55

"(Firavun) dedi: "O halde, ey Musa, sizin Rabbiniz kim?" O da, "Bizim Rabbimiz her şeyi yaratan, sonra da onlara yol gösterendir" dedi. (Firavun) dedi ki: "Öyleyse, evvelki asırların hali ve durumu nedir?" (Musa) dedi ki: "Onlar hakkındaki bilgi Rabbimizin nezdindeki bir kitâbtadır. Benim Rabbim, ne hata eder, ne de unutur. O, yeryüzünü size bir döşek yaptı. Orada sizin için yollar açtı. Gökten su indirdi. İşte biz onunla, türlü nebatlardan çiftler çıkardık. Hem siz yeyin, hem de davarlarınıza yedirin. Şüphe yok ki bunda, salim akıl sahiplen için ibretler vardır. Sizi, ondan yarattık. Yine ona döndüreceğiz. Sizi, bir kere daha ondan çıkaracağız".

Bil ki o ikisi, Firavun'a, "Rabbinin iki elçisiyiz" dediklerinde, Firavun da onlara, "ey Musa, sizin Rabbiniz kim?" dedi. Bununla alâkalı birkaç mesele bulunmaktadır.

Firavun Musa'ya Rabbini Soruyor: Taklidin Batıllığı

Firavun, çok kuvvetli, kudreti fazla ve asken de bol idi. Musa (aleyhisselâm) onu Allah'a davet edince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı yakalayıp ona eziyyet etmedi, Aksine onunia münazaraya kalkıştı. Eğer o, önce ona eziyyet etseydi, o takdirde, herkes tarafından cahil ve şaşkın olduğu söylenirdi Dolayısıyla bundan çekindi ve münazaraya başladı. Bu, hüccetsiz olarak sefiklik ve hafiflik yapmanın, bunca cehalet ve küfrüne rağmen, Firavunun bile razı olmadığı bir şey olduğuna delâlet eder, Öyleyse böylesi bir tutum, ilim ve İslâm'ı iddia eden kimseye nasıl uygun düşer?

Sonra Firavun Musa (aleyhisselâm)'a, bu soruyu sorunca, Musa (aleyhisselâm) onun sorusunu kabul edip, Yaratıcının varlığına dair deliller ortaya koymak suretiyle cevap vermeye girişti. İşte bu da, taklidin fasit ve batıl olduğuna delâlet etmiştir. Keza bu, "Biz marifetullahı peygamberin sözünden anlayıp çıkarıyoruz..." diyen, Taümiyye fırkasının sözünün yanlışlığına da delâlet eder. Çünkü Musa (aleyhisselâm) burada, marifetullahın peygamberi bilip tanımadan önce bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Yine bu durum, "Biz marifetullahı ve dini, ancak kitab ve sünnetten anlıyoruz" diyen Haşeviyyenin görüşünün de yanlışlığına delâlet eder.

Batıl Sözü Nakil Caiz, Düzeltmek Lazımdır

Ayet, batıldan yana olan kimsenin sözünün nakledilmesinin caiz olduğuna delâlet eder. Çünkü Allahü teâlâ burada, Firavun'un, ilahı inkar eden sözünü ve nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerini aynı şekilde haşri inkâr edenlerin şüphelerini nakletmiştir. Ancak, ne zaman böyle bir söz ve soru nakledersen, Allahü teâlâ'nın böylesi yerlerde yaptığı gibi şüphenin devam etmemesi için bunun peşisıra hemen cevabı getirmen gerekir.

Üçüncü Mesele

Ayet, hakdan yana olan kimsenin, batıldan olanın sözünü dinlemesi ve ona, eziyet vermeksizin ve ürkütmeksizin cevap vermesi gerektiği ne delâlet eder. Nitekim Musa (aleyhisselâm) da burada, Firavun'a böyle davranmıştır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır" (Nahl, 125) ve "Eğer müşriklerden birisi sana sığınırsa, onu himaye et ki, Allah'ın kelâmım duysun",buyurmuştur.

