48

"Dediler ki: Ey Rabbimiz doğrusu onun bize karşı aşın gitmesinden, yahut azgınlığını artırmasından endişe ediyoruz biz." (Allah) dedi ki: "Korkmayın. Çünkü Ben sizinle beraberim. Ben, işitirim, görürüm. Hemen gidin ve ona (şöyle) deyin: "Biz, Rabbinin iki elçisiyiz. Artık Isrâiloğullarını bizimle gönder. Onlara işkence etme. Biz, sana Rabbinden gerçek bir ayet getirdik. Selam, doğruya tâbi olanlara olsun. Bize şu vahyolundu ki: şüphesiz azab, yalanlayanların ve yüz çevirenlerin tepesindedir".

Bil ki Hak teâlâ'nın "Dediler ki Ey Rabbimiz doğrusu... endişe ediyoruz biz" ifadesi ile ilgili birkaç soru vardır.

Birinci soru: Bu ifade, bu sözü söyleyenin, hem Musa (aleyhisselâm), hem Harun (aleyhisselâm) olduğuna delâlet ediyor. Halbuki Harun (aleyhisselâm), bu esnada orada değildi. Binâenaleyh bu nasıl olabilir? Bu sorunun cevabı, biraz önce geçti.

İkinci soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Rabbim göğsüme genişlik ver" demiş, Allahü teâlâ da onun bu duasına, "Ey Musa, istediğin sana verildi" diye cevap vermiştir. İşte bu durum, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın göğsünün genişlediğine ve işinin kolaylaştırıldığına delâlet eder. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bundan sonra daha nasıl, "Endişe ediyoruz biz" diyebilmiştir? Çünkü endişenin oluşu, göğsün genişlemesine (rahatlamasına) terstir? Buna şöyle cevap verilir: Göğsün genişlemesi, o emir ve yasakları kavrayıp, onları, unutulmaz ve tahrif edilmez bir şekilde belleme hususunda kuvvetlendirilmesi demektir. Bu göğüste korku bulunmamasından başka bir şeydir.

Üçüncü soru: Onlar Cenâb-ı Hakk'ın onlara peygamberlik görevini yüklerken, Musa (aleyhisselâm) ve Harun (aleyhisselâm)'a, bu görevi yerine getirmeye mâni olacak olan katledilme hususunda onlara teminat verdiğini bilmiyorlar mıydı?

Cevap: Onlar, kendilerine bu görevin ifâ edilmesinden önce veya sonra bir kötülüğün gelebileceğini farzetseler bile, ölüm hususunda emin idiler. Hem onlar, Rablerinden kalblerini Firavun'u dine çağırma hususunda daha fazla sebat vermesini isteyerek, Cenâb-ı Hakk'dan yardım talebinde bulunmuş olabilirler. Bu, itminanı artırmak için, nakli delilin akli delillerle desteklenmesi şeklinde olabilir. Bu tıpkı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "Fakat kalbim mutmain olsun diye" (Bakara, 260) deyişinde olduğu gibidir.

Dördüncü soru: Cenâb-ı Allah, "gidiniz" emrini tekrarladığına göre, gitmeme ve korkuyu bahane etme, onlardan bir günah sâdır olduğu manasına gelir mi?

Cevab: Eğer emir, hemen yapılmayı (fevrilik) gerektiriyorsa, bu onlardan bir günah sâdır olduğu hususunda en kuvvetli bir delil olur. Hele hele Allahü teâlâ şeref verme, kalbi kuvvetlendirme ve gamları giderme gibi pek çok nimet nasib etmiş ise... Fakat emir, her zaman fevrilik gerektirmez. Böylece bu soru düşer. Buna bir de peygamberlerden günah sâdır olmasının caiz olmamasına dâir deliller de eklendiğinde, bu emrin fevrilik gerektirmez. Böylece bu soru düşer. Buna bir de peygamberlerden günah sâdır olmasının caiz olmamasına dair deliller de eklendiğinde, bu emrin fevriliği geretirmediği hususunda en güçlü delillerden biri elde edilmiş olur.

