35

Musa) dedi ki: "Rabbim göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır, dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Bana kendi ailemden bir de yardımcı ver: kardeşim Hârûnu... onunla sırtımı kuvvetlendir. Onu işimde ortak kü. Tâki Seni çok tesbih edelim, seni çok analım. Şüphe yok ki Sen bizi hakkıyla görensin".

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a Firavuna gitmesini emredip, bu da zor ve güç bir teklif olunca, o Rabbinden sekiz şeyi istemiş, sonra da bunları istemesinin etini (sebebini) beyân eder gibi olan hususları zikrederek sözünü bitirmiştir.

Rabbinden Dilediği Sekiz Şey

Birinci Matlûb: "Rabbim göğsüme genişlik ver" şeklindeki isteği... Bil ki Arapça'da "Onu açıkladım" manasında, ve "onun göğsünü genişlettim, rahatlattım" manasında, denilir. Bunun birinci manada olması daha uygundur. Çünkü "sözün şerhi", ancak onun açıklanması ve genişletilmesiyle mümkündür. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın böyle istekte bulunmasının sebebi, Kur'ân'ın bir başka ayetinde Allah'ın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan naklettiği, "Benim göğsüm daralır dilim açılmaz" (Şuâra. 13) sözü ile ifade edilmiştir. Böylece Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Allah'dan bu darlığı, genişliğe çevirmesini istemiş ve "Ya Rabbi, göğsümü aç ki, bana indirilen vahiyleri arılayayım" demiştir. Yine Hazret-i Musa(aleyhisselâm)'ın, "Firavuna karşı koyabileceğim bir cesaret ver" dediği de rivayet edilmiştir.

Şu hususlar da bu sözle alakalıdır:

1) Duanın faydası ve şartları,

2) İnsanın duâ ederken, Allah'ın isimlerinden "Rabb" ismini anmasının lüzumu.

3) Göğsün açılmasının ne demek olduğu...

4) Göğsün ne ile açılacağı...

5) Bu iş, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'da ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'de nasıl olmuştur?

6) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın göğsü geniş miydi, değil miydi? Eğer göğsü geniş idiyse, göğsünün açılmasını istemesi, "tahsil-i hâsıl" (Zaten olan birşeyi) istemek olur ki bu imkansızdır. Açık olmamış olması da şu iki hususdan ötürü söz konusu olamaz:

Birincisi: Cenâb-ı Hak, daha önce rubûbiyyetinin, kulluğun ve âhiretle ilgili şeylerin bilinmesine dâir, bütün dini hususlar ile, dini konularda göğsün aç,:naşı ile ilgili şeylerin hepsinin tamamlandığını beyân buyurmuştur. Hak teâlâ sonra, "Ben seni seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle" (Taha, 13) diye, ona lütufta bulunmuş; yine "Ey Musa, o sağ elindeki ne?" (Taha. 17) lutufkâr bir üslupla ona konuşmuş; daha sonra ona büyük mucize ve ikramlar vermiş; fakir iken ona peygamberlik makamını vermiştir. Yine aziz ve kerim kılma nâmına ne varsa hepsi, ona verilmiştir. Bu makamlardan en ufak parçası, en aşağı bir insan için tahakkuk etse bile, onun göğsü açılmış olurdu. Binâenaleyh "kelimullah" (Musa) (aleyhisselâm) için bütün bu şeyler tahukkuk ettikten sonra, göğsünün geniş ve rahat olmaması imkânsızdır.

İkincisi: Bütün bunlardan sonra, onun göğsü geniş ve rahat olamamış ise, Allahü teâlâ'nın peygamberlik işini ona vermesi câız olmaz. Çünkü Hs. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kadi (Hakim), öfkeli iken hüküm veremez (vermemeli)" Benzeri hadis: Buhâri, Ahkâm, 13. nadis-i şerifinde de beyân ettiği gibi, kalbi sıkıntılı ve gönlü karışık olan kimse, hüküm .vermeye salahiyetli ve liyakatli olmaz. Ya eri küçük mertebe ve işi, hükmetme olan peygamberliğe nasıl elverişli olabilir. İşte bu ayetle ilgili olarak, bahsetmemiz gereken bütün konular bunlardır:

Duanın Buradaki Faydası

Birinci Bahis: Bu, duanın faydası ve şartları meselesidir ve (Bakara. 286) ayetinin tefsirinde izah edilmiştir. Fakat yine de burada bu konuyla ilgili aazı faydalardan (inceliklerden) bahsedelim:

Kâmil Varlığın Başkalarını Kemâle Erdirmesi

Bil ki Kemalin (olgunluğun) bir takım mertebe ve dereceleri vardır. Bunların en yücesi, kâmil olanın zâtı itibârı ile kâmil ve başkasını kemale erdirici bir varlık olmasıdır. Onun zâtı itibarı ile kâmil (tam ve mükemmel) olmasına gelince, böyle olan varlığın kemali, zâtının gereği olur. Böyle olan da, ta ezelden beri kâmil olmuş olur. Fakat onun, ezelde de başkasını kemale erdirmesi imkansızdır. Çünkü kemale erdirmek, birseyi kâmil kılmak, tam ve mükemmel hâle getirmek demektir. Bu ise, o şeyde kemal olmadığı zaman söz konusudur. Binâenaleyh şayet o şeydeki kemal ezelde mevcut olsaydı, ona tesir etmek imkansız olurdu. Çünkü "tahsil-i hâsıl" yani zaten mevcut olan birşeyi, yeniden varetmek imkansızdır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak her ne kadar ezelde kâmil ise de, ne var ki la yezâlde de mükemmil, kemale erdiricidir.

İmdi eğer: "Kemâle erdirme işi, kemal sıfatlarından biri olduğuna göre, Allah da ezelde bir başkasını kemâle erdirici olmadığına göre, o zaman kemal sıfatlarından uzak bir varlık olmuş olurdu. Bu ise imkansızdır?" denilirse, biz deriz ki: "Bu, ancak kemale erdirme işinin ezelde mümkün olması halinde, söylenebilecek bir sözdür. Halbuki Biz, bunda ezeli birşeyin imkansız olduğunu beyân etmiştik, demek ki ezeli bir kemale erdirme imkansızdır. Binâenaleyh bunun ezelde olmayışı, bir noksanlık olmaz. Bu tıpkı bizim, "O'nun Kendisi gibisini yaratmaya kadir olamaması bir noksanlık olmaz. Çünkü böyle birşey zaten aslında imkansızdır" dememiz gibidir. Bu yine bizim, "Cennet ehlininn hareketleri gibi, tafsilatlı sayıları bilmez. Çünkü kendisi için tafsilatlı sayılar bulunan herşey sonludur. Halbuki cennetliklerin hareketleri sonsuzdur. Binâenaleyh bunun için zaten tafsilatlı bir sayı söz konusu değildir. Böylece bu, Cenâb-ı Hakk'ın ilminde bir noksanlık olmasından dolayı böyle olmamış, aksine bu zaten imkansız olduğu için böyle olur" dememiz gibidir.

Bunun böyle olduğu sabit olunca, diyoruz ki: Allahü teâlâ, yaratmayı isteyip, yaratmasının maksadı da nakıs (eksik) olanları kemale erdirmek olunca, çünkü mümkin varlıklar var olmayı kabul eden varlıklardır. Var oluş ise bir kemal sıfatıdır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, başkasını kemale erdirmeye kadir olması, mümkin varlıkların önüne kemal sofrasını koymasını gerektirmiş ve böylece o sofranın kenarına şu sebeblerden ötürü, yok olanların bir kısmını değil de, diğer bir kısmını oturtmuştur:

1) Yok olan şeyler sonsuzdur. Binâenaleyh onların hepsini varlık sofrasına oturtsaydı, o zaman sınırsız şeylerin, var olmaları gerekirdi.

2) Eğer Cenâb-ı Hak, ne kadar yok varsa, hepsini yaratmış olsaydı, Cenâb-ı Hak bundan sonra, yaratmaya kadir olmaya devam edemezdi. Çünkü zaten mevcut olanı, yemden varetmek imkansızdır. Binâenaleyh bu, her ne kadar nakıs olanı kemale erdirme ise de, aslında kâmilin noksan olmasını gerektiren birşey olur. Çünkü o bu durumda, kadir olmaktan, âciz olmaya geçmiş olur.

3) Eğer herşey var olsaydı, bu durumda "temyiz" işi ortada kalmazdı. Binâenaleyh kadir olan, "mûcib"den (otomatikman yapandan) ayırdedilemezdi. Halbuki kadir oluş bir kemal; tabiaten mûcib olmak, bir noksanlıktır. İşte bu sebeblerden ötürü, Cenâb-ı Hak, mümkin varlıkların bir kısmı var etmiştir.

Allah'ın İşi Kulun İşine Kıyaslanamaz

İmdi, eğer, "Bu durumda şu iki soru sorulabilir:

a) Varlıklar sınırlı, var olmayan şeyler ise sınırsız-sonsuzdur. Sınırlı olan ise, sınırsız olanla mukayese edilemez. Hem sonra varlık sofrasındaki bu ziyafet, daha az olanlara verilmiş olur. Bundan mahrum kalanların sayısı ise, sonsuzdur. Bu da varlık olmaz.

b) Cenâb-ı Hakk'ın bu ziyafeti nasib ettiği o azınlık, eğer bunu, başka birşeyden ötürü değil, ancak kendilerindeki bir şeyden ötürü haketmışlerse, bu haketme işi, mevcud birşeyden dolayı olur. Yok eğer bu ziyafet, bir hakedişden dolayı.değil ise, o zaman da abes-saçma olur. Cenâb-ı Hakk'ın abes birşey yapması ise imkansızdır, Su tıpkı, "O bir cömertlik veya cimrilik olmaksızın, verir vermez" denilmesi gibi olur. Böyle birşey ise Ekremü'l-Ekremin Allah'a uygun düşmez.

Bunlara şu şekilde cevap verilir: Bu şüpheler, ancak akıllarda ve hayallerde dönüp dolaşan şeylerdir. Çünkü insanlar, Cenab-ı Hakk'ın fiilini,böylece, kendi fiillerine kıyas etme çabasındadır. Bu yanlıştır. Çünkü Allah, yaptıklarından sorumlu değildir, halbuki insanlar sorumludurlar (Dolayısıyla bu ikisi kıyas edilemez). Şimdi biz diyoruz ki: O'nun rahmetinin nurundan bütün mümkinâta fışkıran bu varlık nimeti, genel bir ziyafet ve şumullü bir sofradır. Bu da Hak teâlâ'nın, "Rahmetim herşeyi kuşatmıştır" (A'raf, 168) ayeti ile anlatılan husustur.

Hayat Mertebeleri

Sonra varlıklar: a) Cansızlar, b) Canlılar diye ikiye ayrılır. Canlılara nisbetle, cansız varlıklar, var olanlara nisbetle, yok olanlar gibidirler. Çünkü cansızlar varlıklarından habersizdirler. Binâenaleyh onların varlıkları, kendilerine nisbetle yokluk, yoklukları da varlık gibidir. (Yani varlıklarıyla-yoklukları farksızdır) Canlılara gelince, bunlar varlığı ve yokluğu farkedenlerdir. Bu ikisi birbirlerine nisbette farklıdırlar. Bir de cansızlar, canlılara nisbetle alet-vasıta durumundadırlar. Çünkü canlılar istekleri ve menfaatları için, cansız varlıkları kullanırlar. O halde bu cansız varlıklar, itaatkâr, hizmete âmâde bir köle; canlılar da ona hâkim ve sahib bir efendi gibidirler. Binâenaleyh canlı olma, cansız olmadan daha üstündür. Allah'ın ihsan ve rahmeti, varlık sofrasının, yok olanların şu kısmı için değil de, bu kısmı için kurulmasını gerektirdiği gibi, var olanların şu kismına değil de, bu kısmı için bir hayat sofrasının kurulmasını gerektirmiştir. Binâenaleyh, pek yerinde olarak, Cenâb-ı Hak, varlıkların hepsini değil de, bir kısmını canlı kılmıştır. Cansızlığa nisbetle hayat, karanlığa nisbetle aydınlık; körlüğe nisbetle görme ve yokluğa nisbetle varlık gibidir. İşte bu noktada, var olan bazıları kendilerine uygun olup-olmayanı, lezzeti-elemi, hayr-ı şerri anlayıp bilen canlılar olmuşlardır. İşte bundan ötürü canlılar, bu noktada, "Ey Rabbü'l-erbâb, her ne kadar sen bize varlık ve hayat elbisesini giydirip, bizi böyle şereflendirdiysen de, ihtiyaçlarımız arttı. Çünkü biz cansız iken, bize uygun ve münasib olanlara ihtiyaç duymuyor, ve bize eziyet veren ve ters düşen şeylerden korkmuyorduk. Fakat var olup, hayat kazanınca, uygun şeyleri arama, ters düşen şeyleri savuşturma ihtiyacı hissettik. Binâenaleyh eğer sen bize, kaçma, isteme, savuşturma, elde etme kuvveti vermezsen, biz yol üzerine oturmuş, çeşitli afetlere mâruz ve belâ oklarına hedef, birer kötürüm gibi oturup kalmış oluruz. Binâenaleyh Rahmet hazinelerinden bize, sayesinde bazan istemeye-elde etmeye bazan da kaçmaya kadir olma kuvvet kudreti ver" derler. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın tam rahmeti, canlıların bir kısmına, kudret de verilmesini gerektirmiştir. Bu tıpkı, varlıkların bir kısmına hayatın, varolmayan bir kısmına da varlığın verilmesi gibidir.

