24

"Bir de elini koynuna sok: bir başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve bembeyaz bir halde çıkıversin. Takı sana (böylece) en büyük ayetlerimizdengösterelim. Firavn'a git, çünkü o, hakikaten azdı".

Bil ki bu, ikinci bir mucizedir. Bu ayetlerle ilgiti birkaç mesele bulunmaktadır.

Cenah Kelimesinin Manası

Nasıl ki ordunun iki yanına "cenah- kanat" deniliyorsa, iki yan içinde, "cenâhân- iki cenah, iki kanat" denilir. İnsanın iki cenahı da, onun iki yanı, böğrüdür. Bu mecazi ifadenin aslı, "Kuşun iki kanadı, cenâhı" ifadesinden alınmıştır. Çünkü o, uçma esnasında onları, yanlarına vurur, kapatıp açar. İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet Sunduğuna göre, ifadesi, "göğsüne sok" anlamındadır. Birinci görüş daha doğrudur, çünkü insanın iki eli, kuşun iki kanadına benzer. Bir de, Cenâb-ı Hak, "O, kusursuz ve bembeyaz bir halde çıkıversin"buyurmuştur. Eğer, "cenâh"dan murad "göğüs" (sadr) olsaydı, buradaki "çıkıversin" sözünün bir manası olmazdı. Bil ki eli yanlara, koyunlara sokmanın manası, şu diğer "elini koynuna sok "(Neml. 12) ayetinde ifade edilen şeydir. Çünkü o elini koynuna soktuğu zaman, onu yanına bitiştirmış olur. Allah en iy bilendir.

İkinci Mesele

(sû'un), herbir şeyde bulunan adilik ve çirkinlik anlamındadır. Bununla, kinaye yoluyla "alaca, sedef hastalığı" kastedilmiştir. Tıpkı, (es-sev'etu) kelimesiyle avret mahallinin kastedilmiş olması gibi. Alaca hastalığı, Arablar nezdinde çok kötü bir şeydi. Binâenaleyh, "sû'en" kelimesiyle bunun kastediîmesi uygun olmuştu. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Musa (aleyhisselâm) çok esmer idi. Sağ elini böğrüne sokup, onu yine sol koltuğu altına sokup çıkardığında tıpkı şimşek gib parlardı. Bunun, kendisinde alaca bulunmaksızın, tıpkı bir güneş gibi olduğu da söylenmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak onu eski haline çevirdiğinde, eli ışıksız olarak ilk halini alırdı.

Üçüncü Mesele

"Beyza" ve "ayet" kelimeleri "hal"; (kusursuz) ifadesi ise, "beyzâ"nın "sıla"sıdır. Bu tıpkı senin, "Kusursuz olarak beyaz oldu" demen gibidir. "Ayet" kelimesinin mansub oluşunun bir başka sebebi de, mukadder bir "(at) ve (tut) vb. fillerinin takdir edilmesidir. Bu fiiller, sözden anlaşıldığı için hazfedilmiştir. deki lâm da, bu mahzûf (mukadder) fiile taalluk eder, yani, "Asa'yı eski haline çevirdikten sonra, biz, bu iki ayetle, büyük ayetlerimizin bir kısmını sana gösterebilmemiz için, bu ayeti de al" demektir. Yahut ifadenin takdiri, "Biz sana, bu ikisi sebebi ile ayetlerimizden büyüğünü veya büyük ayetlerimizi gösterelim diye, böyle yaptık" şeklindedir.

Şayet, "Kübrâ" lafzı, "âyât" lafzının sıfatıdır. O halde Cenâb-ı Hak niçin, (mevsûf cemi olduğuna göre) cemi olarak "kiber" dememiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu aksine, müfred olan "ayet" kelimesinin sıfatıdır. Buna göre mana, "Sana büyük ayetimizi gösterelim diye" şeklinde olur. Bu soruyu kabul etsek bile, bu tıpkı ve (Araf. 180) ayetlerinde yaptığımız İzah gibidir.

Dördüncü Mesele

Hasan el-Basri şöyle demektedir: "El, mucize olarak, asâ'dan daha ileridir.Çünkü Allahü teâlâ, bunun peşinden,

"Taki sana (böylece) en büyük ayetlerimizden gösterelim" ifadesini getirmiştir. Bu görüş zayıftır. Çünkü elde, sadece onun renginin değişmesi söz konusudur. Asaya gelince, mucize olarak, onun hem rengi değişmiş, hem cüssesi büyümüş; hem Cenâb-ı Hak onda hayat, kudret ve çeşitli uzuvlar yaratmıştır. O, taşları ve ağaçları yutabilmiştir, Daha sonra da tekrar asâ halini almıştır. Binâenaleyh asanın bütün bu hallerinde, yeni bir değişikliğe uğraması söz konusudur. Dolayasıyla asâ daha büyük bir mucizedir.

Firavuna Gönderilmesi

Allahü teâlâ, bu mucizeyi de gösterince, peşisıra Musa (aleyhisselâm)'a Firavun'a gitmesini emretmiş ve niçin gitmesi gerektiğini açıklamıştır. Bu sebeb, Firavunun azmastdır. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bütün kavme peygamber olarak gönderilmesine rağmen, özellikle Firavun'a gitmesini emretmiştir. Çünkü Firavun, ilahlık iddiasında bulunmuş, kibirlenmiş, büyüklenmiş ve böylece kendisine uyulan birisi olmuştur. Binâenaleyh burada Firavun'un zikredilmesi daha uygun olmuştur.

Vehb (b. Münebbih) şöyle der: Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a: "Sözümü dinle, tavsiyemi tut. Peygamberlik görevini tebliğ et, yerine getir. Çünkü sen, Benim gözüm ve kulağımsın. Benim etim ve gözüm seninle beraberdir. Sayesinde peygamberlikteki gücün tam olsun diye, sana saltanat örtüsünü giydirdim. Seni nimetlerimle şımarmış, mekr-i ilâhiye karşı kendini emin hisseden, hakkımı ve rubûbiyyetimi inkâr edecek şekilde dünyaya aldanmış zayıf insanlarıma gönderiyorum. Celâlime yemin ediyorum ki, kendimle mahlûkatım arasına koyduğum hüccet ve mazeretler olmasaydı, onu bir Cebbar yakalayışıyla yakalardım. Bu bana kolaydır da... O, gözümden düştü. Ona, peygamberliğini tebliğ et. Onu Bana ibadetle çağır, gazabımdan sakındır ve ona sözü yumuşak olarak söyle. Dünyanın süsüne-püsüne aldanmasın. Çünkü onun ipi Benim elindödir. Onun göz açıp kapamasını, nefes alıp vermesini mutlaka bilirim..." Vehb'in bu sözü uzundur. Sözünün sonunda şöyle der: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), yedi gün sustu, konuşmadı. Sonra kendisine melek geldi ve "Rabbinin sana, kullarına bildirmeni emrettiği işleri yerine getir" dedi.

Hazret-i Musa'nın Teslimiyeti

24 ﴿