44"Buyurdu: "Ey Musa, istediğin sana verilmiştir. Andolsun ki, biz sana, diğer bir zamanda da, arhna vahyolunacak olan şeyi; ilham ettiğimiz vakitte de lütfetmiş ve (kendine) "Onu tâbuta koy da, denize at ki, deniz onu kıyıya atsın, onu benim de kendisinin de düşmanı olan biri alacak diye emretmiştik. Sana karşı, (Ey Musa), gözümüzün önünde yetiştirilmen için, Kendimden bir sevgi bırakmıştım. Hani, kızkardeşin gidip şöyle diyordu: Ona bakacak bir kimse (temin etmek için) size yol göstereyim mi? Böylece seni, tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun ve tasalanmasın. Sen, bir de adam öldürmüştün de, biz seni o gamdan kurtarmıştık. Seni, türlü türlü sınamalarla imtihan etmiştik. Bunun için yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da, (hakkındaki) takdire göre buraya geldin, ey Musa! Ben seni, Kendim için seçtim. Sen, kardeşin de beraberinde olarak, mucizelerimle git. İkiniz de, beni hatırlayıp anmakda gevşeklik göstermeyin, Firavn'a gidin. Çünkü o, hakikaten azdı. (Gidin de), ona yumuşak söz söyleyin, Olur ki, nasihat dinler yahut Allah'dan korkar". Bil ki, taleb etmek ve istek anlamındadır. Bu kelime, hubz (ekmek) kelimesinin mahbûz (pişirilmiş) ve eki (lokma) kelimesinin de me'kül (yenilmiş) anlamına gelmesi gibi, ism-i mefûl anlamında olarak fu'l kalıbındadır. Yine bil ki, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bu sekiz şeyi, Rabbisinden talep edip, üzerine aldığı şeyin ancak O'nun kendisine icâbetiyle kemâle girecek olan bir teklif olduğu malum olunca, hiç şüphesiz, mükellef kılındığı tarzda tebliğde bulunmaya muktedir olabilmesi için, Allahü teâlâ kendisine icabette bulunmuş da, "Ey Musa, istediğin sana verilmiştir" buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, bunda çeşitli faydalar bulunduğu için, bunu büyük nimetlerden addetmiş, bunun peşinden, "Andolsun ki, biz sana, diğer bir zamanda da... lütfetmiştik" demiş, bununla şunlara dikkat çekmek istemiştir. a) Cenâb-ı Hak sanki, "Ben, sen istekte bulunmadan önce de, senin maslahatına riâyet ettim. İstekte bulunduktan sonraysa, daha nasıl senin muradını vermem? b) Ben seni büyütüp terbiye ettim. Binâenaleyh, şimdi Ben senin isteğini vermezsem, kabul ettikten sonra reddetme; iyilikte bulunduktan sonra da kötülük etmek olur. Binâenaleyh, bu benim keremime nasıl yaraşır? c) Biz, eskiden sana ihtiyaç duyduğun her şeyi verip ve seni, hakir, aşağı durumdan yüksek derecelere çıkardığımıza göre bu, bizim sana büyük bir makam ve mühim bir iş verdiğimize delâlet eder. Binâenaleyh, bu dereceye ulaşmış kimseyi, isteğinden men etmek nasıl uygun düşer? Burada şöyle iki soru sorulabilir: Birinci soru: "Minnet" tabiri, eziyyet veren bir ifâde olup; makam da lütuf makamı olmasına rağmen, verdiği bu nimetleri, Cenâb-ı Allah niçin "minnet" lafzını getirerek zikretmiştir? Cevap: Hak teâlâ bunu, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, kendisine ulaşıp gelen o nimetleri hak ettiği için değil, aksine Allah'ın lütfunun ve ihsanının gereği olarak ona tahsis ettiğini anlaması için böyle buyurmuştur. İkinci soru: Bu ifadelerle, pekçok lütufta bulunduğunu bildirdiği halde, Cenâb-ı Hak niçin, "diğer bir zamanda da" buyurmuştur? Cevâp: Allahü teâlâ bununla, tek bir lütfü kastetmemiştir. Çünkü bu ifade, hem az hem de çok olanlar hakkında kullanılabilir. Musa (aleyhisselâm)'a Sekiz Lütuf Bil ki burada ifade edilen lütufların sayısı sekizdir: Birinci lütuf: Cenâb-ı Hakk'ın "Onu tabtuta koy da denize at ki, deniz onu kıyıya atsın, onu benimde kendisininde düşmanı olan birisi alacak..." ayetinin ifade ettiği husustur. Ulemanın ekserisi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın annesinin, nebi ve peygamber olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Binâenaleyh bu ayetten anlaşılan "vahiy" ile, peygamberlere gelen o vahiy nasıl murad edilmiş olabilir. Hem kadın, hüküm vermeye (hakim olmaya), imam (ve devlet başkanı) olmaya, hatta İmam-ı Şafii (radıyallahü anha)'ye göre kendi kendini evlendirmeye bile salahiyetli değilken, biz bunu nasıl söyleyebiliriz? Binâenaleyh kadın, peygamber olamaz. Buna, Hak teâlâ'nın, "Biz senden evvel de i kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını (peygamber olarak) göndermedik" (Enbiya. 7) ayeti delâlet eder. Bu ayet, konu hakkında çok açık bir ifadedir. Hem sonra Kur'ân'da "vahiy" kelimesi, hep "peygamberlik" manasını da ifade etmez. Nitekim Cenâb-ı Hak "Rabbin bal ansına da vahyetti ki..." (Nahl, 68) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Allah, "Hani havarilere şöyle vahyediyordum... (Maide, 111) buyurmuştur. Âlimler bu ayette geçen "vahiy" ile ne murad edildiği hususunda şu değişik izahları yapmışlardır: 1) Bununla, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın annesinin gördüğü bir rüya kastedilmiştir. Bu rüyanın yorumu Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın tabuta konulup, denize (Nile) bırakılması ve Allahü teâlâ'nın onu tekrar annesine kavuşturması şeklinde idi. 2) Bununla, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın annesinin kalbine bir anda düşen kesin bir karar kastedilmiştir. Binâenaleyh içine düştüğü bir durum hususunda düşünen herkes için, o şeyden kurtulmaya en uygun fikir ortaya çıkar işte akla gele o fikre de "vahiy" denir. 