korkmayacaktı.

4) Musa (aleyhisselâm), fakir bir çoban idi. Sonra ise büyük bir makama nasbolundu. Muhtemelen onun kalbinde, buna dair bir taaccüb ve şaşkınlık kaldı da, bundan dolayı, ona: "Ben buna kadir olunca, dini yüceltme hususunda, senin gibilere yardım etmem nasıl imkânsız ve uzak olabilir?" tenbihatında bulunmak için, asayı yılan haline getirdi.

5) Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Onda, bana mahsus başka ihtiyaçlar da vardır" deyince, ona "Onu yere bırak" denildi. O da atıp, asası bir yılan haline günce, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ondan korkup kaçtı. Binâenaleyh ona sanki, "Sen onun asan olup onda senin bir takım ihtiyaçlarının bulunduğunu iddia ediyorsun. O halde ondan niye kaçıyorsun?" denilmiş ve Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'a kaçınız"(Zariyat, 50) ve "Allah" de ve onlar: bırak" (Enam, 91) ayetlerinin sırrına tenbihatta bulunulmuştu.

İkinci soru: Allahü teâlâ bu ayette başka ayette ise ve kelimelerini lıandı, Hayyetu kelimesi, hem müzekker, hem müennes; hem küçük,hem de büyük yilan) için kullanılan bir cins isimdir. "es-Su'bân" ve "el-cannu" kelimeleri arasında se, bir zıddiyet bulunur. Zira "su'bân", büyük yılanlar hakkında kullanılır; "cânn" se. küçük ve hızlı yılanlar için kullanılır.

Buna iki şekilde cevâp verilir:

1) O, yılan haline geldiği anda küçük ve hızlı bir yılan oldu. Sonra, şişmanladı ve büyük bir yılan haline gelecek biçimde gelişti. Binâenaleyh "cânn" kelimesiyle yılanın ilk hali, "su'ban" kelimesiyle de onun ulaştığı son hal kastedilmiştir.

2) O, bir su'bân (ejderha) büyüklüğünde idi, ama küçük ve ince bir yılan gibi süratli idi. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu çevik bir yılan gibi hareket eder görünce arkasına dönüp kaçtı ve geri dönmedi" (Neml, 10) ayetidir.

Bu Yılanın Vasfı

Üçüncü soru: Bu yılan vasfı ne idi?

Cevap: Onun, at yelesi gibi bir yelesi vardı; iki yüzü'arasında kırk zira (dirsek mesâfesi) vardı. Karşısına çıkan her kaya ve ağacı yutuyordu. Hatta Hazret-i Musa (aleyhisselâm), yılanın ağzındaki ve karnındaki taşların seslerini duyuyordu.

Cenâb-ı Hakk'ın "Allah dedi ki, "Tut onu, oricma, biz onu yine evvelki şekline döndüreceğiz" ifadesiyle ilgili birkaç soru kınmaktadır;

Musa (aleyhisselâm)'ın Korkusunun Sebebi

Birinci soru: Musa (aleyhisselâm)'a nida edilince, bu büyük kerametler de ona verilince, :. ece kendisinin, Allah tarafından insanlara gönderilmiş olduğunu da anlayınca, aha niye korkmuştur? Buna birkaç şekilde cevap verilir:

1) Bu korku, yaratılıştan ileri gelen bir korku kabilindendir. Çünkü, Musa (aleyhisselâm) böyle bir yılan görmemişti. Yine, bu tür şeylerin varlığı (korku, nefret, vb.) akılların delilleriyle anlaşılır ve bilinir. Şiddetli bir korku esnasında insan, korku ve şaşkınlıktan yapacağını bilemez, bildiklerini de unutur. Şeyh Ebu'l-Kasım el-Ensari (r.h) şöyle demiştir: "Bu korku, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın peygamberlik iddiasında doğru olduğuna dair delillerin en güçlülerindendir. Çünkü sihirbaz, yaptığı şeyin bir göz boyama olduğunu bilir ve, ondan da kesinlikle korkmaz.

2) Bazıları şöyle demiştir. "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ondan korkmuştur, çünkü Hazret-i Adem'in başına o yılan tarafından getirilmiş olan belâ ve musibetini bilmektedir."