Firavun Yaratıcıya İnanıyor muydu?

Alimler, Firavun'un Allah'ı tanıyıp tanımadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, "O Yaratıcıyı biliyordu, ama kibrinden, büyüklük duygusu ve ceberütluğundan dolayı, bir yalan ve iftira olmak üzere, inkâr eder görünüyordu" demişler ve buna altı bakımdan delil getirmişlerdir:

1) (isra. 102) ayeti fiilindeki te harfini mansub kılarsan o zaman bu, Musa (aleyhisselâm)'ın Firavun'a bir hitabı olur ki manası: "Andolsun ki, bunları ancak göklerin ve yerin Rabbinin indirdiğini muhakkak sende bilirsin" demek olur ki, bu da Firavun'un bunu bildiğine delâlet eder. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Vicdanları da bunlara tam bir kanaat hasıl ettiği halde, zulm ve kibr ile yine bunları inkâr ettiler" (Neml, 14) buyurmuştur.

2) Firavun, akıl sahibi idi, aksi halde, onun mükellef tutulması caiz olmazdı. Böyle akıllı olan herkes, kendisinin yok iken var edildiğini ve böyle olan her varlığın da bir müdebbire muhtaç olduğunu zaruri olarak bilir. Bu iki zaruri bilgi, müdebbirin varlığını bilmeyi gerektirir.

3) Musa (aleyhisselâm)'ın buradaki "Bizim Rabbimiz her şeyi yaratıp sonra da yol gösterendir sözü Arapça da ellezi kelimesi, marife olan bir mefhumu malum bir cümle ile tavsif etmeyi ifade eder. Dolayısıyla bu cümlenin mutlaka, Firavun tarafından bilindiğine hükmetmek gerekir.

4) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, gerek Firavun'u, gerekse kavmini vasfederken söylemiş olduğu, "Kendisi de askerleri de... bize döndürülmeyeceklerini sandılar"(Kasas. 39) ifadesi, onların, mebde'i, yaratılışı bildiklerine, ama meâdı, ahireti inkâr ettiklerine delâlet eder.

5) Firavunun mülkü ve krallığı, Kıbtîler'i, aşıp Şam'a ulaşmıyordu. Musa (aleyhisselâm), kaçıp Medyen'e gidince, Şuayb (aleyhisselâm) ona: "korkma, o zalim topluluktan kurtuldun" (Kasas. 25) demişti. Binâenaleyh, böyle olmasına rağmen, Firavun, nasıl kendisinin bütün dünyanın ilahı olduğuna, inanabilirdi?

6) "O, "Alemlerin Rabbi ne?" deyince Musa (aleyhisselâm), "O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir" (Şuâra. 24) deyince, Firavun da, "Size gönderilen peygamberiniz şüphe yok ki bir deli" (Şuâra, 27) yani, "ben ondan "Rabbin" mahiyetine soruyorum, o ise O'nun sıfatlarını sayıyor" demiştir. Binâenaleyh Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile, Cenâb-ı Hakk'ın mevcud olması konusunda münakaşa etmemiş, aksine Allah'ın mahiyetini sormuştur. Dolayısıyla bu, Firavun'un Allah'ın varlığını itiraf ettiğine delâlet eder.

Rab Olduğunu Söylemesinin Manası

Diğer alimler ise, onun Hak teâlâ'yı hiç kabul etmediğini söyleyerek şöyle demişlerdir: Alimler, herhangi bir insanın kalkıp da kendisini, göklerin, yerin, güneşin ve ayın yaratıcısı olduğunu hatta bizzat kendi kendisinin yaratıcısı olduğuna inanmasının mümkün olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü insan kendisinin bütün bunlardan aciz olduğunu zaruri ve kesin olarak bilir. Yine insan, kendisinin daha önce mevcud olmadığını da zaruri olarak bilir. Böylece de kendisinin bunların yaratıcısı ve var edicisi olmadığını kesin olarak bilir.