3) Bununla "ilham" kastedilmiştir. Fakat ilhamdan bahsettiğimizde, bununla "akla gelen, kalbe gâlib olan şey" manasını kastederiz. Binâenaleyh bu da tıpkı ikinci izah gibi olmuş olur. Bu üç izaha, şu şekilde itiraz edilmiştir: "Denize atmak da, onu helak etmek (öldürmek) gibi bir şeydir. Binâenaleyh bu durum, Firavn'dan görülmeye alışılmış olan o öldürme işinin korkusuna denk bir korkudur. Dolayısıyla, bunların ikincisinden korunmak için birincisini yapmak nasıl caiz olabilir? Buna şu şekilde cevap verilir: Belki de Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın annesi, araştırma neticesinde rüyasının doğruluğunu anlamıştır. Böylece de çocuğunun Firavun'un eline düşmesinden ise, denize bırakmasının kurtulmasına nisbeten imkân vereceğini zann-ı gâlible anlamış olur. 4) Belki de bu husus o zaman mevcut olan, Şuayb (aleyhisselâm) ve benzeri bir peygambere vahyedilmişti. Daha sonra o peygamber bunu Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın annesine, ya sözlü olarak (bizzat), ya haber göndererek bildirmiştir. Buna da şu şekilde itiraz edilmiştir. Eğer bu durum böyle olsaydı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın annesinin içine düştüğü o çeşit çeşit korkular, ona gelmezdi. Bu itiraza da şöyle cevab verilebilir: Böylesi bir korku, insanlık gereğidir. Nitekim Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da, Kendisine bizzat Cenâb-ı Hak, Firavuna gitmesini emretmesine rağmen, Firavun'dan korkmuştu. 5) Belki, de Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Hazret-i İshak (aleyhisselâm), Hazret-i Yakûb (aleyhisselâm) gibi, daha önceki peygamberler bunun böyle olacağını haber vermişlerdi. Bu haber de o kadına ulaşmıştı. 6) Belki de Cenâb-ı Hak, tıpkı Hazret-i Meryem'e, "O (Cebrail) (Meryem'in) kendisine hilkati tam bir insan şeklinde görünmüştü" (Meryem, 17) ayetinde de belirttiği gibi, Cebrail'i göndermesi şeklinde, peygamberlik söz konusu olmaksızın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın annesine de bir melek göndermiştir. Ayetteki, "Annene vahyedilmesi gerekti olan şeyi vahyettik" demektir. Bunun vahyedilmesi gerekli olmuştur. Çünkü hâdise çok büyük ve önemlidir. Bu hususta doğru ve faydalı olanı bilmek ancak vahiy ile mümkündür. Binâenaleyh bu vahiy gereklidir. Annesi Musa'yı Denize Bırakıyor Hak teâlânın, "Onu denize at" diye "emir ile ilgili birkaç mesele vardır: Bunun başındaki edat, "en-i müfessire"dir. Çünkü bundan önce geçen "vahyettikî" fiili, "dedik" manasınadır. "Kazf", atmak ve bırakmak manasınadır. Hak teâlâ'nın, "Onların kalblerine korkuyu kazfetti (attı)" (Haşr 2) ayeti de bu manadadır. Rivayet olunduğuna göre Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın annesi, bir tabut yaptırıp tabanına atılmış (çırpılmış) pamuk döşedi ve içine Musa (aleyhisselâm)'ı yerleştirdi. Sonra tabutun ağzını ve çatlaklarını zift ile ziftledi ve onu Nil'e bıraktı. Nil'in Firavun'un sarayına doğru giden büyük bir kolu vardı. Firavun, hanımı Âsiye ile birlikte o kol ile meydana getirdiği havuz kenarında oturuyordu. Derken suyun taşıyıp getirdiği o tabuta rastladı. Firavun onu görünce, kölelerine ve cariyelerine onu çıkarmalarını emretti. Onlar onu çıkardılar ve kapağını açtılar. Bir de ne görsünler, nurtopu gibi bir çocuk! Firavun onu görür görmez, onu sevdi. Bu kıssanın, tamamı, Kasas Sûresinde gelecektir. Mukatil, o tûbutu yapanın, Firavun'un ailesinden (hanedanından), iman etmiş Hizkil olduğunu söyler. "Yemm", deniz demek olup, bununla, bütün müfessirlere göre, Mısır'daki Nil Nehri kastedilmiştir. Çünkü "Yemm", hem deniz, hem büyük nehir manasına kullanılır. Kîsâi şöyle der: Ayetteki, "sahil" kelimesi, "ism-i mef'ûl" (meshûl) manasınadır. Çünkü su onun üstüne çıkmakta, sahil altta kalmaktadır. Keşşaf sahibi şöyle der: Ayetteki zamirlerin hepsi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a râcidir. Çünkü bunların bir kısmını Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, bir kısmını da tabuta vermek, ayetin nazmında bir tenâfür (uygunsuzluk) bulunduğu neticesine götürür. Buna göre şayet, "Denize atılan da; sahile atılan da tâbuttur" denilirse, biz deriz ki: Denize atılan tabutun içinde olarak yine Hazret-i Musa (aleyhisselâm) olduğunu söylemede bir sakınca yoktur. Binâenaleyh bütün zamirlerin mercii farklı farklı olmamış ve böylece ayetin nazmında bir tenâfür olmamış olur. Allah'ın takdiri, o denizin suyunun o tâbutu, sahile götürüp atması şeklinde olunca, bunu anlatmak için mecazi ifadeler kutlanılmış ve sanki denizin bir düşünme (temyiz) kabiliyeti varmış gibi, sayılmış, emre itaat etmesi ve bunu yerine getirmesi için, ona bu emredilmiş ve "Deniz onu kıyıya atsın" denilmiştir. Hak teâlâ'nın "Onu Benim de kendisinin de düşmanı olacak birisi alacak" ifadesi ile ilgili birkaç bahis vardır. Birinci Bahis: Ayetteki, "Alacak" ifadesi, daha önce geçen, "Denize at" emrinin cevabıdır. İkici Bahis: Bu "alma" işinin nasıl olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür: a) Firavun'un hanımı, cariyelerden su istedi ve o esnada bir tabut gördü. Onu alıp getirmelerini emretti. Bunun üzerine o tâbut, çıkarılıp getirildi. Binâenaleyh ayetteki "Firavun'un tabutu