Ayetteki "Onun bize karşı aşın gitmesinden, yahut azgınlığını artırmasından" ifadesine gelince, bil ki buradaki ifrat (aşırılık) ile ilgili şu izahlar yapılmıştır:

1) Arapça'da farat fiili, öne geçti, yarıştı manasına gelir. Gelmekte olanı, arkasından yetişip geçene "Fârıt" denilişi bu köktendir. Süvarilerini geçen ata, "feresün fartun" denilir. Binâenaleyh ayetteki bu tabir "Bizi hemen cezalandırmasından korkuyoruz" demektir.

2) Bu, "Birisini acele ettirdi" manasındaki, deyimindendir. Binâenaleyh Musa (aleyhisselâm) ve Harun (aleyhisselâm) birşeyin Firavun'u onları acelece cezalandırmaya sevkedeceğinden endişelenmişlerdir. O şey, ya şeytandır, yahut Firavun'un ilahtık iddiasında bulunuşu, yahut makamı-mevki aşkı, yahut da kavmi (adamları)dır. Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun kavminin mele'i (ileri gelenleri)..." (A'raf, 109) diye bahsettiği, bâtılda ısrarlı kıbtîlerdir.

3) Bu kelime, "eziyette aşırı gitme" manasınadır.

Ayetteki, "Yahut azgınlığını (tuğyanını) artırması" ifadesi, "sana karşı cüretkâr oluşundan ötürü, senin hakkında uygun olmayan şeyletı söylemeye yeltenerek azmasından" demektir.

Bil ki bir şey yapması emrolunup arkasında bu emri, zikrettiği bazı mazeretlerle savuşturmaya çalışan kimse, o mazeretlerin en kuvvetlisini sözünün mutlaka en sonunda söyler. Bu tıpkı, Hûdhûd Kuşu'nun mazeretlerini sayarken sonunda, "Onu (Belkısı) ve kavmini Allah'ı bırakıp güneşe secde ediyorlarken buldum" (Neml, 24) demesi gibidir. İşte burada da Musa (aleyhisselâm), önce, "Bize karşı aşırı gitmesinden" demiş, sonra da "yahut azgınlığını artırmasından" demiştir. Çünkü Firavun'un Allah hakkındaki azgınlığı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Hazret-i Harun (aleyhisselâm) hakkındaki aşırı gidişinden daha büyük ve önemlidir.

Cenâb-ı Hak "Korkmayın. Çünkü Ben sizinle beraberim. Ben işitirim, görürüm" buyurmuştur. Bu ifade ile, "Aklınıza düşen, bu aşırılık ve azgınlıktan korkmayın" manası kastedilmiştir. Çünkü sözden bu mana anlaşılmaktadır. Bu tabir, Cenâb-ı Hakk'ın, o ikisine Firavun'un reddi ayetleri yalanlaması ve sihirbazlarla karşılık vermesi hususlarında garanti vermediğini göstermektedir. Ama, "Ben sizinle beraberim" ifadesi, onları koruyup, muhafaza edeceğini göstermektedir. İşte bundan dolayı, duâ (ve temenni) olarak, "Allah seninle beraberdir" denilir. Cenâb-ı Hak bunu, "Ben işitirim, görürüm " diyerek te'kid etmiştir. Çünkü başkasına yardım edip, koruyacak olanın, onun başına gelen herşeyi bilememesi mümkündür. Binâenaleyh onu ancak bildiği şeyler hususunda koruyabilir. İşte bundan dolayı Hak teâlâ, onların başına gelecek her türlü şeyden, onları koruyup, muhafaza edeceğini ve o şeyleri bildiğini beyân buyurmuştur. Bu korkuyu giderip, teskin etme hususunda, en ileri derecede bir teminatın ifadesidir.