Kadir olanlar bu nokta da, "Ey Kerim (cömert) Rabbimiz! akılsız hayat ve kudret, ancak şu iki kısımdan birisi olur: ya zincir ve kelepçelere vurulmuş deliler, yahut da ağır yükleri taşıyan hayvanlar için... Bunlar ise noksanlıktır. Sen ise bizi, noksanlık çukurundan kemalin zirvesine çıkardın. Öyleyse bize, mahlûkatının en şereflisi ve, "(Ey akıl) senin yüzünden hor-hakir kılarım, senin yüzünden mükâfat veya ceza veririm" diye şeref verdiğin en kıymetli mahlûkunu (yani aklı) bize ver. Böylece biz, Rahmet hazinelerinden tam bir elbise ve kâmil bir fazilet elde etmiş olalım" derler.

Aklın Değeri

Bunun üzerine Allahü teâlâ onlara aklı verdi ve ruhlarına basiret nuru ile hidayet cevherini gönderdi (yerleştirdi). İşte bu noktada onlar bu dört elbiseyi yani varlık, hayat, kudret ve akıl elbiselerini elde etmiş oldular. Binâenaleyh akıl bunların en sonuncusudur. Sonuncu olanın, en üstün olması gerekir. Baksana Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de peygamberlerin sonuncusu olduğu için, onların en üstünü olmuştur. İnsan da maddi varlıkların sonuncusu olduğu için, onların en üstünü olmuştur. İşte tıpkı bunun gibi akıl da, celâlin huzurundan fışkıran elbiselerin sonuncusu olduğu için, elbiselerin en üstünü ve mükemmeli olmuştur. Sonra akıl, kendisine nazar etti ve kendisini, enfes cevherlerle dopdolu bir tekne gibi gördü. Hatta o, parlak yıldızlarla dopdolu olan gökyüzü gibidir. Bu yıldızlar da, aklın hedakesinde ve zihnin sarahatinde yer alan, bedîhi ve zaruri ilimlerdir. Göklerde yer alan yıldızlar, nasıl ki kara ve denizin zulûmatlarında kendileriyle yol bulunan ip uçları ve alâmetler İse, aynen bunun gibi, aklın semasında yer alan o cevherler de, maddeler aleminin zulûmatlarında ruhani alemin nurlarına, göklerin alanlarına ve ışıklarına doğru hareket eden kimselerin, kendileriyle yollarını tayin ettikleri bir takım parlak yıldızlardır. Binâenaleyh akıl, o parlak yıldızlara ve o saf cevherlere nazar edince, o cevher ve o elbiseler üzerinde hadis olma nişan emarelerini gördü de, işte böylece o, bu nişan ve emarelerle bunları nişanlayan ve mühürleyene; o nakışlarla, o nakısı nakşeden nakkaşa istidlalde bulundu. İşte bu noktada Nakkaşın, nakısın, süsün bizzat kendisinden; bina edenin, binadan ayrı ve farklı şeyler olduğunu anladı. Böylece akıl için, muhdesler aleminin en yüksek semasından, kadim olan alemin parıltılarının ışıklarına pencereler açılır ve o böylece, ezele ve celâle ait olan kadimtiği mütalâa eder, seyreyler.

1) Kalbime Genişlik Ver

Akıl, hudûs ve imkân aleminin karanlıklarından, ezeli alemin ışıklarına nazar ettiğinde ona, ezeli aleminin nurlarının ihtişamı baskın çıkar da, böylece onun iki gözü de kör olur ve böylece de şaşakalır. Derken, tabii olarak o nurların kaynağına iltica ederek "Rabbim, benim göğsüme genişlik ver" çünkü, deniz derin, karanlıklar girift, yolda ise dahili ve harici düşman orduları var; ins ve cin şeytanları ise çoktur. Binâenaleyh, eğer benim gönlüme ferahlık vermezsen ve bütün işler hususunda benim yardımcım olmazsan, o zaman kesilir, biter kalırım, ve bu nimetin de, dereceleri elde etmeye değil de, afetlere duçar olmaya bir sebep olmuş olur" der ki, işte Musa (aleyhisselâm)'ın "Ya Rabbi, benim göğsüme genişlik ver" niyazından kastedilen budur.

2) İşlerimi Kolaylaştır

Daha sonra o "işimi kolaylaştır" demiştir. Bu böyledir, çünkü kuldan sudur eden fiil, söz, hareket ve sekenât, kul onu istemediği müddetçe, onların faili olmaz. Binâenaleyh bu isteme işi, muhdes bir sıfat olmuş olur. Ve bunun da, mutlaka bir failinin bulunması gerekir. Bu muhdes sıfat olan "iradenin faili eğer kul olursa, o, bu irâdeyi elde etmek için başka bir iradeye muhtaç olur. Böylece de "teselsül" gerekir. O halde bu işin mutlaka, bu alemi yöneten zâtın yarattığı bir iradeye varıp dayanması gerekir. Böylece işte gerçekte bu zât, işleri kolaylaştıran ve her şeyi tamamlayan olmuş olur.

Sözün özü şudur: Sıfatın hadis olması için mutlaka onu alıp kabullenenin (etkilenenin) ve bir failin olması gerekir. Böylece Hazret-i Musa (aleyhisselâm), onu alan ve kabullenenin istidadını, "Rabbim, benim göğsüme genişlik ver", failin mevcudiyetini de, "işimi kolaylaştır" sözleriyle beyan etmiştir ki bunda, kabul eden, "kabiliyyet-kabul etme vasfını "faile de "failiyyet-yapma vasfı"nı verenin Kendisi olduğuna dikkat çekmiştir. Bundan dolayı, selef uleması (radıyallahü anh), "Ey, hak edilmeden önce nimetleri veren" demişlerdir. Bu iki cümlenin toplamı, bu alemde meydana gelen bütün hadiselerin, Allah'ın kaza ve kaderi; hikmet ve kudretiyle meydana geldiğine dair kesin olan bir akli delil gibidir.

Şöyle denebilir: Musa (aleyhisselâm) sanki, "Allah'ım, ben göğsümün genişletilmesiyle yetinmiyorum. Ben senden, işimi geçerli kılmanı ve maksadımı gerçekleştirmeni tafeb ediyorum" demiştir. İşte bundan dolayı da, "İşimi kolaylaştır" demiştir.

Yahut da şöyle denilir: Allah (c.c) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, o dört lütfü -ki bunlar vücud, hayat, kudret ve akıldır- verince, ona sanki şöyle demek istemiştir: "Ey Musa sana şu dört lütufta bulundum. Ve nimetime bir hizmetle mukabele edebilmen için, buna mutlaka dört çeşit hizmetle mukabele etmen gerekir." Bunun üzerine Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "O hizmetlerde nedir?" deyince Allah şöyle buyurdu: "Beni anmak için namaz kıl. Çünkü, onda dört çeşit hizmet bulunmaktadır. Kıyam, kıraat, rükû ve sücûd. Sen namaz kıldığında, muhakkak ki her nimete, bir hizmetle mukabele etmiş olursun." Daha sonra Cenâb-ı Hak ona beşinci hilatı ve nimeti verdiki, bu da, "risalet" peygamberlik hilatı ve iütfudur. Musa (aleyhisselâm) sonra "Rabbim göğsüme genişlik ver ki ben de, bu nimete hangi hizmetle mukabele edileceğini bileyim" dedi. Bunun üzerine ona, "Bu risaleti, arzulanan biçimde edâ etmeye çalışman suretiyle..." denildi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "Ya Rabbi, ben bunu, aciz ve zayıf olduğum, afet edavatımın azlığı, hasmımın da kuvvetli olması sebebiyle yerine getiremem... Binâenaleyn, "benim göğsüme genişlik ver ve işimi kolaylaştır" dedi.

İkinci fasıl: bu fasıl da "Rabbim göğsüme genişlik ver" ifadesi hakkındadır Bil ki duâ, Allah'a yaklaşma vesilesidir. Hazret-i Musa(aleyhisselâm)'da, bu yaklaşmayı arzuladığı için, böyle bir duada bulundu. Binâenaleyh biz, şu iki şeyi. yani duanın, yakınlaşma sebebi olmasını, Musa (aleyhisselâm)'ın da, bu duâ vesilesiyle yakınlaşmayı arzuladığını beyan etmek zorundayız.

Dua Allah'a Yaklaştırır

Duanın yakınlaşma sebebi olduğunu beyan etmeye gelince, bunun böyle olduğuna'şunlar delâlet eder.

Allah İsteyene Cevap Verir

A) Allahü teâlâ, kitabı Kur'ân-ı Kerim'in pek çok yerinde suâl ve cevaba yer vermiştir. Bunlardan bir kısmı asli, temel olan; bir kısmı da tâli, ikinci derecede olanlardır. Asli olanların ilki, Bakara süresindeki (Ayet, 189) ayetidir. İkincisi, Beni İsrail (İsra) süresindeki (İsra, 85) ayetidir. Üçüncüsü Tâhâ süresindeki (Tahâ, 105) ayetidir. Dördüncüsü, Naziat süresindeki (Naziat, 42) ayetidir. Feri, ikinci derecede olanlara gelince, bunlardan altısı, Bakara sûresinde birbirini izlemektedir.

a) Bakara, 215) ayeti.

b) (Bakara, 217) ayeti.

c) (Bakara 219) ayeti

d) (Bakara, 219) ayeti.

e) (Bakara. 220) ayeti.

f) (Bakara. 222) ayeti.

Yedincisi (Enfal. 1) ayeti.

Sekizincisi (Kehf, 83) ayeti.

Dokuzuncusu (Yunus, 53) ayeti.

Onuncusu (Nisa, 176) ayeti

Onbirincisi (Bakara, 186) ayetidir.

Suallere Verilen Cevaplardaki Çeşitli Üslûplar

Bunu İyice kavradığın zaman, şimdi biz diyoruz ki: Bu soru ve cevaplar değişik şekillerde gelmiştir. Bu hususta genel olanı şudur: Cenâb-ı Hak, bir soru sormayı dileyince, Hazret-i Muhammed, (sallallahü aleyhi ve sellem)'e kul "De..." der. Bir başka yerde ise cevap, takıbiyye fası ile beraber fe kul "... öyleyse de" üslûbundan gelir. Bir üçüncü yerde, Cenâb-ı Hak soruyu sormuş, cevabına getirmiştir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın (Naziat,42) ayetidir. Bir dördüncü şekilde, cevabı getirmiş, fakat o cevapta ne kul ne de fekul lafzını zikretmemiştir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın (Bakara, 186) ayetidir. Bu tür ifadelerin mutlaka hikmeti ve faydası vardır. Buna göre biz diyoruz ki: Cevabın kul lafzıyla getirilmesinde bir müşkilat bulunmamaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın "kul" demesi, Hazret-i Muhammed'in nübüvvetini sübûtu ve katiyyeti hususunda kesin bir kayıt ve not; O'nun, vahy ve tebliği ifa etmek suretiyle Allah'ın muhatabı olması hususunda onu teşrif etme gibidir. (Nisa, 176) ayeti. ayetidir.

İkinci misale gelince, ki bu Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki Rabbim onlan, ufalayıp savuracak" (Tahâ. 105) ayetidir, bunun sebebi, onların, "Sana dağları sorarlar" şeklindeki sözlerinin ya, o dağın kadim oluşundan yahutta devamlılığının gerekliliğinden ötürü sorulmuş bir soru olmasıdır... Bu mesele, akaid meselelerinin temel meselelerindendir. İşte bu sebeple pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, takibiyye manasını ifade eden "fâ" ile cevap vermesini emretmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Ey Muhammed bu soruya anında cevap ver. Bu hususta kusur etme; zira, bunda şüpheye düşmek küfürdür. Binâenaleyh, onların şek ve şüpheye düşmemeleri için bu işi sakın ihmal etme!" demek istemiştir.

Bu hususa verilen cevabın keyfiyyetine gelince, şüphesiz Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. "en-Nesf" (atma)'nın mümkün olduğunda şüphe yoktur. Çünkü bu iş, dağın herbir parçası için mümkün olan bir iştir.Hissiyât (maddi durum) da bunun böyle olduğunu gösterir. Binâenaleyh bunun, her dağ hakkında mümkün olması gerekir. Böyle oluş, o dağın, kadim ve varlığı zorunlu olmadığına delâlet eder. Çünkü kadim olanın değişmesi ve atılması (en-nesf) mümkün değildir.

İmdi, eğer onlar: "Bize ilahını anlat; o, altın mıdır, gümüş müdür, yoksa demir midir?" dediklerinde, Cenâb-ı Hak buna, "De ki: O, Allah'dır birdir" (İhlas, 1) diye cevap vermiş, fakat, bu meselede mühim meselelerden olmasına rağmen (......) dememiştir" denilirse, biz deriz ki: "Allahü teâlâ onların bu meseledeki suâllerini zikretmemiştir. Fâ harfi ise, atıf harflerindendir. Binâenaleyh, kendisinden önce kelâmın geçmesini gerektirir. Böyle bir şey olmayınca da, fâ getirilmemiştir. Buradaki ise böyle değildir. Çünkü Allahü teâlâ, onların suallerini de nakletmiştir. Bu sebeple de, cevabın soru üzerine fâ harfiyle atfedilmiş olması güzel ve yerinde olur.