alması" şeklindeki ifade ile, Firavun'un onu kabul etmesi ve gönlünün ona meyletmesi kastedilmiştir. b) Deniz, o tâbutu Firavun'un havuzuna giden kolun Nite açılan ağzının sahilindeki bir yere atmıştır. Sonra o kol onu, Firavun'un havuzuna taşımış ve Firavun da, onu görüp almıştır. Üçüncü Bahis: Hak Teâla'nın, "Onu Benim de, kendisinin de düşmanı olacak birisi alacak" beyanında şöyle bir müşkillik vardır: Hazret-i Musa (aleyhisselâm) henüz düşman olunacak bir yaşta değildi. Buna şu şekilde cevap verilebilir. Firavun'un, küfrü ve isyanından dolayı Allah düşmanı oluşu açıktır. Ama onun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın düşmanı oluşu hususuna gelince, bunun durumunun o anda Firavun tarafından anlaşılmış olması halinde, Firavun'un onu öldürecek olması bakımından olabileceği gibi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın işinin, neticede düşmanlığa varması bakımından olması da muhtemeldir. İkinci lütuf: Bu, Hak Teâla'nın "Sana karşı, kendimden bir sevgi bırakmıştım" ifadesi ile anlatılan lütuftur. Bu ifade ile ilgili şu iki açıklama yapılır: 1) "Üzerine, tarafımdan bir sevgi attım." Zamahşeri şöyle der: "Bundaki minnî deki, harf-i cer, ya elkaytû fiiline mütealliktir ki buna göre mana: "Ben seni sevdim. Allah'ın sevdiğini, bütün kalbler de sever" şeklindedir. Yahut da bu harf-i cer, mahzûf bir fiile mütealliktir" İşte bu husustaki ikinci görüş de budur. O mahzûf şey, ayetteki "muhabbet" kelimesinin sıfatı olup, "Benim tarafımdan hasıl olan bir sevgi, yani Benim tarafımdan olan ve Benim ycratmamla olan bir sevgiyi senin üzerine attım. Bundan ötürü Firavun'un karısı, seni sevdi ve "Benim için de, senin için de bir göz aydınlığı! Onu öldürmeyin" (Kasas, 9) dedi" demektir. Rivayet olunduğuna göre, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın yüzünde öyle bir güzellik, gözlerinde öyle bir tatlı bakış vardı ki gören ona bakakalır, bundan kendini alamazdı. Bu tıpkı, 'Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi verecektir '(Meryem. 96) ayetinde olduğu gibidir. Kâdi şöyle der: "Bu izah doğruya daha yakındır. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) daha küçük iken, dini açıdan elde edeceği ilahi sevgi ile tavsif edilemez (yani Allah'ı razı edecek meziyetleri taşıyamaz). Çünkü bu sevgi, mükafaata müstehak olma manasında, mükellef olanlar için kullanılır. Halbuki burada kastedilen, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın yaratılış (güzellik) açısından gıbta edilir ve beğenilir bir durumda olmasıdır. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın,Firavun ve karısına karşı durumu da böyledir. Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, daha fazlası yapılamayacak şekilde, o iki tarafından bir terbiyeyi nasib etmiştir." Şöyle de denebilir: Aksine birinci ihtimal, daha tercihe şayandır. Çünkü ikinci izaha göre, bir takdir yapma ve bu, "Ben, sana kendimden hâsıl olan ve yaratmamla meydana gelen bir sevgi bıraktım" takdirindedir denilmeye ihtiyaç vardır. Halbuki birinci manaya göre, böyle bir takdire ihtiyaç yoktur. Geriye Kâdi'nin, "O çocukken, Allah'ın sevgisi onun için söz konusu değildir" şeklindeki fikri kalır. Buna şöyle cevap veririz: Biz bunu kabul etmiyoruz. Çünkü Allah'ın sevmesinin manası, kullarına faydalı olan şeyleri vermesi, ulaştırmasıdır. Bu mana ise, çocuk iken de Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkında söz konusudur. Böylece Allahü teâlâ, bu işin, ömrünün sonuna kadar devam edeceğini bildirmek istemiş ve bundan dolayı, bu hususta, "muhabbet" lafzını kullanmıştır. Üçüncü lütuf: Bu, Hak teâlâ'nın "Gözümün önünde yetiştirilmesi için" ifadesi ile anlatılandır. Kaffâl şöyle demiştir: "İrâdeme göre" yani "gözüm önünde görülsün diye" manasınadır. Bunun mecazi manası şudur: Bir kimse onun, gözü önünde bir başkasına ait işi yaparsa, o işi onun istediği ve arzu ettiği bir şekilde yapar. Bu durmda, onun, arzu ettiği şekil dışında hareket etmesi mümkün olmaz. Burada da böyledir. Bu mecazın, ne çeşit olduğu hususunda iki görüş vardır: 1) Buradaki "göz" (ayn)'ı ile, bilme manası kastedilmiştir, yani, "Bilgimiz dâhilinde olmak üzere" demektir. Birşeyi bilen, tıpkı ona bakıp, görenin onu çeşitli afetlerden koruması gibi, onu afetlerden koruyacağı için, işte bu açıdan bilme. İle görme arasındaki benzerlikten ötürü, göz (görme) lafzı, bilme manasında kullanılmıştır. 2) Buradaki "ayrı" (göz) ile, bakıp - gözetme manası kastedilmiştir. Çünkübirşeye bakıp gözeten, onu eziyet ve zarar verici şeylerden koruyup gözetir. Binâenaleyh ayetteki "ayn" (göz), adeta bakıp-gözetmenin sebebi (vasıtası) gibidir. İşte bundan dolayı, mecazi olarak, sebeb, müsebbeb (netice) manasında kullanılmıştır. Bu tıpkı, "Hiç şüphesiz Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm" (Taha, 46) ayeti gibidir. Yine birisi birisine, korunması ve emin olması için duâ ettiğinde, "Allah'ın gözü, üzerinde olsun" denilir. Kâdi şöyle der: "Kur'ân'ın zahiri, Hak teâlâ'nın "Gözümüz önünde yetiştirilmen için" ayetinden kastedilen mananın, Allah'ın muhafazası ve emin kılması olduğunu gösterir. Bu tıpkı, "Hani kızkardeşin gidip şöyle diyordu: "Ona bakacak bir kimse (temin etmek için) size yol göstereyim mi?" Böylece seni, tekrar annene verdik ki gözü aydın olsun ve tasalanmasın" ayetinde anlatıldığı gibidir. Böylece bu ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı hıfz-u emânına alışının bir tefsiri (izahı) gibi olmuş olur. Burada geriye şu iki bahis kalır. Birinci bahis cümlesinin başındaki vâv hakkında şu üç izah yapılmıştır: 1) Bununla sanki "Benim gözümün önünde olasın diye, tarafımdan üzerine bir sevgi attım" denilmektedir. Daha sonra gelen, "Hani kızkardeşin gidip" ifadesi, sözün başı ile yani, "Anana vahyettiğimizde ve kızkardeşin gidip şöyle dediğinde de sana lütufda bulunmuştuk" ifadesi ile ilgili olmuş olur. 2) Bu ifadenin, kendisinden sonra gelen (Hani kızkardeşin yürüyordu...) ifadesi ile ilgili olması da muhtemeldir. Biz bu iki açıklamayı, 75. ayetinin tefsirinde zikrettik. 