Kaffâl şöyle der: "Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben işitirim, görürüm" sözünün, "... onun bize karşı aşırt gitmesinden, yahut azgınlığını artırmasından endişe ediyoruz" sözüne mukabil olması muhtemeldir. Buna göre mana, "Bizi dinlememek suretiyle, bize karşı aşırı gitmesinden yahutta, bizi öldürmek suretiyle azgınlığının artırmasından korkuyoruz" şeklinde olur. Bunun üzerine Allahü teâlâ "Ben sizinle beraberim. Onun sizinle olan konuşmasını işitirim ve onu, sizi dinlemeye amade kılarım. Onun yaptıklarını da görürüm ve, onun size, arzulamadığnız şeyleri yapmasına da imkan vermem" buyurmuştur. Bilesin ki bu ayet, Allah'ın "Semî" ve "Basîr" olmasının, O'nun ilim sıfatından ayrı, iki farklı sıfat olduğuna delâlet eder. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben sizinle beraberim" ifadesi "i(m"e delâlet eder. "Ben işitirim, görürüm" ifadesi de, şayet ilme delâlet etmiş olsaydı, bu bir tekrar olurdu ki bu hal, aslının hilâfına bir durumdur. Sonra, muhakkak ki Cenâb-ı Hak bu teklifini tekrarlamış ve, "Hemen gidin" buyurmuştur. Çünkü Cenâb-ı Allah daha önce, 'Ta ki sana en büyük ayetlerimizden (birini daha) gösterelim. Firavun'a git" (Taha, 23-24) ikinci seferde, "Sen, kardeşin de beraber olarak... git" (Taha, 42); üçüncüde, "Firavun'a gidin"(Taha 43) buyurmuş dördüncüde ise yani burada, "Hemen gidin ona" buyurmuştur.

Tebliğlerinin Şiddet İhtiva Etmesi

Bu imdi eğer, Cenâb-ı Hak onlara, ikinci seferde, Firavun'a yumuşak söz söylemelerini emretmiş, dördüncü kezde İse, Musa (aleyhisselâm) ile Harun (aleyhisselâm)'a: "Biz. Rabbinin iki elçisiyiz. Artık Isrâiloğullarını bizimle gönder..." demelerini emretmiştir. Bunda ise şu birkaç bakımdan sertlik ve şiddet bulunmaktadır:

1) Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, Rabbinin iki elçisiyiz" ifadesi hakkında birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: Firavun'un onlara boyun eğip, onlara itaati kabul etmesi. Bu, bütün ülkeye hükmeden bir krala çok ağır gelir.

İkinci bahis: "Artık İsrâiloğullarını bizimle gönder" cümlesidir. Bunda, onun mülkünü noksanlaştırma söz konusudur. Çünkü o, yapmayı istediği bina ve benzeri şeylerin yapımında, İsrailoğullarına muhtaç idi.

Üçüncü bahis: "Onlara işkence etme" ifadesidir.

Dördüncü bahis: "Biz, sana Rabbinden gerçek bir ayet getirdik" ifadesidir. Binâenaleyh "Allah'ın önce yumuşaklığı, sonrada sert davranılmasını emretmesinin faydası nedir?" denilirse, biz deriz ki: Çünkü bir insanın ısrar ve inadı ortaya çıkınca, o zaman ona sert davranmak gerekir.

Eğer, onların, "Biz, Rabbinin iki peygamberiyiz. Sana bir ayet getirdik. Dolayısıyla İsrâiloğullarını bizimle beraber gönder, onlara işkence etme" demeleri gerekmez miydi? Çünkü mucizenin, risalet iddiasına bitişik zikredilmesi, ondan sonraya bırakılmasından daha evlâdır" denilirse, biz deriz ki: Aksine, bunun ondan sonra zikredilmesi daha evlâdır. Çünkü onlar, önce bütün iddialarını zikrettiler, sonra da bütün bu iddialarına mucize ile delil getirdiler.

Mucizelerin Sayısı Hakkında Başka Soru

Ayetteki, "sana Rabbinden gerçek bir ayet getirdik" ifadesiyle alakalı şöyle bir soru bulunmaktadır: Allahü teâlâ Musa (aleyhisselâm)'a iki mucize vermiştir ki, bunlar "asâ" ile "yed-i beyzâ"dır. Sonra, "Sen, beraberinde kardeşin olduğu halde ayetlerimle git" (Tâhâ. 42) buyurmuştur. Bu ise, en azından üç mucizenin varlığına delâlet eder. Burada ise, "...gerçek bir ayet getirdik" denilmektedir. Bu da onun, tek bir ayet olduğunu gösterir. Bunların arası nasıl uzlaştırılabilir? Kaffâl buna şöyle cevap vermiştir: "ayet" kelimesinin anlamı, o ayet ve mucizelerin cinsine işaret etmektedir. Sanki Musa ve Hârun (aleyhisselâm), bu ifadeyle, "Biz sana Allah katından bir beyân ve açıklama getirdik" demek istemişlerdir. Bunun, hem tek bir hüccet, hem de birçok hüccet olması mümkündür.