Üçüncü şekle gelince, Allahü teâlâ, "Sana o saati, onun ne zaman demir atacağını sorarlar" (Naziat. 42) ayetindeki, sorunun cevabını zikretmemiştir. Bunun hikmeti şudur: kıyamet vaktini muayyen bir biçimde bilmek, daha önce de izah ettiğimiz bir takım mefsedetleri içine alır. İşte bundan dolayı Allahü teâlâ, bunun cevabını zikretmemiştir ki, bu da, bazı sorulara cevap verilmemesi gerektiğini gösterir,

Dördüncü şekle gelince ki bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ben yakınım"pakan, 186) ayetidir ve Cenâb-ı Hak bunun da cevabında "de" kelimesini getirmemiştir ki bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) Bu, duanın büyük bir şey olduğuna ve onun en büyük ibadetlerden birisi olduğuna delâlet eder. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiştir: "Ey kulum, sen, duanın haricindeki hususlarda vasıtaya muhtaçsın. Ama, duâ makamına gelince, burada Benimle senin aranda bir vasıta yoktur..." Bu, meydana gelen hâdisenin bilinmesinin mühim olmadığına delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Onlara o kıssayı anlat" demiştir. Bu Hak teâlâ'nın (......) (Maide. 27) (......) (A'raf, 175) (......) (Meryem, 51) (......) (Meryem, 54) (......) (Meryem, 56) ve (......) (Hicr, 51) ayetleri gibidir. Yine sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Yusuf kıssası hakkında (......) (Yusuf, 3), Ashâb-ı Kehf hakkında (......) (kehf, 13) buyurmuştur. Bu iki kıssada bulunan ilginçlik ve harikuladeliklerden dolayıdır. (Diğerlerinin anlatımını peygambere bırakmış, buralarda ise kendisi anlatmıştır). Netice olarak diyebiliriz ki: Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Ey Muhammed sana benden başkasını sorduklarında bunu cevaplayacak sen ol. Beni sorduklarında ise, cevap veren ben olabilmem için, sen sükût et!"

2) Hak teâlâ'nın, "Kullarım sana Beni sorduklarında" ifadesi, kulun soru sorma hakkının bulunduğuna, O'nun, "Muhakkak ben yakınım" ifadesi de, Rabbin, kuluna yakın olduğuna delâlet eder.

3) Cenâb-ı Hak, bu ayet-i kerimede "Kulum bana yakındır" dememiş, tam aksine, "Muhakkak ben ona yakınım" buyurmuştur. Bunda çok güzel bir sır bulunmaktadır. Çünkü kul, mümkinü'l-vücud (varlığı mümkin) olan bir varlıktır. Binâenaleyh, o böyle olması itibariyle, yokluğun merkezinde ve onun çukurundadır. Bu sebeple o, nasıl yakın olabilir? Tam aksine yakın olan, Cenâb-ı Hak'tır. Çünkü O, lütfü ve ihsanı ile kulu var etmiş, ve onu kendisine yaklaştırmıştır. Binâenaleyh, yaklaşma kul tarafından değil, Allah tarafından olur. İşte bundan dolayı O, "Muhakkak ben yakınım" buyurmuştur.

4) Duâ eden kimsenin gönlü, Allah'dan başkasıyla meşgul olduğu sürece, Allah'a dua etmiş olmaz. Ama, Allah'ın dışında kalan şeylere dönüp bakmaz, Hak ve Ehad olan marifetullaha gark olursa, onun, Allah'tan başkasına iltifat ettiği halde, Allah'tan başkasından fani olma, uzak olma makamında kalması imkansızlaşır. Böylece de, aradaki vasıta, muhakkakki kalkmış olur. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak "öyleyse de ki: Ben yakınım" demedi, tam aksine buyurdu. Böylece, bu anlatılanlarla, duanın fazileti ve onun en büyük ibâdetlerden olduğu sabit olmuş olur. Sonra kula düşen, Mevtasına bir ithafta bulunmak istediğinde, Mevlâsına, en güzel ithaf ve hediyelerde bulunmasıdır. İşte bu sebeple şüphesiz, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ilk istediği şey, huzûr-ı ilahiye tâat ve itaat hediyelerini ithaf etmektir. O bu ithafını duâ ile yapmıştır. Bu sebeple de, pek yerinde olarak "Rahbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

Duanın Faziletini İzaha Devam

B) Duanın faziletini izah hususundaki ikinci vecih ise şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Duâ, ibadetin özüdür, iliğidir" Tirmizi, Zarvat. 1. buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya emrettiği ilk şey, ibadettir. Çünkü O'nun, "Şüphe yok ki, Allah benim, ben" (Taha, 14) cümlesi, emir değil, bir ihbari cümledir. Emir ise, O'nun, "Öyleyse bana ibadet et" (Taha, 14) şeklindeki cümlesidir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya ilk verdiği emir ibadet emr-i olunca, hiç şüphesiz Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın da, ruboiyyet makamının huzuruna, ibadet hediyelerinden hediye ettiği ilk şey, dua hediyyesi olmuştur. İşte bundan dolayı da, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

C) Duâ, bir çeşit ibadettir. Binâenaleyh, Allah Subhanehû ve Teâlâ namazı ve orucu emrettiği gibi, duayı da emretmiştir. Bunun böyle olduğuna: (Bakara, 186) (Mümin, 60) (Araf, 56) (Araf, 55) (Mümin, 65), (İsra, 110) ve (Araf. 205) ayetleri delâlet eder. Yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: ikrâm diyerek duâ ediniz" Tirmizi, Daavat, 91 (benzeri hadis). buyurmuştu. Binâenaleyh, işte bu ayetlerle, duanın bir ibadet olduğunu anlamış oluyoruz.

Duayı Tenkit Edenlere Cevap

Bazı cahil kimseler şu gerekçeleri ileri sürerek duâ etmenin akla ters düştüğünü söylemiştir.

a) Allah, Allâmu'l-guyûb'tur. O, gönüllerde olanı ve kalblerde gizli olanı bilir. Binâenaleyh, bizim duâ etmemize ne gerek var?

b) Elde edilmek istenen şeyin, eğer olacağı malûm ise, duaya gerek yok; eğer olmayacağı, indellâh malûm ise dua etmenin bir faydası yok.

c) Duâ, bir tür emir verme ve yasaklama gibidir. Bunun, Cenâb-ı Hakk'a karşı kul tarafından söylenmesi, bir sû-i edebtir, edebe riayetsizliktir.

d) Duâ ile elde edilmek istenen şey eğer kulun menfaatine olan birşey ise, zaten Hakim olan Allah onu ihmal etmez. Yok eğer değil ise, onu taleb etmek uygun olmaz.

e) Sıddîkların en büyük makamının, Allah'ın kaza ve kaderine razı olmak olduğu rivayet edilmiştir. Ve bu iş de, bu şekilde önerilmiştir. Halbuki duâ etmek, buna terstir. Çünkü duâ, isteme ve talepte bulunmakla meşgul olma demektir.

f) Hazret-i Peygamber bir hadis-i kudside Cenâb-ı Hakk'ın şöyle dediğini söylemiştir:

"Kimi, beni zikretmesi ve anması, benden istemesine engel olursa, ona, isteyenlere verdiklerinin en iyisini veririm" Tirmizi, Fezallu'l-Kur'an, 25. Böylece bu hadis-i kudsi, duayı terketmenin evlâ olduğuna, delâlet eder; zikrettiğiniz ayetler ise, duânın gerekliliğini iktizâ eder...

g) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, duayı terkedip, "Onun benim durumumu bilmesi, ondan istekte bulunmama manidir" şeklindeki sözle yetinmesi sebebiyle, o, büyük bir medhe mazhar olmuştur. Binâenaleyh bu da, duâ etmemenin evlâ olduğunu gösterir.

Birincisine şu şekil cevap verilir: Duanın maksadı, "bildirmek" değildir. Tam aksine duâ, diğer yakarışlar gibi, bir yalvarış ve yakarıştır.

İkincisine de şu şekilde cevap verilir. Sizin bu iddianızı bizim aç ve susuz olan kimseye "eğer tokluk, Allah katında malum ise, sizin yemenize içmenize gerek yoktur. Eğer malum değilse, bunda bir fayda yoktur" dememize benzer.

Üçüncüsüne de şöyle cevap veririz: (Duada kullanılan) sığalar, her ne kadar emir sîğası ise de, ancak ne var ki, duanın şeklinin tazarru ve niyaz olması, onu emir olma halinden çıkarır.

Dördüncüsüne de şu şekilde cevap verilir: Onun maslahat (hayır) olması, ondan önce dua edilmesi şartına bağlanmış olabilir.

Beşincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: yalvarış ve yakarışını izhar etmek için duâ edip, sonra da Allah'ın takdirine razı olması en büyük makamıdır. Bu, aynı zamanda geriye kalanların da cevabıdır. Duanın ibadet olduğu sabit olup, Allahü teâlâ da Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a ibadet ve namazı, kısaca gelen bir emirle emredince, hiç şüphesiz Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ibadetlerin en yücesine başvurmuştur ki, bu da duadır.

D) Allahü teâlâ, duanın faziletini beyan ederken onu emretmekle yetinmemiş, tam aksine başka bir ayetle, kendisinden talepte bulunulmadığında gazab ettiğini de beyân ederek 'İşte onlar kendilerine bir azabımız gelip çattığı zaman olsun yalvarmak değil miydiler? Fakat yürekleri katılaşmış, şeytan da yapmakta olduklarını süsleyip püsiemiştir" (En'âm, 43) buyurmuştur. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'de, "Sizden birisi, "Allah'ım, eğer dilersen beni bağışla" demesin. O, bunda kesin ifade kullanarak, "Allah'ım, beni bağışla, beni affet" desin işte bu sırdan dolayı Hazret-i Musa (aleyhisselâm), kesin ifadeler kullanarak duâ etmiş ve, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

E) Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbiniz (şöyle) buyurdu: "Bana duâ edin" (Mümin,60) ayeti de, duanın fazileti hususundadır. Bu ifadede, Ümmet-i Muhammed için büyük bir ikram vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, İsrailoğullarını büyük bir biçimde üstün kılarak, onlar hakkında, "Ben sizi, (zamanınızdaki) alemlere üstün kıldım" (Maide, 20) buyurmuştu. Onların bu büyük derecelerine rağmen, yine onlar Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, "Bizim için Rabbine duâ et de, onun ne olduğunu bize açıklasın" (Bakara, 68) demişlerdir. Yine havariler, "Bizler, Allah'ın (dininin) yardımcılarıyız" (Al-i imrân. 52) sözlerindeki celâletlerine rağmen, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'dan, gök yüzünden indirilmiş bir sofra istemişlerdir.

Sonra Cenâb-ı Hak Ümmet-i Muhammed hakkında bu vasıtaları kaldırarak, onlara vasıtasız olarak hitabta bulunmuş, "Bana duâ edin, kabul edeyim" (mü'min, 60) ve "Allah'dan, O'nun lütfunu isteyiniz" (Nisa, 32) buyurmuştur. İşte bu sebeblerden ötürü, Ümmet-i Muhammed için böyle bir fazilet tahakkuk ettiği için ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'da bunun böyle olacağını bildiği için, "Allah'ım beni ümmet-i Muhammet'den kıl" demiş ve bunda ötürü ellerini duâ için kaldırıp, "Rabbim göğsüme genişlik ver"

Kulların Kısımları

Bil ki Allahü teâlâ, "Kullanın sana beni sorunca, işte Ben muhakkak yakınım" (Bakara, 186) buyurmuş ve kullarını şu yedi Kısma ayırmıştır:

a) Masum (günahsız) kullar... Nitekim Hak teâlâ, "(Ey İblis) Benim kullarımın üzerinde senin hiç bir tahakkümün yok"(Hicr, 42) buyurmuştur. Allahü teâlâ en büyük ismetini (masûmiyeti-ilâhi korumayı) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a vermiştir. Çünkü O, "Ben seni Kendim için seçtim." (Taha, 41) buyurmuştur. İşte bundan ötürü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da, daha fazla "ismet" isteyerek, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

b) Seçkin kullar... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Selam, Allah'ın seçtiği kullar üzerine olsun" (Neml, 59) buyurmuştur. Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a daha fazla seçkinlik vermiştir. Çünkü O, "Ey Musa, Ben peygamberliğim ve kelâmım için seni seçtim" (A'raf, 144) buyurmuştur, İşte bu sebeble Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da, daha fazla seçkinlik isteyerek, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

c) Müjdelenmiş kullar... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sözü dinleyip en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele" (Zümer. 18) buyurmuştur. Bu husus Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya da verilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Ben seni seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle." (Tâha, 13) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da daha fazfa müjde isteyerek, "Rabbim göğsüme genişlik ver" diye duâ etmiştir.

d) İkrama uğramış kullar... Nitekim Allahü teâlâ, "Ey kullarım size korku yok" (zuhruf, 68) buyurmuştur. Bu ikram Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya da yapılmıştır. Çünkü Allahü teâlâ, "Korkmayın çünkü Ben sizinle beraberim" (Tahâ, 46) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da bunun artırılmasını isteyerek, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

e) Mağfiret edilmiş kullar. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kullarıma Benim gafur ve rahim olduğunu haber ver"(Hicr,49) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya da mağfiret et." (sad, 35) Cenâb-ı Hak da onu bağışlamıştır. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), daha fazla mağfiret isteyerek, "Rabbim göğsüme genişlik ver" diye duâ etmiştir.

f) Hizmet eden kullar... Nitekim Cenâb-ı Allah, "Rabbinize ibadet ediniz"(Bakara.21) buyurmuştur. Bu husus, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya da nasib edilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak ona, "Ben seni Kendim için seçtim" (Taha. 41) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) daha fazlasını isteyerek, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

g) Allah'a yakın (mukarreb) kullar... Nitekim Cenâb-ı Allah "Kullanm sana Beni sorunca, işte Ben muhakkak ki yakınım"(Bakara, 186) buyurmuştur. Bu yakınlık Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya da verilmiştir. Nitekim Allahü teâlâ, "Biz ona Tur (dağının) sağ tarafından nida ettik. Onu, çok münacât eden bir kimse olarak yaklaştırdık" (Meryem, 52) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da yakınlığın daha tam olmasını istemiş ve "Rabbim göğsüme genişlik ver" diye duâ etmiştir.