3) Bu vâvın, sözün gelişine uymayan (fazladan olan) bir vâv olması da mümkündür, yani bu, "Gözümüz önünde yetiştirilmen için, sana, tarafımdan bir sevgi bıraktım" demek olur. Bu görüş zayıftır. İkinci Bahis: Bu kelime, lamın kesresi ile veya sükûnu ve sonunu;- cezmi ile, bir emir olarak, şeklinde de okunmuştur. Yine bu kelime, te harfinin fethası ile ve mensub olarak, şeklinde de okunmuştur ki bu, "Amel ve tasarruflarını, gözüm önünde yapasın diye" demek olur. Kızkardeşinin Gidip Sütanne Bulduğunu Söylemesi Dördüncü lütuf: Bu, "Hani kızkardeşin gidip şöyle diyordu..." ayetiyle anlatılan husustur. Bil ki bu cümlenin âmili, ya veya fiillerdir. Rivayet olunduğuna göre bu haber Mısır'da, "Firavun Hanedanı, Nil'de bir çocuk yakalamış ve o çocuk da, kendisine getirilen hiçbir kadının memesinden süt emmemiş" diye yayılmıştı. Çünkü Allahü teâlâ, ona, anasından başkasını emmesini haram kılmıştı. Bundan dolayı Firavun'un adamları, kadınları araştırmaya başladılar. Bu durumu, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kızkardeşi öğrenince, bilmemezlikten gelerek, gidip, "Ona bakacak bir kimse (temin etmek için) size yol göstereyim mi?" dedi. Sonra da annesini getirdi ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onun memesini emdi. Böylece Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk'ın bu tedbir ve lutfu sayesinde, annesine kavuşmuş oldu. Ayetteki, ifadesi, "seni annene geri döndürdük" demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, bir ayette, "biz onu annesine döndürdük"(Kasas, ist buyurmuştur. Bu tıpkı, "O dedi ki: "Ya Rabbi beni dünyaya geri döndür"yani "dünyaya geri gönder",9) ayetinde oluğu gibidir. Ayetteki, "Gözü aydın olsun ve tasalanmasın diye" cümlesine gelince, bununla şu kastedilmiştir: "Senin annene döndürülmenden maksad, annenin sevinmesi ve hüznünün gitmesidir." Buna göre eğer, "Eğer tasalanmaya ve gözü aydın olsun diye..." denilseydi, daha manalı olurdu. Çünkü hüznün olmaması, sevincin olmasını gerektirmez. Ama önce "gözü aydın olsun diye...' denilince, bunun peşisıra getirilen, "ve tasalanmasın" ifadesi yersiz olmuş olur. Çünkü sevinç (göz aydınlığı) olunca, şüphesiz tasa (hüzün) zaten bulunmamış olur?" denilirse, biz deriz ki: Bununla şu kastedilmiştir: "Annenin, sana kavuşmadan dolayı gözü aydın olsun ve kendisinden başkasının sütünün senin midene girmemesi sebebi ile de, hüznü zail olsun." Ölüme Sebeb Olma Mesuliyetinden Kurtarma Beşinci lütuf: Bu, "Sen birde adam öldürmüştün de, Biz seni o gamdan kurtarmıştık" ifadesinin, anlattığı husustur. Bununla, "Sen büyüdükten sonra bir de bir cana kıymıştın" demektir. O can, bir İsraillinin kendisinden imdat istemesinden ötürü, gidip bir tokat ile hatâen öldürdüğü bir kıpti (Mısırlı) idi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bu hâdiseden şu iki açıdan gamlanmıştı: a) Dünyevi cezadan ötürü... Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan bahsettiği ve, "(Musa) şehirde korkup-bekleyerek sabahladı..." (Kasas, 18-21) diye anlattığı, Firavun'un onu kısas etmeyi isteyişidir. b) Diğeri ise, Allah'ın emri olmaksızın, onu öldürdüğü için, ilâhi cezadan ötürü duyduğu gamdır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, onu bu iki gamdan uzaklaştırdı: Firavun'dan, onu Medyen'e hicret ettirerek: ahiret azabından da, onu bağışlayarak.. Altıncı lütuf: Bu, "Seri türlü türlü sınamalarla imtihan etmiştik" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu hususta birkaç bahis var: Birinci Bahis: Buradaki (fitneler-sınamalar) ifadesi ile ilgili şu iki açıklama yapılmıştır: 1) Bu, tıpkı "ukûf" ve "culûs" gibi bir masdardır. Buna göre mana, "Seni gerçekten imtihan ettik" şeklindedir. Bu, Arapların (nahivcilerin) haber cümlelerini mefûi-ü mutlak (masdar) ile te'kid etme usûllerine göredir ve tıpkı, "Allah, Musa ile iyice konuştu"(Nisa, 164) ayetinde olduğu gibidir. 