"Selam"ın Muhatapları

Ayetteki, "Selâm, doğruya tâbi olanlara olsun" ifadesine gelince, bazı alimler, bunun, Allah'ın o ikisine söylemiş olduğu sözler cümlesinden olduğunu söylemişlerdir. Buna göre, Allahü teâlâ sanki, "Siz ikiniz, "Biz, Rabbinin iki elçisiyiz" deyin ve yine ona deyin ki, "Selâm, doğruya tâbi olanlara olsun." Diğer müfessirler ise, "Aksine Allah'ın sözleri, "Biz, sana Rabbinden gerçek bir ayet getirdik" kısmında bitmektedir. Bundan sonra gelen, "Selâm, doğruya tâbi olanlara olsun" cümlesi Musa ve Harun (aleyhisselâm) tarafından inananlara ve tasdik edenlere, dünya ve ahiret cezalarından kurtuluş va'di ve müjdesidir.

"es-Selâm", kelimesi, "selâmet esenlik" anlamındadır. Nitekim "Redâ" kelimesi de, Redâ (emzirme) manasındadır. Buradaki alâ harf-i ceri, lâm harfi cerri anlamındadır. Nitekim "Lanet onlara, yurdun kötüsü de onlara" (Ra'd, 25) buyurulmuştur ki; bunun manası aleyhim "onların üzerine" dir. Cenâb-ı Hak yine "Kimi iyi amel ederse, kendi enine; kimi de kötülük ederse bu da kendi aleyhinedir" (Fussilet. 46) buyurmuştur. Bir diğer yerde de "Eğer iyilik yaparsanız, kendiniz için yapmış olursunuz. Eğer kötülük yaparsanız, bu da onun aleyhinedir" (isrâ. 7) buyurmuştur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Bize şu vahyolundu ki: Şüphesiz azâb, yalanlayanların ve yüz çevirenlerin tepesindedir" buyruğuna gelince, bil ki bu ayet, müminin cezasının devamlı olmayacağı hususundaki en kuvvetli delillerdir. Çünkü, buradaki (......) kelimesinin elif lamı, ya istiğrak (şümul) içindir, ya da mahiyet içindir. Her iki takdire göre de, bu cins azabın, yalanlayan ve yüz çeviren kimseye has olması gerekir. Binâenaleyh, azabın bu cinsinin, yalanlayıp yüz çevirenlerin dışındakiler için kesinlikle bulunmaması gerekir. Ayetin zahiri, hiçbir müminin, bazı vakitlerde bir ameli terketmesinden dolayı cezalandırılmayacağını, kesin olarak ifade eder. Dolayısıyla da bu mana, mümin için azabın devam etmeyeceği hususunda, bu aslî durumu üzere kalır. Çünkü sonlu azâb, kendisinden sonra sonsuz bir esenlik ve selâmet bulununca, sanki bu hiç tkâb olmamış gibi olur. Bundan dolayı da, bu kadarcık bir azabın hasıl olmasına rağmen, o bir ikâb sayılmaz, denilmesi güzel olur. Bir de biz, "Selâm, doğruya tâbi olanlara olsun" cümlesindeki "selâm" kelimesini, "selâmet, kurtuluş" diye tefsir ettik. Binâenaleyh, bunun zahiri, hidayete tâbi olan herkes hakkında bu kurtuluşun meydana geleceğini gösterir. Arif-i billah (Allah'ı tanıyan) hidâyete tâbi olmuştur. Binâenaleyh, onun da, selâmete ermesi gerekir.

Musa (aleyhisselâm) ile Firavun'un Muhavereleri

48 ﴿