Kalbe Genişliği Kavramını İzaha Devam

Üçüncü Fasıl: Ayetteki "Rabbim göğsüme genişlik ver" ifadesi ile ilgili birkaç izah bulunmaktadır:

1) Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a altı şey ile yani,

a) "Şüphesiz Ben Allah'ım. Benden başka hiçbir tanrı yok" (Taha, 14) ayeti ile, tevhid bilgisi;

b) "Bana ibadet et, Benim zikrim için dosdoğru namaz kıl" (Taha. 17) buyurarak, ibadet ve namaz emri;

c) "Çünkü o saat (kıyamet) şüphesiz gelecektir" (Tâhâ, 15) buyurarak, âhiret bilgisi,

d) "Ey Musa, o sağ elindeki ne?" (Tahâ, 17) buyurarak, dünyadaki fiillerinin hikmeti,

e) "Sana en büyük ayetlerimizden gösterelim diye "(Taha, 23) buyurarak, apaçık çok net mucizeler arzetme;

f) Onu küfür ve isyan bakımından insanların en azgını olan (Firavun'a) peygamber gönderme ile hitâb edince, bu zor mükellefiyetler, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bunlar altında ezilmesine sebeb olmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu zorlanışını, mucizelerle gidermek istedi ve ona, Kendisinden istekte bulunanların kendisine yakın olacağını bildirdi (Öğretmek için), "Rabbim göğsüme genişlik ver" buyurdu. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'da, o mükellefiyetlerin zorluğunu, Allah'a yaklaşmak suretiyle, hafifletmek istedi ve "Rabbim göğsüme genişlik ver" dedi.

Şöyle de denebilir: Hazret-i Musa (aleyhisselâm) insan ve cin şeytanlarından çekinme ve dûa ile Cenâb-ı Hakk'a yakın olma makamına ulaşıp, insan ve cin şeytanlarının gailelerinden emin olabilmek için, bu duayı yaptı.

2) Bununla şu kastedilmiştir: Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın Firavun ve kavmine gitmesini isteyip, böylece de onun mahlûkat arzusunun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan tamamen kesmek istedi ve ona Rabbisine dua edenin Rabbe yaklaşıp, huzurunda bir yer adineceğini bildirdi. Böylece de onun bütün arzuları sona erdi. O, işte bunun için, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

3) Varlık, nûr; yokluk da zulmet gibidir. Allah'ın dışında kalan herşey sırf bir yokluktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın zâtı dışındaki herşey yok olmaya mahkûmdur. Binâenaleyh onlar sanki yokluğun, maddeler ve İmkanlar aleminin karanlıkları içindedirler. İşte bundan ötürü Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Kalbimin, marifetullah ışığının güzellikleri içine oturabilmesi için, Ya Rabbi göğsüme genişlik ver" dedi. Göğsü açılan ve ilâhi nurun ışığı altında oturan kimse, zulmetler (karanlıklar) içinde oturanları görmez. O, göğsünün açıklığının kazandırdığı ışığa oturduğunda da, varlık alemindeki hiç kimseyi göremez. İşte bundan ötürü bunun peşinden, Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "İşimi kolaylaştır" demiştir. Çünkü kul böyle "istiğrak makamında" bulunduğunda, başka hiçbirşey için vakit bulamaz.

4) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "Ya Rabbi göğsüme genişlik ver" diye niyaz etmiş ve "Çünkü insanın gözü kendi zâtında zayıftır, Allah'ım, herşeyi olduğu gibi görebilmem için, bana muvaffakıyyet güneşini göster" demiştir ki bu, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "(Allah'ım), eşyanın hakikatini bize olduğu gibi göster" şeklindeki duası manasındadır.

Bil ki göğsün genişlemesi, ilâhi nurun kalbte parlamasının bir mukaddimesi (şartı)dır. Dinleme, kulak verme işi de, sözün duyulması neticesi olan anlama işinin bir mukaddimesidir. Binâenaleyh Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, "Şimdi vahyolunacak şeyi dinie" buyurarak, ikinci mukaddimeyi bildirmiştir. İşte bu sebeple Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da aynı şekilde davranarak, bir başka mukaddimeyi isteyip, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir. İş, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e varıp dayanınca, ona "Rabbim benim ilmimi artır" (Taha, 114) demesi emredilmiştir. İlim, netice ve gayedir. Binâenaleyh Allahü teâlâ Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in gelişinin bir mukaddimesi, bir habercisi gibi olunca, -ona, mukaddimeyi; Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) de bir netice gibi olunca, ona da netice olan ilmi vermiştir. Herşeydeki hikmeti böylesine ince olan zâtı takdis ve tenzih ederiz.

5) Duâ edenin şu iki vasfı vardır:

a) Allah'ın kulu olması... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kullarım sana Beni sorunca, işte Ben muhakkak ki yakınım"(Bakara. 186) buyurmuştur.

b) O kulun, bir Rabbisinin olmast... Nitekim Allahü teâlâ, "Rabbiniz dedi ki: "Bana duâ edin, ben de icabet edeyim " (Mü'min, 60) buyurmuştur. Cenâb-ı Allah bu ayette kendisini kullarına izafe etmiş (Rabbiniz, demiş) amma bizi (kullarını) kendisine izafe edip kullarım, dememiştir. Duâ eden kimse, işte bu iki açıdan tam olmuş olur. Böylece Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bu bahçeden yemek istedi ve "Rabbim göğsüme genişlik ver" dedi.

6) Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı, "Onu çok münacaat eden bir kimse olarak yaklaştırdık" (Meryem. 52) buyurarak şereflendirmiştir. Böylece sanki Musa (aleyhisselâm) da, "Onu çok münacaat eden bir kimse olarak yaklaştırdık" buyurduğuna göre, ben sona yakın oldum. Fakat ben, senin de bana yakın olmanı arzu ediyorum" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, "Ey Musa (aleyhisselâm), "Kullarım sana Beni sorunca, işte Ben muhakkak ki yakınım... "(Bakara. 186) buyurduğumu duymadın mı? Binâenaleyh sana yakın olmam için, duâ et" buyurdu. İşte bu durumda Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Rabbim göğsüme genişlik ver" dedi.

7) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir. Halbuki Cenâb-ı Hak, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "(Ey habibim) senin göğsünü genişletmedik mi?" (inşirah. 1) demiştir. O, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i bu halde de bırakmamış ve "aydınlatan ve kandil"'(Ahzab.46) kılmıştır. Binâenaleyh aradaki farka bir bak! Çünkü göğsün genişletilmesi, göğsün nuru kabul edip alması demektir. Aydınlatan kandil ise, ışığı-nûru veren demektir. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki fark olan ile veren arasındaki fark gibidir. Sonra biz deriz ki: Ey Rabbimiz, bizim dinimiz, yani' Lâilâhe illallah" (Allah'dan başka ilah yoktur) kelimesi tevhidimiz nûr, abdestimiz nûr, namazımız nûr, kabrimiz nûr, cennetimiz nurdur. Bize bu dünyada verdiğin nurlar hakkı için, kıyamette bizi fazlının ve ikramının nurlarından mahrum etme.

Dördüncü Fasıl: Ayetteki, "Rabbim göğsüme genişlik ver" ifadesi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e sorulunca, "Bu (genişlik), kalbe ablan bir nurdur" buyurmuştur. Bunun üzerine, "O'nun (atıldığının) emaresi nedir?" diye sorulduğunda, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Aldanış yurdu olan bu dünya (sevgisin)den uzaklaşıp, ebedi yurd (olan âhirete) yönelmek ve ölüm gelmezden önce ölüm için hazırlanmaktır" buyurdu.

Kur'ân'da "Nur" Diye Nitelenen On Şey

Kalbin genişlemesinin, nur(lanması) manasına geldiğine, Hak teâlâ'nın, "Öyle ya, Allah'ın göğsünde müslümanlık için inşirah (genişlik) verip Rabbinden bir nûr üzere olan kimse, hiç kalbi mühürlü olan kimse gibi olur mu? (Zümer, 22) ayeti de delâlet eder. Bil ki Allahü teâlâ Kur'ân'da on şeyi "nur" diye tavsif etmiştir:

a) Kendi zât-ı İlâhiyyesini... Nitekim O, "Allah göklerin ve yerin nurudur" (Nur, 35) buyurmuştur.

b) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i;. Nitekim O, "Muhakkak ki size Allah'dan bir nûr (olan o peygamber) ve apaçık o kitab gelmiştir" (Maide, 15) buyurmuştur.

c) Kur'ân'ı Kerim'i... Nitekim O, "O (Muhammed'le) birlikte gönderilen Nûr'a tâbi olunur" (A'raf, 157) buyurmuştur.

d) İmân... Nitekim O, "O kâfirler, ağızlan ile Allah'ın nurunu söndürmek isterler" (Tevbe, 32) buyurmuştur.

e) Adl-i ilâhisini... Nitekim O, "Yeryüzü Rabbinin nuru ile aydınlanmıştır" (Zümer, 69) buyurmuştur.

f) Ay ışığını... Nitekim Allahü teâlâ, "O (Allah), onlar arasında ayı nûr kıldı" (Nuh, 16) buyurmuştur.

g) Gündüzü... Nitekim Hak teâlâ, "O, zulmetleri ve nuru yaratandır" (En'am, 1) buyurmuştur.

h) Beyyineleri-delilleri... Nitekim Cenâb-ı Allah, "Biz, kendisinden hidayet ve nûr bulunan Tevrat'ı indirdik" (Maide. 44) buyurmuştur.

1) Peygamberlerini... Nitekim Allahü teâlâ, "Nûr üzerine nûr (bu peygamberler...)" (Nûr, 35) buyurmuştur.

k) Mârifetullah... Nitekim o, "O'nun nurunun sıfatı, sanki içinde bir lamba bulunan bir hücre (yuva)dır..."(Nur, 35) buyurmuştur.

Sanki Musa (aleyhisselâm), "Allah'ım, senin celal ve kibriyâ nurlarının marifeti ve (bilgisi ile), göğsümü aç."

2) "Peygamberlerin ve nebilerinin huy ve ahlakları ile beni ahlaklandırmak suretiyle göğsüme genişlik ver."

3) "Senin vahyine uymam, emir ve yasaklarına imtisal etmem suretiyle göğsüme genişlik ver."

4) "Senin ulûhiyyetine iman etmemin ve yakinen tasdikimin nuru ile göğsüme genişlik ver."

5) "Kaza, kader ve hükümlerindeki adaletinin sırlarına muttali kılarak, göğsüme genişlik ver."

6) "Tıpkı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in yıldızlardan, aydan ve güneşden başlayıp senin izzetin huzuruna ulaşması gibi, güneşinin ve ayının nurundan, izzetinin celalinin nurlarına geçmem için, göğsüme genişlik ver."

7) "Gündüzünü ve geceni görüp düşünmekten, fazlının gündüzünü ve adaletinin gecesini düşünmeye geçebilmem için, Ya Rabbi göğsüme genişlik ver."

8) "Senin yeryüzündeki ve göklerindeki beyyinelerinin düğümlerine, ayetlerinin ana noktalarına muttali kılmak için, göğsüme genişlik ver."

9) "Önceki peygamberlerin şekillerinin arkalarında, onların yolunda olabilmem ve Alemlerin Rabbinin hükmüne inkiyâd etmede onlar gibi olabilmem için, göğsüme genişlik ver."

10) "Kalbimde iman kandilini, tıpkı içinde bir lamba bulunan bir yuva gibi kılmak suretiyle (marifet nurunu onun içinde yakarak), Ya Rabbi göğsüme genişlik ver" demiştir.

Bil ki göğsün açılması, kalbin tıpkı bir kandil gibi parlaması için, kalbto ışığın yakılması demektir. Bu nûr, tıpkı bir ateş gibidir.

Bil ki bir kandil yakmak isteyen, şu yedi şeye muhtaçtır:

a) Kav, b) Çakmak taşı, c) Tutuşturularak şey, d) Kükürt, e) Kandil, f) Fitil, g) Yağ... Binâenaleyh kul, göğsün açılması demek olan o nuru istediğinde, şu yedi şeye muhtaçtır;

1) Kav haline getirecek bir mücâhede... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bizim uğrumuzda mücâhede edenleri, yollarımıza iletiriz" (Ankebut, 69) buyurmuştur.

2) Tazarrû taşı... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbinize tazarrû (yalvara yakara) ve gizlice duâ edin"(A'râf, 55) buyurmuştur.

3) Hevâ-û hevesi engelleme kavı... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Nefsini hevâ-ü hevesinden engelleyen kimse..." (Nâziât. 40) buyurmuştur.

4) Allah'a dönme kibriti (kükürdü)... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bu odunları, Allah'a tevbe kibriti ile yakarak, "Rabbinize dönünüz" (Zümer, 54) buyurmuştur.