2) Bu kelime, "hacze" ve "bedre" kelimelerinin cemilerinin "hucûz" ve "budur" şeklinde olması gibi, fitne veya fiten kelimelerinin cemîsidir, yani "Biz, seni çeşitli fitnelerle imtihan ettik" demektir. Burada şöyle iki soru sorulabilir: 1) Allahü teâlâ, burada Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a verdiği çeşitli lütuf ve ihsanlardan bahsetmiştir. Binâenaleyh burada, "Seni türlü türlü sınamalarla imtihan etmiştik" demesi nasıl uygun düşer? Buna şu iki şekilde cevap verilir: a) Fitne, sıkıntıyı artırmak ve şiddetlendirmek demektir. Nitekim bir kimse bir kimseye, dininden dönmesine sebeb olacak derecede, sıkıntı verdiğinde denilir. Cenâb-ı Hak da bu manada, "Allah uğrunda eziyete (dûçâr) edildiği zaman, İnsanların fitnesini Allah'ın azabı gibi sayar" (Ankebut, 10) "İnsanlar (inandık" demeleriyle bırakıln enleceklerini mi sandılar. Andolsun ki, Biz onlardan evvelkileri de imtihan etmiştik, Allah elbette sâdıkları da bilir, elbette yalana olanları da..." (Ankebut, 2-3) ve "Yoksa siz, sizden evvel geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk, ve sıkıntılar gelip çattı ve (çeşitli belâlarla) sarsıldılar ki, hatta peygamber, beraberindeki mü'minlerle birlikte, "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyordu" (Bakara. 214) buyurmuştur. Binâenaleyh bu (son) ayette bahsedilen, o yoksulluk, sıkıntı ve sarsıntı, fitneler demektir. Sıkıntının ileri derecede olanı, daha fazla mükafaat kazanma vesilesi olduğu için, Cenâb-ı Hak bunu da nimetler sınıfına katmıştır. b) Bunun manası "Seni, tamamen kurtardık" demektir. Bu, Arapların altınla gümüşü biribirinden ayırmak manasında söyledikleri (Altını gümüşden ayırdım) deyiminden alınmıştır. Sa'id b. Cübeyr, İbn Abbas (radıyallahü anh)'a, bu ayetteki "fütun"un manasını sorduğunda İbn Abbas: " Ey İbn Cübeyr, buna gündüz başlayalım" demiş. Sonra sabah olunca İbn Abbas, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkındaki bu ayetleri tâa başından başlayarak ona okumaya başlamış. Böylece Firavun kıssasını, onun İsrâiloğullarını öldürüşünü, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın (çocukken) denize atılmasını, Firavun 'Hânedanı'nın onu alıp himaye etmesini, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın annesinden başkasının memesinden emmemesini, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, Firavun'un sakalını tutup yolmasını, ağzına kor ateş koymasını, o kıptîyi (Mısırlıyı) öldürüp, Medyen'e kaçışını, orada Şuayb (aleyhisselâm)'ın çobanı oluşunu, daha sonra Mısır'a dönüşünü, dönerken gecenin karanlığında yolunu şaşırmasını ve ateş sandığı bir ağaca varışın anlatıp, bütün bunları bitirince, "Ey İbn Cübeyr işte bütün bunlar birtakım fitne (sınama-imtihân)dır" dedi. 2) Hak teâlâ'nın, "Seni türlü türlü fitnelerle imtihan ettik" ayetinden hareketle, O'na "fettan" (fitneci) denebilir mi? Cevab: Hayır, çünkü bu sıfat, örfte zem (kınama) ifade eder. Halbuki Allah'ın isimleri tevkifidir. Bilhassa O'na uygun olmayan manaları vehmettiren isimler ve sıfatlar hiç verilmez. Yedinci lütuf: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Bunun için yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da bir takdire göre buraya geldin" ayetiyle anlatılan husustur. Bil ki bu ifadenin takdiri, "Seni türlü türlü fitnelerle imtihan ettik. Böylece Medyen Halkı'na gittin ve onlar içinde yıllarca kaldın" şeklindedir. Bu kalışın ne kadar olduğu hususunda, Ebu Müslim bunun, "Medyen tarafına yönelince dedi ki: "Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir". .Artık Musa (aleyhisselâm) müddetini bitirince ailesiyle yola çıktı..."(Kasas, 22-29) ayetlerinde açıklandığını söylemiştir ki bu müddet, ya on veya sekiz yıldır. Çünkü Hak teâlâ, "(Şuayb (aleyhisselâm) dedi ki: "Ben ski kızımdan birini, sen bana sekiz yıl ücretli işçilik etmen üzere, sana nikahlamadı arzu ediyorum. Eğer bunu on yıla tamamlarsan, o da senden "(Kasas, 27) buyurmuştur. Vehb b. Münebbib: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, Şuayb (aleyhisselâm)'ın yanında 28 yıl kaldı bu süre on yılın hanımının mehri olarak kaldı. Ayet onun, Şuayb (aleyhisselâm) yanında on yıl kaldığına delâlet etmektedir. Fakat ayette onun on yıldan fazla kalmadığını ifade eden bir şey yoktur" demiştir. Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın, "Seni türlü türlü fitnelerle imtihan ettik" dedikten sonra, "Bunun için yıllarca Medyen halkı içinde kaldın" demesi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, Medyen'de kalışının da bu imtihanlardan biri olduğuna ve kalışının bu şekilde olduğuna delalet eder gibidir. Çünkü Musa (aleyhisselâm), fakirliği ve garibliği sebebiyle orada pek çok mihnetlere katlanmış ve ücretle çalışmak zorunda kalmıştı. Ayetteki, "Sonra da bir takdire göre buraya geldin " ifadesinde mahzûf bir şeyin olması gerekir. Çünkü o, işlerden bir işin takdirine göre böyle gelmişti. Alimler, burada mahzuf olan şey hakkında birkaç izah yapmışlardır: 1) Bu, "Benim kaza ve kaderimde seni, bunun için belirlemiş olduğum muayyen bir vakitte Kendim için bir peygamber kılma hükmü yer almıştır. Binâenaleyh önce veya sonra değil, ancak bu takdir edilen zamana (kadere) göre geldin" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz ki Biz, herşeyi bir takdir (kader) üzere yarattık" (Kamer, 49) ayetide bu manadadır. 2) Bu, "Kendisinde peygamberlere vahiy indirilen bir zaman miktarı üzere geldin" demektir. Bu miktar da, her kırk senenin başıdır. 