3) Ayette sırf "korkma" denilmesi, korkunun varlığını göstermez. Nitekim "kâfirlere itaat etme" (Ahzâb. 48) ayeti de, bu tâatin mevcudiyetine delâlet etmez. Fakat buna, "Onu çevik bir yılan gibi hareket eder görünce arkasına dönüp kaçtı"'(Neml. 10) ayeti delâlet eder. Fakat bu korku, ancak Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki farkı göstermek için zuhur etmiştir. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm), gönlünün asâ'ya bağlı olduğunu, yılandan ise korktuğunu ifade etmiştir. Ama Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), ne cennete rağbet ettiğini göstermiş, ne de cehennemden korktuğunu ifade etmiştir.

İkinci soru: Musa (aleyhisselâm), o asayı ne zaman tekrar eline almıştır? Asâ haline geldikten sonra mı, yoksa bundan önce mi?

Cevap: Rivayet olunduğuna göre o, parmaklarını o yılanın dişleri arasına soktu, böylece de o tekrar odun haline geldi. Kur'ân'da bunun böyle olduğuna, "Biz onu, yine evvelki şekline çevireceğiz" ifadesiyle delâlet eder ki bu, gelecek zaman da olacak olan bir şeydir. Bir de bu, keramet (mucize) olmaya daha uygundur. Çünkü, nasıl o asâ'nın bir yılan haline dönüşmesi bir mucize ise, aynı şekilde Musa (aleyhisselâm)'ın hiçbir zarar uğramaksızın elini onun ağzını sokması dahi mucizedir. Bunun gibi, o yılanın tekrar asâ haline dönüşmesi de başka bir mucizedir. Binâenaleyh, bunda, mucizeler peşpeşe gelmiştir ve böylece de delâleti daha güçlü olmuştur.

Korkusunun Zail Olması

Üçüncü soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onu nasıl almıştır? Korkarak mı almıştır, korkusuzca mı almıştır?

Cevap: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın onu, korkarak aldığı rivayet edilmiştir, ama bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü delillerin ve mucizelerin peşpeşe gelmelerinden sonra, bunun korku ile olması uzak bir ihtimaldir. Bir de, Musa (aleyhisselâm), onu eline aldığı zaman Allah'ın onu ilk şekline döndüreceğini bildiği halde, binâenaleyh, bu sözün doğruluğuna da inandığına göre, onun korkusu hala daha nasıl devam eder? Bazı alimler şöyle demişlerdir: Rabbi ona, "korkma" deyince, onun korkusunun gitmesi ve kendisine duyduğu güven, etini o yılanın ağzına sokacağı ve çenesini tutacağı bir dereceye varmıştır.

Dördüncü soru: O asanın ilk şekline döndürülmesi ne demektir?

Keşşaf Sahibi şöyle demektedir. Nasıl rükbet (diz) kelimesi "rükûb" (diz çökmek) kelimesinden ise, aynı şekilde sîret kelimesi, seyr" kelimesindendir. Arapça'da "Falanca, güzel bir sîretle yaşadı" denilir. Sonra bu kelime mecazi olarak kullanıldı da, böylece mezheb ve yol, -tarikat anlamına geldi.

Beşinci soru: (......) kelimesi, neden dolayı mansûbtur? Cevap: Bunda iki izah vardır:

1) Harf-i cerrin hazfinden dolayı mansubtur. Yâni, takdirindedir.

2) ifadesi bir cümle olup, (......) kelimesi ona bağlı değildir. Bunun -nanası şudur: "O, daha evvel bir asâ idi. Derken bir yılan oldu. Biz onu, tekrar daha önce de oluğu gibi bir asaya çevireceğiz," Binâenaleyh, buradaki (......) kelimesi "Böylece o, ilk haline ve siretine gelecek..." takdirinde olmak üzere, mahzûf bir fiil ile mansubtur. Yani, "Onu senin daha önce kendisine dayandığın ve kendisinde senin için bildiğin birçok ihtiyaçlar bulunan o ilk şekline çevireceğiz... O da öyle olacak" demektir.

Yed-i Beyza Mucizesi

21 ﴿