5) Sabır kandili... Nitekim Allahü teâlâ, "Sabır ve namaz ile (Hak'dan) yardım isteyin"(Bakara,45) buyurmuştur.

6) Şükür fitili... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer şükrederseniz, (nimetlerimi) sizin için artırırım"(İbrahim. 7) buyurmuştur.

7) Rıza yağı... Nitekim Allahü teâlâ, "Rabbinin hükmüne sabret (razı ol)" (Tûr, 48) yani, "Rabbinin kaza ve kaderine razı ol" buyurmuştur. Binâenaleyh bu alet ve edevat uygun ve tam olunca da onlara güvenme. Aksine maksadı Rab Teâlâ'dan taleb et. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutacak kimse yoktur" (Fatır, 2) buyurmuştur. Sonra bu gayeyi, huşu ve huzûile O'ndan iste. Nitekim O, "Rahman'ın haşyetinden dolayı sesler kısılır. Artık bir fısıltıdan başka birşey işitmezsin " (Tahâ, 108) buyurmuştur. İşte bu noktada yalvarma-yakarma elini kaldırır ve "Ya Rabbi, göğsüme genişlik ver" dersin. O zaman, "Ey Musa istediğin sana verilmiştir" (Taha, 36) denildiğini duyarsın.

İlahi Nur Güneşten Üstündür

Sonra biz deriz ki: Göğsün genişletilmesi demek olan bu manevi nûr, şu sebeblerden ötürü güneşin nûrundan daha üstündür:

1) Güneşin nurunu bulut engelleyebilir. Halbuki marifet güneşinin nurunu yedi kat gök bile engelleyemez. Çünkü Hak teâlâ, "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir" (Fatır, 10) buyurmuştur.

2) Güneş geceleri batar, gündüzleri çıkar. Nitekim Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Ben batanları sevmem" (En'am, 74) demiştir. Fakat marifet güneşi geceleri de batmaz. Çünkü Allahü teâlâ, "Gerçekten gece kalkan nefs, uygunluk itibarıyla daha kuvvetlidir" (Müzemmil, 6) ve "(Onlar) seherlerde istiğfar ederler" (al-i Imran, 17) buyurmuştur. Hatta ruhani lutufların en mükemmeli, geceleri gerçekleşir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kulu (Muhammed'i) bir gece yürüten (Allah)'ın şânı ne yücedir!" (isra. 1) buyurmuştur.

3) Güneş fânidir. Nitekim Allahü teâlâ, "Güneş dürülüp sarıldığında..."(Tekvir, 1) buyurur. Marifet güneşi ise fâni değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Sizlere) Rahim Rabbiniz tarafından sözlü selâm olsun"(Yâsin, 58) buyurur.

4) Ay güneşin tam önüne geldiğinde güneş tutulur. Fakat marifet nuru, yani "Eşhedü enlâ ilahe illallah" marifetidir, buna "Eşhedü enne Muhammeden Resulullah" ayının nuru onun tam karşısında (yanında) yer almadıkça, bunun nuru uzuvlar alemine ulaşamaz.

5) Güneş yüzleri karartır, marifetullah ise onları parlatır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O gün kimi yüzler ağanr kimi yüzler mosmor kesilir" (Âl-i İmran, 106) buyurmuştur.

6) Güneş yakar, marifetullahın nuru ise kişiyi yanmaktan kurtarır. Nitekim cehennemin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ey mü'min çabuk geç. Çünkü nurun ateşimi söndürüyor"

7) Güneş baş ağrısı yapar. Marifetullah ise, yüceltir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir" (Fâtır, 10) buyurmuştur.

8) Güneşin faydası dünyevidir. Marifetullah'ın faydası ise uhrevidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Baki olan salih ameller ise Rabb'min nezdinde mükâfat olarak daha hayırlıdır" (Kehf, 46) buyurur.

9) Gökteki güneş, yeryüzündekilerin; yeryüzündeki marifetullah ise gökyüzündekilerin zînetidir.

10) Güneş şekil itibarı ile üstte, mana ve değer bakımından ise alttadır Bu, tekebbür ile hasede delâlet eder. Marifetullah ise, şekil itibarı ile altta, mana ve değerce üsttedir. Bu da, şeref ve tevâma delâlet eder.

11) Güneş, mahlûkatın hallerini ortaya çıkarır, gösterir. Marifetullah sayesinde ise kalb yaratıcısına ulaşır.

12) Güneş, dost-düşman herkes üzerine doğar. Marifetullah ise ancak Allah'ın dostları için doğar. Binâenaleyh marifetullah böyle güzel sıfatlara sahib olduğu için, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "Ya Rabbi. Göğsüme genişlik ver" demiştir.

Bundaki nükteler şunlardır:

Kalb Genişliği Kavramındaki Bazı İncelikler

1) Güneş Allah'ın, sonunda yok olmak üzere tutuşturduğu bir kandildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onun üzerinde olan herşey fanidir" (Rahman, 26) buyurur. Marifetullah ateşini ise, hiç sönmemek üzere (baki olsun diye) yakmıştır. Binâenaleyh fâni olmak üzere yarattığına, şeytan bile yaklaşsa yanar. Nitekim o, "karşısında (gözetip duran) bir şihâb (ateş parçası) bulur" (cin, 9). Sönmemek üzere yaratılan Marifetullah'a ise şeytan nasıl yaklaşabilir? İşte bundan ötürü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

2) Allahü teâlâ, güneşi gökyüzünde yakmış ve tutuşturmuştur ki o, bunca uzak olmasına rağmen evindeki karanlığı giderir. Allah marifet güneşini ise, kalbinde tutuşturmuştur. Bu güneş sana bunca yakın olması ile, mâsiyet ve küfür zulmetini oradan silip atamaz mı hiç?...

3) Bir lamba yakan, onu garanti eder ve ona destek olur. Marifet lambasını tutuşturmuş olan da Allah'tır. Çünkü "Fakat Allah imanı size sevdirdi" (Hücurat, 7) buyurmuştur. Binâenaleyh hiç O, bu lambayı sürdürüp, desteklemez olur mu? İşte, "Rabbim göğsüme genişlik ver", bu manayadır.

4) Hırsız evde bir lambanın yandığını gördüğünde oraya yaklaşmaz. Allah senin kalbinde marifet kandilini yakınca, şeytan oraya nasıl yaklaşabilir? İşte bundan dolay; Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir.

5) Mecusiler, bir ateş yakmışlardır. Binâenaleyh, onlar onu söndürmek istemezler, el-Meliku'l-Kuddüs olan Allah da, iman kandilini senin kalbinde yakmıştır, artık onun sönmesine nasıl razı olur?

Allah'ın Mümin Kalbe Dokuz Lütfü

Bil ki Hak teâlâ, müminin kalbine şu dokuz ikram ve kerameti vermiştir.

1) Hayat... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz (...) hiç karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu?"(Enam, 122) buyurmuştur. Musa (aleyhisselâm), ruhani hayatiyyete arzu duyunca, "Rabbim, göğsüme genişlik ver" dedi. Buradaki nükte şudur: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kim ölü bir araziyi (kimsenin mülkü olmayan boş araziyi) ihya ederse, o arazi onun olur" buyurmuştur. Binâenaleyh kul, bir araziyi ihya ettiği için, o arazi onun olmuştur. Allahü teâlâ kalbi yaratıp onu iman nuruyla ihya edince, o kalbte nasıl, başkasının hissesi olabilir? Çünkü, Cenâb-ı Hak, Allah de; sonra da onları bırak" (En'am, 91) buyurmuştur. İman, kalbin hayat ve can damarı olduğu gibi, küfür de kalbin ölümü demektir. Nitekim Cenâb-ı Allah: "diriler değil, ölülerdir" (Neml, 21) buyurmuştur.

2) Şifâ... Nitekim Allahü teâlâ "müminler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın" (Tevbe, 14) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da şifâyı arzuladığı için ellerini kaldırdı ve, "Ya Rabbi, göğsüme genişlik ver" dedi. Bunun nüktesi de şudur: Allahü teâlâ, baldaki şifayı, ebedi kılmıştır. Binâenaleyh, O kalbe şifayı koyunca, bu şifa nasıl ebedi kalmaz?

3) Taharet (temizlik). Nitekim, Cenâb-ı Hak, "Onlar Allah'ın, takva için kalblerini imtihan ettiği kimselerdir" (Hucurât. 3) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da tavkâ temizliğini elde etmek arzusunda olunca, "Rabbim, göğsüme genişlik ver" dedi. Bundaki nükte de şudur: Dökümcü, kuyumcu, altını eritince, artık onu bir daha ateşe tutmaz. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, mü'minin kalbini imtihan edip, onu iman açısından saflaştırınca, onu daha nasıl ikinci kez ateşe sokar? Ancak ne var ki Allah, kafirin kalbini ateşe sokar. Çünkü O, "ki Allah, murdarı (posasını) temizinden (halis olandan) ayırdetsin" (Enfal, 37) buyurmuştur.

4) Hidâyet... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kim Allah'a iman ederse, (Allah) onun kalbine hidayet eder" (Teğabun. 11) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hidâyetini arttırma talebi içinde olduğundan, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir. Bundaki nükte de şudur: Peygamber, senin nefsini; Kur'ân, ruhunu; Allah da kalbini hidayete erdirir. Küfürden hidayete erdirme Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den olunca, hiç şüphesiz bu, bazan gerçekleşir, bazan da gerçekleşmez. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsn. Fakat Allah'dır ki, bunu dilerse, ona hidayet verir"(Kasas. 56) buyurmuştur. Ruhun hidayeti Kur'ân tarafından olunca, buda bazan gerçekleşebilir, bazan da gerçekleşmeyebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onunla bir çoğunu şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir" (Bakara, 26) buyurmuştu. Kalbin hidayeti Allah'dan olunca, hidayete erdiren ezeli ve ebedi olduğu için bu hidayet de son bulmaz. Nitekim O, "Allah selâm evine çağırır ve o, kimi dilerse onu doğru yola iletir" (Yunus, 25) buyurmuştur.

5) Kitabet (yan yazma). Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlar, o kimselerdir ki (Allah), imanı kalblerine yazmış"(Mücadele, 22) buyurmuştur. Hazret-i Musa o, kitabete (yazmaya) arzu duyunca, Rabbim göğsüme genişlik ver" dedi. Bunda, (bir değil) birkaç nükte vardır:

a) Kağıdın bizatihi bir değeri yoktur. Ama ona, Kur'ân-ı Kerim yazıldığında, onu yakmak caiz değildir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine, kendi zât ve sıfatlarının durumlarını yazdığı müminin kalbini yakması, kerim olan O'na nasıl uygun düşebilir?

b) Bişru'l-Hafi, üzerinde Allah'ın adının yazıldığı kağıda ihtimam gösterdiği için, iki dünyanın saadetini elde etmiştir. İçinde marifetullâh bulunan kalb, böyle bir ikrama daha layıktır.

c) Yazı yazılmamış kağıda, Allah'ın İsm-i Azamı yazıldığında, onun kadr-ü kıymeti yükselir. Öyle ki, cünüp ve hayızlı kimsenin ona dokunması bile caiz olmaz. Daha ötesi, Şafii (r.h) mushafın kapağına dokunulamıyacağını söylemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Ona tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez" (Vakıa, 79) buyurmuştur. Binâenaleyh, mahlûkatın en kerimi olan kalbi -ki Cenâb-ı Hak, "Andolsun, Biz, adem oğullarını üsiün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır" (isra. 70) buyurmuştur- necis ve pis olan şeytanın tutması, nasıl caiz olur? Allah, en iyisini bilendir.

6) Sekinet... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah, müminlerin yüreklerine sekîneti indirendir"(Fetih, 4) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'da, sekineyi elde etme arzusu içinde olunca, "Rabbim, göğsüme genişlik ver" buyurdu. Bundaki nüktede şudur: Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh)'ı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikteydi ve korkuyordu. Sekine kendisine gelince, "Mahzun olma"(Tevbe,40) buyurdu. Binâenaleyh, iman sekinesi nazil olunca, onlar Cenâb-ı Hakk'ın, "Korkmayın, üzülmeyin"(Fussilet, 30) hitabını duydukları zaman ferahladılar. Hem, sekine kendisine nazil olup gelince, Hazret-i Ebu Bekir (radıyallahü anh) "Allah, içinizden iman edip de güzel güzel Amelde bulunanlara yemin ile va'detti ki, kendilerinden evvel gelenleri nasıl (kafirlerin) yerine getirdi ise, onlan da yeryüzünde elbette (müşriklerin) yerine geçirecek" (Nur. 55), yani "Onları, yeryüzünde halife kılacağını va'detti" ayetinde bahsedilen kimselerden oldu.

7) Muhabbet ve zinet... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Fakat Allah size imanı sevdirdi. Onu kalblerinizde süsledi" (Hucurat. 7) buyurmuştur. Bundaki nükte de şudur. Yere bir tohum atan kimsenin o tuhumu, yeri ifsad etmez ve onu yakmaz. Binâenaleyh, Hak subhanehu ve Teâlâ, Muhabbet tanesini kalb arazisine atınca, o tane o araziyi nasıl yakar?

8) Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve kalblerinizin arasını uzlaştırdı" (al-i İmran, 103) ayetinin ifade ettiği ülfet. Bundaki nüktede şudur: Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), ashabının kalblerini uzlaştırdı. Sonra onları, ne gayb halinde, ne de yanında iken yalnız başlarına bırakmadı. Çünkü o, "Bize ve, Allah'ın salih kullarına selâm olsun buyurdu. Binâenaleyh, Rahim olan Allah onları nasıl terkeder, yalnız basına bırakır?