3) Kaderden maksad, va'dolunan (gelme) zamanıdır. Şayet bu gelme zamanının daha önceden olduğu kesin olursa, bu ifadeyi bu manaya hamletmek doğru olur. Şuayb (aleyhisselâm)'in ya da ondan başka bir peygamberin daha önceden bu sözleşmeyi (bu gelme zamanını) belirtmiş olmaları ihtimalinden ötürü, bu imkansız değildir. Buna göre eğer, "Allahü teâlâ, niçin Musa (aleyhisselâm)'ın o vakitte gelmesini, ona olan lütuf ve ihsanlarından saymıştır?" denilirse, biz deriz ki: Eğer Allahü teâlâ'nın onu buna muvaffak kılması olmasaydı, bu hususta hiçbir şey kolay olmazdı. Sekizinci lütuf: Bu, "Ben seni kendim için seçtim" ayetiyle ifade edilen husustur. "Istınâ", bir sanat edinme ve yapma anlamında olup, "Sun" masdarından, "Ifti'âl" vezni üzeredir. Arapça'da, "Falanca falancayı yetiştirip büyüttü" anlamında denilir. Eğer, "Allahü teâlâ herşeyden müstağni olduğu halde, "Seni kendim için seçtim" demesinin manası nedir?" denilirse, buna birkaç şekilde cevap verilir: 1) Bu, bir benzetmedir. Çünkü Cenâb-ı Hak ona, yaklaştırma, izzet ve ikramda bulunma ve onunla hususi olarak konuşma gibi yüce mertebeler verince, onun durumunu, bir hükümdarın, birçok hasletleri bulunan bir kimseyi insanlardan Kendisine en yakın mertebede olmaya ehil görmesine benzetmiştir. 2) Mu'tezile şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak kullarını mükellef tutunca, Allah'a insanlar için lütufta bulunması gerekmiştir. Bu lütuflardan bazıları ancak, duyulunca bilinebilir. Buna göre eğer Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı peygamberlik için seçmemiş olsaydı, bu sorumluluk, Allah'ın üzerinde kalmış olurdu. (Allah onu peygamber olarak seçince), Musa (aleyhisselâm), Allah üzerine gereken şeyleri yerine getirme hususunda, Allah'ın vekili ohnuş oldu. İşte bundan ötürü, Allahü teâlâ, "Seni kendim için (vekil) seçtim" demesi doğru olmuştur. Kaffal da şöyle der: "Bu ifadenin aslı, Arapların, birisine iyilik yapıp, kendisine yakın kıldığı zaman söylenen, deyiminden alınmıştır. Yine bu manada Arapça'da "Bu falancanın yaptığı şeydir" veya "Bu falancanın, yaraladığı kimsedir" denilir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendim için" sözü, "Seni, işlerimde, emrettiğimden başkasını yapasın diye görevlendirmiyorum. Bu, benim hüccetimi ortaya koyman, risâletimi tebliğ etmen ve her türlü hareketinde başkası için değil sırf benim için olmandır" demektir. Bil ki Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın sekiz dileğine karşılık, bu sekiz lütuf ve nimeti verdiğini sayıp-dökünce, bunların peşinden birer emir ve nehyini getirdi. Onun emri, şudur: Cenâb-ı Hak, ilk baştaki emrini tekrar edip, "Sen, kardeşin de beraberinde olarak, mucizelerimle git" buyurmuştur. Bilesin ki Cenâb-ı Hak, "Sen; kendim için seçtim " buyurunca, onun niçin seçtiğini belirtmiştir. Bu da, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın tebliğde bulunup, risâlet görevini edâ etmesidir. Burada birkaç mesele vardır: Buradaki bâ harf-i ceri, "ile" "birlikle" manasınadır. Çünkü Musa (aleyhisselâm) ve Harun (aleyhisselâm), Firavun'un yanına, yanlarında mucize olmaksızın gitmiş olsalardı, Firavun'u imana zorlayamazlardı. Bu, taklidin yanlış bir yol olduğunu gösteren en kuvvetli delillerdendir. Musa(aleyhisselâm)'ın Mucizeleri Alimler, burada zikredilen mucizeler hakkında şu üç görüşü belirtmişlerdir: Birinci görüş: 1) Bunlar, yed-i beyzâ (beyaz el) ve "Asa" mucizeleridir. Çünkü gerek burada, gerekse Allahü teâlâ'nın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan bahsettiği diğer sûre ve ayetlerde bu ikisinin ismi geçmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak bunlarla alakalı hiçbir yerde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Firavun'a ne gelmeden önce, ne de ona geldikten sonra bir mucize verdiğinden bahsetmemiştir. Ama o, Firavunla karşılaştığı zaman, Firavun'un ondan bu iki mucizeyi istediğini bildirmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuda, "(Firavun şöyle dedi: "Eğer sen doğru söyleyenlerden isen, bir mucize getir." Bunun üzerine Musa (aleyhisselâm) asasını bıraktı, bir de ne görsünler o apaçık bir ejderhâ olmuş! Elini çıkardı, ne görsünler: o da temaşa edenlere (ışık saçan) parıl parıl bir el!" (Araf, 106-108) ve "işte bu iki mucize, Firavun'a ve cemâtma Rabbinden iki burhandır" (Kasas, 32) buyurmuştur. Eğer, "Cenâb-ı Hak, bu iki şey için, niçin tesniye, değil de Cemî sîğası kullanmıştır?" diye sorulursa, buna şu şekilde cevap verilebilir: a) Asâ tek bir mucize değil, birçok mucize sayılır. Çünkü onun, canlı bir varlık haline dönüşmesi bir mucizedir. Sonra bu asâ işin başında küçüktü. Zira Cenâb-ı Hak, "Bir cânn (küçük yılan) gibi kıvrılıyor" (Kasas, 31) buyurmuştur. Bu sonra büyümüştür ki bu da bir başka mucizedir. Sonra bir ejderha (sü'bân) halini almıştır ki bu da bir başka mucizedir. Sonra Musa (aleyhisselâm), elini onun ağzına sokuyordu, ama o ona zarar vermiyordu ki bu da bir başka mucizedir. Sonra o yine bir ağaç haline geliyordu. Bu da bir mucizedir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın eli de böyledir. Çünkü elinin parlaklığı bir mucize: ışık saçması, bir diğer mucize; sonra ondan böylesi harikulade haller gerçekleştikten sonra eski haline dönmesi de bir başka mucizedir. Binâenaleyh bu ikisinin, iki mucize değil, birçok mucize oldukları söylenebilir. b) Farzet ki asâ bir tek şeydir. Fakat onda birçok ayetler (mucizeler) vardır. Çünkü o asanın yılana dönüşmesi, herşeye kadir, herşeyi bilen kudretli ve hikmetli bir ilâhın varlığına delâlet eder. Yine bu asâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın peygamber olduğuna ve hasrın olabileceğine delalet eder. Çünkü cansız birşey canlı hale gelivermiştir. Binâenaleyh bu, pek çok mucize (ayet) demektir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz alemler için, çok feyizli ve hidayet olmak üzere konulan ilk mabed, elbette Mekke'de olandır. Orada apaçık alâmetler, ibrahim'in makamı vardır" (Âl-i İmran. 96-97) buyurmuştur. Binâenaleyh burada da, bir tek şey alâmetler diye tavsif edildiğine göre, iki şeyin "ayetler" diye tavsif edilmesi haydi haydi uygundur. c) Bazı kimseler, usûl-ü fıkıh'ta da gördüğün gibi, cemi'nin (çoğulun) en az miktarının iki olduğunu söylemişlerdir. İkinci Görüş: "Siz ikiniz mucizelerimle (ayetlerimle) gidin" (Şuara, 15) ayeti, "ben sizi, ayetlerimle destekleyeceğim ve sizin elinizde, Firavun'un ve kavminin ileri süreceği her türlü mazereti bertaraf edecek mucizeler meydana getireceğim. Öyleyse gidiniz, ayetlerim sizinle beraberdir" demektir. Bu tıpkı, "Git, ordum yanındadır" yani, "ihtiyaç hissettiğinde onlarla sana yardım edeceğim" denilmesi gibidir. Üçüncü Görüş: Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, asâ'yı elini ve lisanın (kekemeliğinin) çözülmesini, mucize olarak vermiştir. Bu üçüncüsü de mucizedir. Dolayısıyla bununla, mucizeler üç olmuştur. İşte son emrin açıklaması budur. Ayetteki nehyi ise, "ikiniz de beni hatırlayıp anmakta gevşeklik göstermeyin" ifadesidir, "Veny" gevşeklik göstermek, kusurlu olmak, eksik yapmak demektir. Bu ifade, kendinden sona gelen kesreye uymadan (itbâ'dan) dolayı, (......) şeklinde okunmuştur. Sonra bu ifade hususunda görüşlerin olduğu söylendi: 1) Bu, "Gevşemeyin, aksine Benim zikrimi, maksadınızı gerçekleştirme vesilesi vasıtası edininiz ve hiçbir işin, Benim zikrim (adım) olmadan, kimseye müyesser olmayacağına inanın" demektir. Bunun hikmeti şudur: Allah'ın celâlini hatırlayan (anan), başkasını artık küçük görür ve kimseden korkmaz. Bir de Allah'ın celâlini hatırlayanın ruhu, bu hatırlamadan dolayı güçlenir ve gayesini gerçekleştirmede acziyete düşmez. Diğer bir hususda şudur: Allah'ı zikreden (anan) kimsenin, mutlaka O'nun lutfunu hatırlar. Allah'ın lutfunu hatırlayan ise, O'nun emirlerini ifâ hususunda gevşeklik göstermez. 2) "İikir" den murad, risâleti tebliğdir. Çünkü zikir, her türlü ibadet manasında kullanılır. Risâleti tebliğ, ibadetlerin en büyüklerindendir. Binâenaleyh bu ibadet için, "zikir" denilmesi daha uygundur. 3) Hak teâlâ'nın bu buyruğu, "Beni Firavun'un yanında anma hususunda gevşek davranmayın" manasındadır. O ikisinin, Firavun ve adamlarına, Allah'ın onların küfrüne razı olmadığını, sevâb ve ihâbı, terğib ve tevhibi (teşvik ve korkutma) hatırlatmaları şeklinde olur. 4) O ikisi, Firavun'a Allah'ın ona hertürlü nimet ve lütufları verdiğini hatırlatırlar. Cenâb-ı Hak bundan sonra. "Firavuna gidin. Çünkü o hakikaten azdı" buyurdu. Bu ifade ile ilgili birkaç soru bulunmaktadır: 1) "Sen, kardeşin de beraberinde olarak mucizelerimle git" denildikten sonra, yine "(Siz ikiniz) Firavuna gidin..." denilmesinin hikmeti nedir?" Kaffâl şöyle der: "Bunda iki izah yapılabilir: a) Önceki ifade, bunların her birinin, tek tek gitmeleri manasına gelebilir. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, kastının onların ayrı ayrı gitmeleri değil, bu işi birlikte yapmaları olduğunu anlamaları için, yeniden, "(Siz ikiniz) Firavun'a gidiniz" buyurmuştur. b) Önceki ifade, onların, İsrâiloğullarının bütününe ve Firavun'un kavmine (kıbtîlere) gidip, risâleti tebliğ etmelerini emretmektedir. Bu ifade ise, onların Firavun'a gitmelerini emretmektedir. 2) "Firavun'a gidiniz" emri hem Musa (aleyhisselâm) hem Harun (aleyhisselâm) için bir hitabtır. Bu ise şöyle bir müşkil arzeder: Harun (aleyhisselâm) bu hitab esnasında orada değildir? Aynı durum, "(O ikisi) dediler ki: "Ey Rabbimiz, doğrusu onun bize karşı aşın gitmesinden yahut azgınlığını artırmasından endişe ediyoruz" (Tâhâ, 45) ayetinde de söz konusudur. Kaffâl buna birkaç şekilde cevablamıştır: Evet, bu Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a hitaben söylenmiştir. Fakat Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Hazret-i Hârun (aleyhisselâm)'ın tâbi olduğu kimsedir. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a yapılan hitab, Harun (aleyhisselâm)'a da yapılmış gibidir. Dolayısıyla bu andaki hitab, her ne kadar sadece Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a yapılmış ise de Cenâb-ı Hak, bunu her ikisine hitab olarak ifade etmiştir. Bu Hak teâlâ'nın "Hani siz bir adam öldürmüştünüz" (Bakara, 72) ve "Eğer Medine'ye dönersek, daha şerefli olanlar, daha düşük olanları oradan çıkaracak" derler" (Munâfikûn, 8) ayetlerinde de aynıdır. Bu sözü sadece, Abdullah b. Übey'in söylediği rivayet edilmiştir, (ama ayette cemi olarak gelmiştir). Şu da söylenebilir: Allahü teâlâ "Ey Musa, istediğin sana verilmiştir" buyurunca, kardeşi Harun'la karşılaşıncaya kadar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sustu. Sonra da Allahü teâlâ o ikisine, "(siz ikiniz) Firavun'a gidin" diye hitab etti. c) İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) ile Hafsa (radıyallahü anha)'nın mushafında ayetin, "(Musa) dedi ki: "Ey Rabbimiz doğrusu endişe ediyoruz" (Tâhâ.45) şeklinde yer aldığı nakledilmiştir. Yani, bu "Musa, "ben ve kardeşim, Firavun'un aşırı gitmesinden... endişe ediyoruz" dedi" demektir. Firavun'a Yumuşak Söz Söyleyin Hak teâlâ'nın "Ona yumuşak söz söyleyin" ifadesi ile ilgili birkaç soru vardır: Birinci soru: Cenâb-ı Hak niçin Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, inkarcı ve inad bir kâfire karşı yumuşak davranmasını emretmiştir. Buna şu iki şekilde cevap verilir: 1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı, Firavun büyütmüştü. Bundan ötürü Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a bu hukuku gözetmesi için, Firavuna yumuşak konuşmasını emretmiştir ki bu, ana-baba hakkının çok büyük olduğuna dikkat çekmektedir. 