9) İtminan... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Haberiniz olsun ki, kalbler ancak zikrullah ile mutmain olur" (Ra'd, 28) buyurmuştur. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da, itminan arzusunda olduğu için, "Rabbim göğsüme genişlik ver" dedi. Bundaki nükte de şudur: Kulun ihtiyaçları sınırsızdır. Bundan dolayı, bu alemde bulunan her şey ona verilecek olsa, bu ona yetmez. Çünkü, onun ihtiyaçları sınırsızdır. Maddeler ise sınırlıdır. Sınırlı olan, sınırsız olana mukabele edenler, onu karşılayamaz. Tam aksine sınırsız olan ihtiyaçlarda yeterli olacak şey sınırsız olan kemâl ve mükemmelliktir. Böyle bir şey ise, sadece Cenâb-ı Hakk'a aittir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah "Haberiniz olsun ki, kalbler ancak zikrullah ile oturaklaşır" (Ra'd, 28) buyurmuştur.

Kâfir Kalbin Sıfatları

Sen, müminlerin göğüslerinin şerh edilmesinin ne demek olduğunu anlayınca, kâfirlerin kalblerinin şu sıfatlarını da anla ve öğren:

1) Cenâb-ı Hak, "İşte onlar sapıp eğrildikleri zaman, Allah da onların kalblerini döndürdü" (Saf, 5);

2) "Sonra (sıvışıp) giderler. Allah da onların gönüllerini ters çevirdi..."(Tevbe, 127),

3) "Kalblerinde hastalık vardır" (Bakara, 10);

4) "Kalblerini kaskatı kıldık" (Maide, 13)

5) "Onların kalblerine, (Kurân-ı) anlamasınlar diye, örtüler gerdik" (En'am, 25);

6) "Allah kalbleri üzerine mühür vurdu" Bakara. 7;

7) "Yoksa onların kalbleri üzerinde kilitler mi var" (Muhammed, 24)

8) "Hayır, doğrusu, irtikâb ettikleri günah onların kalblerine galebe çalmıştır" (Mutaffifin, 14)

9) "işte o kimseler, Allah'ın, kalbleri üzerine mühür vurduğu kimseler" (Muhammed, 16) buyurmuştur. Ey Rabbimiz ve efendimiz, Sen lütuf ve ihsanınla bu dokuz hizlan kapısını bize kapa; bizi ihsanınla tedavi et, sar ve bize, lütuf ve rahmetinle dokuz ihsan kapını aç. Çünkü sen, dilediğin her şeye kadirsin...

Kalbin Şerhedilmesinin Hakikati

Beşinci fasıl: Bu, kalbin şerheditmesinin hakikatine dair bir fasıldır. Ulema bu hususta da iki açıklama yapmıştır.

1) Kalbin ne rağbet ne de rehbet (korku) açısından dünyaya yönelik herhangi bir iltifatının kalmaması demektir. Kalbin dünyaya arzu duyması onun, aileye, çoluk çocuğa, onların faydasına olanları, elde edip, zararlı olan şeyleri de onlardan savuşturmaya bağlanıp kalmasıdır... Rehbet (korku) su ise, onun, düşmanlarından ve kendisiyle mücadele edip çekişenlerden korkması demektir. Binâenaleyh Allah, kulunun kalbini genişletince onun gözünde, dünyayla alâkalı olan her şey değerini yitirir; böylece onlar bir sinek, karasinek, yada sivrisinek gibi görülürler. O, ne onları arzuladığı için onları çağırır; ne de onlardan korktuğu için onları engellemeye çalışır. Böylece bütün her şey, onun gözünde, adeta yok ve hiç gibi olmuş olur. Bu durumda da kalbi tamamiyle, Allah'ın rızasını talep etmeye yönelir.

Buna bir misal vermek gerekirse denilebilir ki: Kalb, tıpkı bir su kaynağı gibidir. Beşeri kuvvet zayıf olduğu için, küçük su kaynağına benzer. Binâenaleyh sen, tek bir kaynağın suyunu pekçok, arka dağiîtığında, hepsindeki su azalır ve zayıf olur. Ama, suyun tamamını tek bir arka bağladığında bu su, kuvvetli bir su olur. işte bundan dolay Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Rabbisinden, kalbinin dünya ve onunla ilgili şeylerden uzak durur bir hale gelebilmesi için, onu, dünyayı ayıplamaya ve dünyayla ilgili olan şeyleri kabih ve değersiz germeye muvaffak kılması suretiyle, göğsünü genişletmesini istemiştir. Binâenaleyh, böyle bir nefret tahakkuk edince, kalb, tamamıyle kudsi aleme ve ruhani makamlara doğru yönelir.

2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bu büyük makama nasbedilince, bir takım zor mükellefiyetlere muhtaç oldu. Vahyi kavramak, hakk'a hizmete devam etmek ve maddi alemi islâh etmek, bunlardan birkaçıdır. Böylece, o sanki âlemi yönetmekle mükellef tutulmuş oldu. Halbuki bunlaraan birisine iltifat etmek, diğeriyle meşgul olmaktan alıkor. Baksana, bakmakla meşgul olan kimse, (gerçek anlamda) duymadan; duymayla meşgul olan kimse de, görmekten ve hayal etmekten alıkonulmuş olur. Binâenaleyh bu kuvvetler, hem cezbeden hem de men eden kuvvetlerdir. Halbuki Musa (aleyhisselâm), her ikisine de muhtaçtır. Hakk'ın cemalıyle ünsiyyet kuran kimse: Hakkın cemalinden ürker ve ondan uzaklaşır. İşte bundan dolayı Hazret-i Musa (aleyhisselâm), kuvvetinin âlemi iyice zaptedip kavrayabilmesi için, ona mükemmel bir kudret vermek suretiyle, Rabbinden göğsünün genişletilmesini istemiştir ki, işte göğsünü genişletilmesinden maksat budur. Alimler bunun için birkaç misal vermişlerdir.

İnsanın Vücudu Bir Ülke Gibidir

Birinci Misal: Bil ki, bedenin tamamı bir ülke gibidir. Göğüs onun kalesi, gönül köşkü, kalb tahtı; ruh hükümdarı, akıl veziri; şehvet o beldeye nimetleri celbeden en büyük görevli, memur; gazab devamlı dövme ve terbiye etmekle meşgul olan seyis; duyu organları ise, onun gözcüleri; diğer kuvvetler ise, hizmetçiler, işçiler ve sanatkârlar gibidirler. Şeytan, işte bu beldenin, bu kalenin ve bu hükümdarın düşmanıdır. Şeytan, kıral; hevâ, hırs ve diğer kötü huylar ise, onun ordularıdır... Ruhun (o memleketin hükümdarının) gönderdiği ilk şey, veziridir; yani akıl. Şeytan da buna mukabil, hevâyı öne sürer. Böylece akıl, Allah'a; hevâ ve heves de, şeytana davet etmeye başlar. Sonra rûh (hükümdar, akla yardımcı olsun diye zekâyı öne sürer. Buna mukabil şeytan da, şehveti gönderir. Binâenaleyh zekâ seni, dünyayı tenkide yöneltir, Şehvet ise, seni dünya lezzetlerine karşı tahrik eder. Daha sonra rûh (o bedenin hükümdarı) zekâyı tefekkürle kuvvetlendirmek için, onun yardımına tefekkürle koşar.

Böylece de tefekkür ve zekâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de "Bir saatlik tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır" Keşfu'l-Hafa, 1.310. buyurduğu gibi, mevcut olan ya da bulunmayan her türlü ayıp ve kusurlara muttali olur. Bunun üzerine şeytan, tefekkürün karşısına gafleti çıkarır. Derken rûh, sabır ve sebatı öne sürer. Çünkü "acele", güzeli çirkin; çirkini ise güzel görür. Sabr ü sebat ise, akit, dünyanın değersizliğine vakıf kılar. Derken şeytan, bunun karşısına da, aceleciliği ve çabukluğu çıkarır. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Yumuşaklık ve şefkat bir şeyde bulunduğunda onu tezyin eder. Bir şeye de cehalet ve ahmaklık arız olduğunda onun değerini düşürür" Müslim, Birr. 78 buyurmuştu. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, Kendisinden rıfk ve sebat öğrenilsin diye, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. İşte bu iki sınıf arasında bulunan düşmanlık böyledir.

Senin kalbin ve göğsün bir kaledir. Sonra, o kalenin bir hendeği bulunur ki, bu da dünyada iken tatbik edilen zühddür ve dünyaya aşırı rağbet etmemektir. Bunun bir sûru da vardır ki, bu da ahirete arzu duymak ve Allah'ı sevmektir. Binâenaleyh eğer, hendek büyük olur, sûr da kuvvetli olursa, şeytanın ordusu onu tahrib edemez ve böylece gerisin geriye dönüp gider; kaleyi de olduğu gibi bırakırlar. Eğer zühd hendeği derin olmaz, ahiret sevgisi sûru da kuvvetli olmazsa, düşman, göğüs kalesini açar, oraya gider ve orada düşmanın orduları olan hevâ, kendini beğenme, kibir, cimrilik, Allah hakkında sû-i zan dedikodu ve gıybet gibi şeyler oraya girer ve orada geceler. Böylece hükümdar köşke sıkışıp kalır ve işi zorlaşır. Ama, "tevfik" yardımı gelip, o düşman ordusunu o kaleden çıkarınca, ozaman iş kolaylaşır göğüs genişler; şeytanın karanlıkları çıkar ve, Rabbûlaleminin hidayet nurları, içine dolar ki, işte Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, "Rabbim, göğsüme genişlik ver" niyazı ile kastedilen budur.

İkinci misal: Bil ki, nurun kaynağı kalbtir. İnsanın, zevcesiyle, çoluk çocuğuyla meşgul olması, insanlarla arkadaşlık yapma arzusu duyması ve düşmanlarından korkması, kalb güneşinin nurunun gönül sahrasına girmesine mani olur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, kulunun basiretini kuvvetlendirip böylece de o, mahlukatın aciz olduğunu; dareyndeki faydalarının azlığını görüp müşahede edince, onlar onun gözünde küçülür. Şüphe yok ki onlar, Cenâb-ı Hakk'ın, "Allah'ın Zâtı hariç, her şey yok olucudur" (Kasas. 88) buyurduğu gibi, mahza yokluk olmaları açısından kul, Allah'ın dışında kalanların mahzâ yokluk olduklarını müşahede edip durur. İşte bu noktada, onun kalbi ile Allah'ın celâl nurları arasındaki perde kalkar. Perde kalkınca da o kalb nûr ile dolar ki, işte göğsün genişlemesi budur.

Sadr-Kalb-Akıl İlişkileri

Altıncı fasıl: Bu fasıl "sadr" kelimesinin ne demek olduğu hakkındadır. Bil ki, bu kelimeyle bazan, "kalb" murad edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Allah'ın göğsünü İslâm'la açtığı kimse..." (Zümer, 22), "Rabbim göğsüme genişlik ver" (Tâhâ, 25) "Ve kalblerde olan şeyler saçılıp ortaya döküldüğünde" (Adiyat, 10) ve "(Allah) gözlerin hain bakışını, göğüslerin gizleyeceği her şeyi bilir" (Mümim, 19) buyurmuştur. Bazan da, bu kelimeyle, içinde kalbin bulunduğu o mekan kastedilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Fakat hakikat şudur ki, gözler kör olması fakat sinelerin içindeki kalbler kör olur" (Hac, 46) buyurmuştur. Alimler, aklın yerinin kalb mi yoksa beyin mi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kelâmcıların ekserisi, onun mahallinin kalb olduğu kanaatindedirler ki, biz bu meseleyi Cenâb-ı Hakk'ın, "Onu senin kalbine, Cibril-i emin indirdi"(Şuara, 193-194) ayetlerinin tefsirinde inceledik

Bazı kimseler de şöyle demişlerdir: (Bu hususta) kullanılan şu dört kelime vardır. "Sadr", "kalb", "fuâd" ve "lübb" kelimeleri "Sadr", İslâm'ın karargâhıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah'ın, göğsünü (sadrehû) islâm'la açtığı kimse"(Zumer,22) buyurmuştur. "Kalb" imanın karargâhıdır. Nitekim Cenâb-ı Allah, "Fakat Allah size imanı sevdirdi. Onu kalblerinizde süsledi" (Hucurât, 7) buyurmuştur. Gönül (Fuâd), marifetullah'ın karargâhıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onun gördüğünü kalb yalana' çıkarmadı" (Necm, 11) ve "Çünkü kulak, göz ve kalb: Bunların herbiri bundan mesuldür" (İsra, 36) buyurmuştur. "Lübb" ise, tevhidin karargâhıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Ancak lübb (halis akıl) sahipleri öğüt alır" (Zümer, 9) buyurmuştu. Bil ki kalb, bu aleme gönderilirken, tıpkı bomboş bir levha, kağıt gibi, nakış ve yazılardan hali ve beri, boş olarak gönderilmiştir. Binâenaleyh o, beden aleminde tıpkı "Levh-i Mahfuz" gibidir. Daha sonra Cenâb-ı Hak oraya, rahmet ve azamet kalemiyle, mevcudatın nakışları ve mahiyetlerin şekillerine ait, aktl alemini ilgilendiren her şeyi yazmıştır ki bu, bu küçük alemin kıyameti kopuncaya kadar tekbir satır gibidir ki bu da, mücerret şekil ve tertemiz bir haldir.

Sonra akıl, tevfik (muvaffakiyet) gemisine biner ve onu, makûlât alemiyle rûhaniyet alemlerinin dalgalandığı denize atar. Böylece, bazan, azamet ve kibriya rüzgârlarının estiği yerden, saadet ve mutluluk rehaveti; bazan da, helak edici olan rüzgârlar eser. Derken, tefekkür gemisi çoğu kez, Celâl'in tecelli ettiği tarafa ulaşır; böylece kendisine, ulûhiyyet nurları doğar ve akıl, dalâlet zulmetlerinden kurtulur. Bazan da gemi, cehaletler cenubunda batar, kırılıp parçalanır ve (içindekiler) boğulur. O gemi, izzetin dalgalarının çarpışması arasında, gemiyi koruyana ve onun nûr ve hidayetlerinden almaya ihtiyaç duyar da, işte o zaman, "Rabbim, göğsüme genişlik ver!" der. Bil ki akıl, imkânlar aleminin süfliliğinden, vâcibu'l-vücüdun ulviyyetine doğru terakki etmeye başladığında, mahiyetleri mütala ile, "mücerredât ve "mufarekât" kesbetme ile olan meşguliyeti fazlalaşır. Her mahiyetin, ya onunla birlikte ya da onun için olduğu malumdur. Binâenaleyh, eğer o mahiyet O'nunla birlikte olursa, basiret, ulûhiyyetin izzet celalimi nûrlarıyla dolar; böylece de, o orada, diğer nurları mütalâa etmekle meşgul olmaz. Bunun dışında katan görme ve basiret namına ne var ise onlar da yok olur, izmihlale uğrar. Yok eğer, bu mütalâa, O'nun için olan şeyden dolayı ise işte bu noktada, şöylesi bir ilginç hal meydana gelir. Şayet, billurdan meydana gelmiş olan bir küre ara yere konulsa ve ona, güneşin ışınları düşse, böylece o ışınlar belli bir alana yansırlar. Böylece de ışınların yansıdığı o alan, yanar. Binâenaleyh, bütün mümkin varlıkların mahiyetleri, kudsiyyet güneşinin, azamet nurunun ve celâl aydınlığı mukabiline konulmuş olan saf bir billur küre gibidirler. Eğer kalbte bunlara doğru bir iltifat meydana gelirse, o kalbte bütün bunlara yönelik bir nisbet oluşur, meydana gelir. Böylece de ulûhiyetin kibriya ışınları, bunların herbirinden kalbe yansır, böylece de kalb, yanıp tutuşmaya başlar. Yakan şeyin çokluğu nisbetinde o yanmanın da daha mükemmel olacağı malumdur. İşte bundan dolayı Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Mümkinât alemiyle ilgili dereceleri idrâk edebilmem ve böylece de celâl nûrlarıyla yanma makamına ulaşabilmem için, "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiştir ki bu, Hazret-i Peygamber "Bana eşyanın hakikatini, nasıl iseler öyle göster" şeklindeki sözünden kastedilendir. Hazret-i Peygamber, eşyanın, Celâl nûrlarıyla yanıp tutuştuğunu müşahede edince, "Ben, seni medh ve sena etmekten acizim, (bunu yapamam)" Müslim, Salat 222.buyurdu.

Bazı Müteferrik Meseleler

Yedince fasıl: Bu fasıl, geriye kalan bahislerle alâkalıdır. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bu açıklamanın faydasının, Allah'a değil de kendisine yönelik olduğunu ortaya koymak için, "Ya Rabbi göğsümü aç" dememiş, "Ya Rabbi benim için, dememiş, "Ya Rabbi, benim için, göğsünü aç" demiştir. Hazret-i Peygamberin göğsünün açılması keyfiyetti ile bu açılma ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın göğsünün açılması arasındaki üstünlük derecelerini biz inşaallah, inşirah, ayetini tefsirinde açıklayacağız. Allah doğruyu en iyi bilendir.

İkinci matlûb: Cenâb-ı Hakk'ın "İşimi kolaylaştır" ayetidir. Ehl-i Sünnete göre, bununla Cenâb-ı Hakk'ın fiilleri yaratması kastedildiği halde, Mu'tezile'ye göre, kolaylaştırıcı tütuf fiillerine tahrik edip sevketmek manası kastedilmiştir. Buna göre şayet, "mümkün olan her çeşit lütuf fiilini, Allahü teâlâ yapmıştır. Binâenaleyh, böyle bir istekte bulunmanın faydası nedir?" denilirse biz deriz ki, burada, ancak böyle bir istekten sonra yapılması güzel olan lütuf fiillerinin bulunması muhtemeldir. Binâenaleyh, bu isteğin faydası, o lütuf fiillerinin güzel olmasıdır.

Konuşma Büyük Nimettir

Üçüncü matlûb: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın "dilimden de düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar" ifadesidir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bil ki konuşmak büyük bir lütuftur. Bunun böyle olduğuna şunlar delâlet eder:

a) Cenâb-ı Hak 'insanı yarattı; ona, beyânı öğretti" (Rahman. 3-4) buyurmuş, "ve ona, beyânı öğretti dememiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak şayet bu ifadeyi önceki ifadeye atfedecek olsaydı, bu ifade, ondan başka olurdu. Ama Cenâb-ı Hak bu ifadenin başına atıf harfi getirmeyince, O'nun "Ona beyanı öğretti ifadesi, O'nun 'İnsanıyarattı" ifadesinin adeta bir tefsiri gibi olmuş oldu. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, ona beyânı öğretmek için, insanm Hakk'ı ve yaratıcısı olmuş olur ki, bu söz de, "İnsanın mahiyeti, hayvân-ı nâtık olmasıdır" şeklindeki meşhur söze varıp dayanır,

b) İnsanların, dilin büyük bir lütuf olduğu hususunda ittifak etmiş olmalarıdır. Nitekim Züheyr "Yiğidin dili, onun yarısıdır; diğer yarısı da kalbi... Geriye ise ancak, et ve kandan (mürekkeb) bir suret kalmıştır" demiştir. Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'de şöyle demiştir: "Şayet dil olmasaydı, insan, salıverilmiş bir hayvan, yahutta, sadece kalıba dökülmüş bir şekil olurdu. Bu, "Biz, zihnin anlayışını ve lisanın konuşma kabiliyetini (insandan) kaldıracak olsak, insanda geriye ancak, hayvanlarda bulunan şeyler, (et parçaları) kalırdı" demektir. Yine ulemâ, "kişi, en küçük o iki parçası, yani kalbi ve lisanıyla kişidir" demişlerdir. Hazret-i peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "kişi, lisanın altında saklıdır" buyurmuştur.

c) Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'in münakaşa sırasında, onun üstünlüğü ancak, nutku, konuşma sebebiyle tahakkuk etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak "Ey Adem onlara, o eşyanın isimlerini bildir" demiş, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) de onlara o eşyanın isimlerini haber verince Cenâb-ı Hak, "Ben size, "Göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim" demedim mi?" (Bakara, 33) demiştir.

d) İnsan, rûh ve kalıbtan mürekkeb olan bir cevherdir. Onun ruhu, melekler alemindendir. Binâenaleyh o rûh, devamlı olarak mugayyebâtın şekillerini, melekler aleminden elde eden sonra da, bu istifâdeden sonra da o şekilleri, maddeler âlemine aktarır... Onun bu istifâdedeki vasıtası, zihni tefekkürü ve konuşmasıdır. O vasıta, "Bir saatlik tefekkür, bir yıllık ibadetten daha hayırlıdır" da denildiği gibi, en büyük ibadet olunca, bunu ifade de vasıtanın da uzuvların en şereflisi olması gerekir. Binâenaleyh, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, "Rabbim göğsüme genişlik ver" sözü, ruhta meydana gelen nuru taleb etmeye; onun, "işimi kolaylaştık' ifadesi de, bunu elde etmeye ve bu elde etmenin kolaylaştırılmasına bir işaret olmuş olur ki, işte bu noktada, o ruhani istifadede bir kemâl meydana gelmiş olur.

Bundan sonra da geriye ancak, "beyân" makamı kalmış olur ki, bu da o kemâli başkasına aktarmaktır. Bu ise ancak dil ile olur. İşte bundan dolayı Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "dilimden de düğümü söz" demiştir.

e-) İlim, kesinleşmiş olan bilgiye göre, yaratılan şeylerin en üstünüdür. Cömertlik ve bağış da, tâatların en faziletlisidir. Uzuvlar içinde elden daha üstünü yoktur. El, maddi bağışın vasıtası olduğu için, "Yüksek, yani veren el; alçak, yani alan elden daha hayırlıdır" denilmiştir. Maldan daha hayırlı olan ilim, lisan bağışının aleti, vasıtası olunca, dilin, uzuvların en şereflisi olması gerekir. Bilgilerin verilmesinde vasıta olan şeyin dil olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh dilin, uzuvların en kıymetlisi olması gerekir.

Sükûtu Övenler

Bazı kimseler, şu sebeplerden dolayı susmayı övmüşlerdir:

1) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Susmak hikmettir; bunu yapan ise azdır" Deylemi, 3851 buyurmuştur. Rivayet olunduğuna göre insanın uzuvları dil hakkında tefekkür edip şu karara varmıştır: "Aramızda, Allah'dan en çok sen kork! Çünkü sen, müstakim olursan, biz de müstakim olursun. Eğer eğri büğrü olursan, biz de eğri büğrü olursun..."

2) Dört çeşit söz vardır:

a) Sırf zarar veyahutta zarar tarafı baskın;

b) Zararı faydası denk;

c) Fayda tarafı baskın;

d) Sırf fayda olan.

Sırf zarar veya zarar tarafı baskın olana gelince, bunun terkedilmesi gerekir. Faydası ve zararı eşit olan ise ayıbtır. Geriye son iki kısmı kalmış olur ki, bu iki kısmı da daha fazla zarardan arındırmak zordur, çetindir. Binâenaleyh, evlâ olanı, konuşmamaktır.

3) İster yaratıcı isterse yaratılmış, ister malûm isterse mevhum (vehmî) hiçbir mevcut veya ma'dûm (olmayan) yoktur ki, lisan onu ifade etmemiş ve ona, müsbet veya menfi manada değinmemiş olsun... Çünkü kalbin içinde aldığı her şeyi, lisan, hak veya batıl olarak ifade eder. Bu, diğer uzuvlarda bulunmayan bir özelliktir. Çünkü göz, renklerin ve şekillerin kulak, seslerin ve harfin; el de, maddelerin ötesine geçemezler. Diğer uzuvların günahlarının aksine, o kolayca, külfetsiz bir biçimde günah işler ya da sevap elde eder. Çünkü, diğer uzuvlar isyan etme hususunda, genelde elde edilmesi zor olan pekçok şeylere gerek duyarlar. İşte bundan dolayı evlâ olan, konuşmamaktır.

4) Konuşmamayı ifade için şu dört kelime kullanılır: samt, sükût, msât ve ısâhe Samt" bunların genel olanıdır; çünkü bu kelime hem konuşabilen, hem de konuşamayanlar hakkında kullanılır. İşte bundan dolayı, "Konuşan, yani zahiri mal; susan, yani halkça bilinmeyen (altın, gümüş...) mal" denilmiştir. "Sükût" ise, konuşabilenin konuşmaması demektir. "İnsât", dinlemeyle birlikte susmaktır. Bunlardan biri diğerinden ayrıldığında, o durumu ifade için, "insât" fiili kullanılmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak da (her ikisini bir arada kullanarak), "...derhal onu dinleyin, susun"(Araf,204) buyurmuştur. Isâha ise, mesela bir sır ve uzak bir yerden gelen ses gibi, anlaşılması zor olan şeylere kulak vermek, dinlemektir. Bil ki, "sumt", yokluktur. Yokluk da ise fazilet yoktur. Bilakis bizzat nutkun, konuşmanın kendisinde fazilet vardır. Rezillik ise, münakaşa etmededir. Şayet böyle olmasaydı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "dilimde de düğümü çöz" diye istekte bulunmazdı.

Musa (aleyhisselâm)'ın Dilindeki Tutukluk

Âlimler, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın lisanında bulunan, o düğümün ne olduğu hususunda şu iki görüş üzere ihtilaf etmişlerdir:

1) Bu düğüm, Cenâb-ı Hakk'ın onun lisanında yaratmış olduğu bir düğümdür. Bunun için o, Allah'dan, bunu kaldırmasını istemiştir.

2) Bunun sebebi şudur: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), çocuk iken, Firavun'un sakalını tutup onu yoldu. Firavun da, onu öldürmeyi kafasına koyarak, "Elinde mülkümün ve kudretimin zail olacağı kimse budur" dedi. Bunun üzerin Asiye: "o, akledemeyen bir çocuktur. Bunun emaresi ise, senin ona hurma ve ateşi yaklaştırmanda" dedi. Sonra da, bu iki şey onun önüne konuldu; o, ateşi aldı ve ağzına koydu... İşte bu fikri savunanlarda kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları onun elinin ve dilinin yanmadığım, çünkü elinin asayı tutma aleti -ki, bu da o asanın hüccet olmasıdır-; lisanın da, zikir aleti olduğunu, dolayısıyla yanmayacağını söylemişlerdir. Bunların bir delili de, İbrahim (aleyhisselâm)'ın Nemrut'un ateşiyle yanmamasıdır. Musa (aleyhisselâm) da, tandıra atılınca yanmamıştır. Binâenaleyh, daha nasıl burada yanabilir?