2) Kendilerine ağır bir dil ile va'z-u nasihat yapıldığında, azgınlık ve kibirlerini artırmaları, zorbaların adetidir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve kardeşini, Firavuna göndermesinin gayesi ise, ondaki zararı (tuğyanı) artırmak değil, ona faydalı olmaktır. İşte Allahü teâlâ bundan ötürü, yumuşaklığı emretmiştir. İkinci soru: Yumuşak söz, nasıl olur? Cevab: Alimler bu hususta şu izahları yapmışlardır: a) Allahü teâlâ, bunun Dir parçasını açıkça bildirerek, "(Küfürden, azgınlıktan) arınmaya meylin var mı? (temiz olmak istemez misin?)" Gel öyleyse, seni Rabbine irşâd edeyim de Sen de O'na saygı duyasın" de. "(Naziât, 18-19) buyurmuştur. Bir parçasını da bu surede, "Hemen gidin ve ona şöyle deyin: "Biz, Rabbinin iki elçisiyiz: Artık İsrâiloğullarını bizimle gönder. Onlara işkence etme. Biz sana Rabbinden gerçek bir ayet getirdik. Selâm, doğruya tâbi olanlara" (Tahâ, 47) buyurarak ifade etmiştir. b) "Siz onu, ölüm hariç, artık bundan sonra ihtiyarlamayan bir genç ve mülkü elinden alınmayan bir padişah gibi sayıp, ölümüne kadar yeme içme ve cinsi zevklerinin devam edeceğini bildirerek konuşunuz." c) Onu, şu üç lakabla anınız, "Ebu'l Abbas, Ebu'l-Velid ve Ebu Murre " d) Amr b. Dinar'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bana gelen haberlere göre, Firavun'un ömrü, 409 sene oldu. İşte bundan dolayı Musa (aleyhisselâm) ona, "Eğer bana itaat (ve iman) edersen, sana takdir edilen ömrü yaşarsın, ölünce de cennete girersin" demiştir. Alimler, bu son üç izaha şöyle itiraz etmişlerdir: Birincisi hakkında şu denir: Eğer onun için, bu müddet içerisinde bu üç şey tahakkuk etmiş olsaydı, bu onu Allah'ı tanıyıp bilmeye mecbur bırakmak gibi birşey olurdu ki, bu da mükellefiyet ile bağdaşmaz. İkincisine gelince, onu böyle künyelerle hitab etmek kolay birşeydir. Binâenaleyh, "Ona yumuşak söyleyin" ifadesi ile sırf bunun kastedilmiş olması mümkün değildir. Ama bu, kastedilenlerden biri olabilir. Üçüncüsüne de, birinciye yapılan itiraz gibi itiraz edilmiştir. Söz Dinleyeceği Umuduyla Tebliğ Edin Cenâb-ı Hakk'ın, "Olur ki nasihat dinler, yahut Allah'dan korkar" buyruğu ile, Allahü teâlâ'nın bu hususta haşa tereddütte olduğu manası kastedilmiş olamaz. Çünkü bu, Allah hakkında düşünülemez. Aksine bu ifade ile kastedilen, "Firavunun nasihat dinleyeceğini, yahut Allah'dan korkacağını umarak, yumuşak konuşun" manasıdır. Bil ki kalbin üç hali vardır: a) Hak'da sebat ve ısrar, b) Bâtılda ısrar, c) Her ikisi hususunda da tevakkuf etmesi (bir karara sarmaması). Firavun batılda ısrarlı idi ki bu, bu üç halin en kötüsüdür. İşte Cenâb-ı Hak bundan ötürü, "Ona yumuşak söyleyin olur ki nasihat dinler, yahut Allah'dan korkar." Böylece İnkârından, hakkı kabule gelir. İnkârından kabule dönmese bile, en azından kalbinde bir korku meydana gelir de hiç olmazsa inkârını bırakır. İkrara geçmese bile inkârını bırakması, inkarda ısrarından daha ehvendir" buyurmuştur. Bil ki bu mükellef tutmanın (teklifin) sırrını ancak Allah bilir. Çünkü Allahü teâlâ, onun kesinlikle iman etmeyeceğini bildiğine göre, Firavunun imân etmesi, Allah'ın değişmez ilminin zıddına birşey olurdu. Binâenaleyh bu demektir ki Allahü teâlâ, onun imanının imkansızlığını biliyordu. Bunu bildiğine göre, daha nasıl Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a böyle yumuşak davranmasını emretmiş ve Firavunda bunun olmayacağını bile bile, onu Allah'a davet etmede alabildiğine iyi davranmasını bildirmiştir? Sonra farzet ki Mu'tezile bu soru hususunda, bunu çürütecek bir şüphe zikretmeksizin, bu imkansızlığı münakaşa etmiştir. Fakat onlarda, Allah'ın Ffravun'dan bu imanın sâdır olmayacağını bildiğini, Firavunun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kendisine gönderilmesiyle, ilâhi cezaya müstehak olmaktan başka istifâde edemeyeceğini kabul etmişlerdir. Binâenaleyh onunla kendi karnını yarıp, bağırsaklarını parçalayacağını bildiği bir kimsenin eline, bıçak vermek, sonra da, "Ben bu bıçağı ona, iyilik olsun diye verdim" demek, rahim ve kerim olan zâta nasıl uygun düşer? Kardeşim, akıllar bu sırları bilmeye güç yetiremezler ve bunun teslim olmak (olduğu gibi kabul edip inanmaktan), rakmaktan, kalben (düşünce bakımından) ve lisânen susmaktan başka yolu yoktur. Ka'b'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ka'b'ın yemin ettiği zâta (Allah'a) yemin olsun ki, bu husus Tevrat'ta "Ona yumuşak söz söyleyin, ama Ben onun kalbini katılaştıracağsm ve o iman edemeyecek" şeklinde ifade edilmiştir. |
﴾ 44 ﴿