Diğer bazıları da şöyle demiştir: "Onunla yeme içme hakkı doğmasın diye, dili değil de eli yandı."

3) Eli değil de dili yandı. Çünkü, hücum ve saldırma, eliyle olmuştu. Lisanına gelince o ona, "Babacığım" diye hitab etmişti.

4) Hem yeme içme, hem de konuşma hakkı doğmasın diye, her ikisi birden yandı...

Alimler, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın o düğümün çözülmesini niçin taleb ettiği hususunda şu şekillerde ihtilaf etmişlerdir;

Tutukluğun Giderilmesinin Dilemesinin Sebebi

1) Peygamberliği ifa hususunda, kesinlikle bir arıza meydana gelmesin diye.

2) Nefreti izâle için. Çünkü, lisandaki tutukluk, bazan o kimseyi hafife alma ve ona iltifat etmeme neticesine götürür,

3) Mucize olsun diye Hazret-i Zekeriyya (aleyhisselâm)'ın konuş amam ası kendisi hakkında nasıl bir mucize olmuşsa, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın lisanının çözülmesi de onun hakkında bir mucize olmuştur.

4) Kolaylığı talep etme ve temin atme. Çünkü, ceberûta ve kibrine bürünmüş olan Firavun gibilerine karşı söz söylemeye teşebbüs etmek bayağı zordur. Bir de buna, usanın tutukluğu eklenirse had safhaya çıkar. Böylece o, işi kolaylaştırmak ve hafifletmek için, Rabbisinden o düğümün giderilmesini İstedi.

Dördüncü Mesele

Hasan el-Basri Cenâb-ı Hakk'ın, "ey Musa, istediğin sana verilmiştir" (Tâhâ, 36) ayetine dayanarak, o düğümün ve o tutukluğun tamamiyle zail olduğunu söylemiştir ama bu görüş zayıftır. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm)"Ukdeyi, onun tamamını lisanından çöz" dememiş, tam aksine "Lisanımdan bir ukde çöz" demiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, tek bir ukdeyi çözdüğünde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, isteğini karşılamış olur. Gerçek şudur: Onun tisanındaki ukdelerin ekserisi çözülmüş, ama onların azı kalmıştır. Bunun delili İse, Cenâb-ı Hakk'ın, Firavun'ın söylediğini naklettiği, "Yoksa ben ondan hayırlı değil miyim? O ki hakirdir, (meramını) bile nerdeyse açkfayamıyor" (Zuhruf, 52) ayetidir. Yani, "O nerdeyse meramını anlatamayacak" demektir. İşte bu ayette, onun lisanında bir tür tutukluk bulunduğu halde açıklamada bulunduğuna dair bir beyanat vardır. Buna da şu iki açıdan cevap verilmiştir:

a) (Zuhruf, 52) ifadesiyle "O, beyanatta bulunmadı, hüccet de getiremez" manası kastedilmiştir.

b) Kâde fiili karube (yakın oldu) manasındadır. Binâenaleyh, bu ifadeyle şayet, iisanen yapılan bir açıklama kastedilmiş olsaydı, o zaman bunun manası, "O, beyâna yaklaşamadı" şeklinde olurdu; böyle olması halinde de hiç beyanatta bulunamamış olurdu ki, bu batıldır. Zira o, hem Firavun'a, hem de onun yanındaki topluluğa hitab etmiş, onlarda onun sözünü dinlemiş ve anlamışlardı. Onun daha, hiç beyanatta bulunamadığı nasıl ileri sürülebilir? Tam aksine, belki de Firavun bunu,bakışları ondan çevirebilmek için, göz boyamak için söylemiştir.

Ehl-i tasavvuf ise şöyle demiştir: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Dilimden de (bir) düğümü çöz" demiştir. Çünkü, düğümlerin hepsinin çözülmesi, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in nasibi ve hissesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Yetimin malına.... en güzel biçimde yaklaşın" (İsra. 34) buyurmuştur. Binâenaleyh, bu da, Ebu Talib (radıyallahü anh)'in yetiminin hakkı olunca, hiç şüphesiz ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bunun kıyısına yaklaşmamıştır. Allah en iyisini bilendir.

4. Ailemden Bir Yardımcı Ver

Dördüncü matlub: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın "Bana kendi ailemden bir de vezir ver" sözünün ifade ettiği husus. Bil ki, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın vezir talebinde bulunması, ya bizzat kendisinin bu işi hakkıyla yerine getirmesinden endişe duyup böylece de bir yardımcı talebinde bulunmasından dolayıdır; yahutta, samimiyetin tahakkuk edip hiçbir ithamın da bulunmaması yanında, dini konularda yardımlaşmanın, Allah'a davet etme işi hususunda büyük bir meziyyeti olduğunu görmesinden dolayıdır. İşte bundan dolayı Meryemoğlu İsa, "Allah'a (doğru giden yolda) bana yardım edecekler kim?" Havariler: "Biziz Allah'ın dininin yardımcıları" (Al-i İmran, 52) demişlerdir. Cenâb-ı Hak Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de "Sana, Allah ve sana tâbi olan müminler yeter"(Enfal, 64) demiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Benim hem gökte hem de yerde ikişer vezirim bulunmaktadır. Göktekiler, Cebrail ve Mikail. Yerdekiler de Ebu Bekir ve Ömer'dir" buyurmuştur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır. Kenzu'l-Ummal 11,32661

Vezir Kelimesinin Anlamı

Buradaki "vezir", vizr (yük, ağırlık) kelimesinden alınmıştır. Çünkü "vezir" Melik'in ve hükümdarın, bir tür yükünü sırtlanır. Veyahutta ona, yardımcı ve destekçi olur. Yahutta bu kelime, "sığınak ve melce" anlamına gelen (......) kelimesinden iştikak etmiştir ki, bu "kendisiyle korunuian dağ" demektir. Çünkü kral idare ettiği kimseler hakkında vezirine başvurur ve ona müracaat eder... Etbânın işlerini de ona havale eder. Yahut bu kelime, yardımlaşma anlamına gelen "muvâzere" masdarından türemiştir. Muvâzere kelimesi de, Arabların deyimlerinden alınmıştır ki, bu da, bir kimsenin zor bir iş yapmaya hazırlandığında bağlayıp takviye ettiği yer anlamındadır. Bu açıklamayı, el-Esmai yapmıştır. Normal olarak bu kelimenin, "Ezîr" şeklinde olması gerekirdi; ancak ne varki hemze vâva çevrilmiş ve "veztren" şeklinde olmuştur.

İkinci Mesele

Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:'"Cenâb-ı Hakk bir idareciye hayrı murad ettiğinde ona, salih iyi ve uygun bir vezir bahşeder. Unuttuğunda, ona hatırlatır; hayrı yapmak istediğinde ona destekçi olur; şerri düşündüğünde de ona mani olur" Es-Sünenü'l-Kübra, 10, 112. Enuşirvân da şöyle dermiş: "En iyi kılıç bile, ciladan müstağni olamaz. En iyi hayvan da, kamçıdan müstağni olamaz... Ve, en bilgin kral ve yönetici de, vezirden, yardımcıdan müstağni olamaz."

Peygamberin Vezire İhtiyacı Var mı?

Şayet, "Vezirden medet umma işine hükümdarlar yöneticiler muhtaçtır. Ama, Allah'dan aldığı vahyi ve risaleti belli bir topluma tebliğle mükellef olan peygambere gelince, vezirin ona nefaydası olabilir? Hem, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Rabbisinden, onu kendisine nübüvvet hususunda ortak kılmasını istemiş, "Onu işimde ortak kıl" (Tahâ, 32) demiştir. Binâenaleyh o, daha nasıl vezir olabilir?"denilirse, bunun birinci şıkkına şu şekilde cevap verebiliriz: Samimiyetin bulunması, töhmetin de olmaması yanında dini konularda yardımlaşmanın, Allah'a davet etmedeki tesiri hususunda büyük bir meziyyeti vardır. Binâenaleyh, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da, kardeşi Harun (aleyhisselâm)'a güveniyordu, işte bundan dolayı, tebliğ hususundaki yüklerinbir kısmını onun üstlenmesi için, Rabbinden, Harun sayesinde sırtının kuvvetlendirilmesini istedi.

5. Vezirin Ailesinden Olmasını İstemesi

Beşinci matlub: O vezirin, ehlinden, yani akrabalarından olması...

6. Kardeşi Harun (aleyhisselâm)'ın Vezirliğini İstemesi

Altıncı matlub: Ehlinden olan o vezirin, kardeşi Harun (aleyhisselâm) olması. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), kardeşi Harun (aleyhisselâm)'ın veziri olmasını şu iki sebepten dolayı istemiştir:

1) Dini konularda yardımlaşmanın büyük bir şerefi vardır, Binâenaleyh, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bu şerefin, kendi ehli için tahakkuk etmesini istemiştir.

2) Yahutta, onlardan her biri diğerini son derece seviyor ve birbirleriyle de o nisbette uyum sağlıyorlardı. İfadedeki (......) kelimesinin mansûb olması hususunda da, şu iki izah yapılabilir:

a) Bu, mukadder ca'l (yapmak) fiilinin mefûtü olup, ifadenin takdiri, "Kardeşim Harunu, benim vezirim yap, kıl" şeklinde olur.

b) Bu kelime, vezîren kelimesinden bedeldir. Ehî kelimesi de, Harun kelimesinin ya sıfatı, ya da onun bedelidir. Bil ki, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a mahsup bir takım hususiyetler vardı. Bunlardan birisi, onun fasih olmasıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan naklen, "Kardeşim Harun, o, lisan bakımından benden daha fasihtir" (Kasas, 34) buyurmuştur. O, yumuşak ve şefkatlidir... Meselâ o, "Ey anamın oğlu, sakalımı, başımı tutma" (Taha, 14) demiştir. O, yaş bakımından daha büyük idi.

7. Onun Takviye Etmesini Dilemesi

Yedinci matlub: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın "Onunla sırtımı kuvvetlendir" şeklindeki sözüdür. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Kurranın ekserisinin okuyuş şekli, bir dua cümlesi olarak şeklindedir. Sadece İbn Amir, bir cevap olmak üzere, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan yapılmış olan bir nakilmiş gibi (Onunla sırtımı kuvvetlendireyim ve onu kendime ortak kılayım...) şeklinde okumuştur. Bu ifadeleri emir sığasında okuyanların, ehî kelimesini mübtedâ olarak merfû, (......) kelimesini de onun haberi yapmaları ve Hârûne kelimesi üzerinde vakfetmeleri de mümkündür.

İkinci Mesele

Ezr kuvvet anlamındadır. Arapça'da, "onu kuvvetlendirdi, destekledi" manasında (Âzerehû) denilir. Nitekim Cenâb-ı Hak (Feth, 29) "gitgide onu kuvvetlendirmiş" buyurmuştu. Yani, "Onu destekledi" demektir. Ebu Ubeyde ise ezrî kelimesinin "sırtım" anlamına geldiğini söylemiştir. Halil'in eserinde de "ezr", "sırt" anlamındadır.

Üçüncü Mesele

Hazret-i  Musa (aleyhisselâm), kardeşi Harun (aleyhisselâm) kendisine vezir yapmasını Allah'dan dileyince, Allah'dan onunla kendi sırtını kuvvetlendirmesini ve onu kendisine yardımcı ve destekçi kılmasını istemiştir. Çünkü sırf akrabalığa güven olmaz.

8. İşini Paylaşmasını Dilemesi

Sekizinci matlub: Onun, "Onu işimde ortak kıl" ifadesi. Buradaki "el-emru" kelimesi "nübüvvet"tir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) böyle söylemiştir, çünkü o, onun, kendi pazusunu kuvvetlerdireceğini (kendisini destekleyeceğini) biliyordu; zira o, hem yaşça ondan büyükdü, hem de fasih idi.

Cenâb-ı Hak (c.c), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın niçin böyle dua ettiğim, yine ondan naklederek "Taki seni çok tesbih edelim. Seni çok analım" buyurmuştur. "Tesbih"in, lisânen veya itikâden olmuş olması muhtemeldir. Her iki takdire göre de tesbih, Allahü teâlâ'yı, zâtı, sıfatları ve fiilleri hususunda kendisine yakışmayan şeylerden tenzîh etmek ve tebrie etmek, aklamaktır. "Zikr" ise, Cenâb-ı Hakkı cefâl ve kibriyâ sıfatlarıyla vasfetmekten ibarettir. Olumsuzunun olumludan önce geldiğinde şüphe yoktur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphe yok ki Sen bizi hakkıyla görensin" buyruğuna gelince bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

1) "Bizim, bu taatleri, ancak senin rızan için yaptığımızı ve bunlarla Senden başkasını arzulamadığımızı, sadece seni arzuladığımızı, şüphesiz ki sen biliyorsun."

2) "Bu tür şeylerle yardım talebinde bulunmam, nübüvvet konusunda onlara olan ihtiyacımdan dolayıdır. Sen bunu hakkıyla görüp biliyorsun.".

3) "Sen, bizim faydamıza olan çeşitli şeyleri bilip duruyorsun. Binâenaleyh, onlardan en uygununu bize ver." Hazret-i Musa (aleyhisselâm), yukardaki dualarını, Rabbim, kendisine hükmetmekten ve tahakkûmda bulunmaktan tenzih etmek ve işi, büsbütün ve tamamiyle O'na havale etmek için kayıtla kayıtlamıştır.

Musa (aleyhisselâm)'ın Doğumu Ve Risaleti

35 ﴿