Alimler, Firavun'un Allah'ı tanımayışının nasıl olduğu hususunda da ihtilaf etmişlerdir. Onun, bir müessirin (yaratıcının) bulunmadığına inanan bir "dehri" olması muhtemel olduğu gibi, bir illet-i mûcibiye (iradesiz, otomatik bir kudrete) inanan felsefi bir düşünce taşıması da muhtemeldir. Yine onun, yıldızlara tapan birisi olması muhtemel olduğu gibi, hulul (tenasüh) inancına sahib olan Mücessime'den (ilahın cisimlere hulul ettiğine inanan kimse) biri olması da muhtemeldir. Onun kendisinin Rab olduğunu iddia edişi, idare ettiği kimselerin, kendisine itaat edip boyun eğmeleri ve başkasına itaat etmemeleri gerektiği manasındadır.

Beşinci Mesele

Cenâb-ı Hak bu surede Firavun'un, "Ey Musa, sizin Rabbiniz kim"dediğini, Şuara Sûresi'nde ise, "Alemlerin Rabbi ne?" (Şuara. 23) dediğini nakletmıştir. Binâenaleyh burada, keyfiyetin sorulduğu "kim" edatı ile, orada ise, mahiyetin sorulduğu "ne" edatı ile soru sormuştur. Bu ikisi, birbirinden farklıdır, ama sorulan hadise ve varlık aynıdır. Doğrusu, "Kim" edatı ile sorulanın, "ne" edatı ile sorulandan önce olmasıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Ben, Allah'ım ve Rabbim" diye cevap vermiştir. Firavun da: "Sizin Rabbiniz kim" demişti. Bunun üzerine Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah'ın varlığına deliller getirip, bu deliller çok açık ve net olduğundan dolayı, Firavun bunlara cevap veremeyeceğini anlayınca, ikinci hususa, yani "mahiyeti" sormaya geçmiştir. Bu da, onun Allah'ı bildiğine dikkat çeken hususlardandır. Çünkü o, bunu çok açık ve net olarak bildiği için, bu hususta münakaşa etmeyi bırakmış ve en zor konu olan "Allah'ın mahiyeti" (ne olduğu) konusuna geçmiştir. Çünkü insan için, Allah'ın mahiyetini bilmek mümkün değildir.

Altıncı Mesele

Firavun ile Nemrud'un Mukayesesi

Firavun, "Sizin ilahınız kim?" dememiş, "Rabbiniz kim?" diye sormuş. Çünkü Hak teâlâ'nın "(Firavun) dedi ki: "Biz seni yeni doğmuş bir çocuk iken içimizde büyütüp terbiye etmedik mi? Sen, ömrünün bir çok yılını bizim aramızda geçirmedin mi?" (Şuâra, 18) ayetinde de ifade edildiği gibi, kendisinin Musa (aleyhisselâm)'ın Rabbi (terbiye edip büyüteni) olduğunu kabul ediyordu. Bundan dolayı, "Rabbiniz kim?" ifadesini (Ben değil miyim?) manasında, taaccüb için söylemiştir. Buna göre sanki Musa (aleyhisselâm)'a, "Senin Rabbin benim, ama sen başka bir Rabbin olduğunu söylüyorsun?" Başka bir Rabbin olduğunu nasıl söylersin" demek istemiştir. Bu söz Nemrud'un sözüne benzer. Hani, İbrahim (aleyhisselâm) ona, "Benim Rabbim, dirilten ve öldürendir" (Bakara, 258) deyince, Nemrud da, "Ben de öldürür ve diriltirim" (Bakara. 258) demiştir. Halbuki İbrahim (aleyhisselâm)'in bahsettiği öldürme ve diriltme, Nemrud'un ancak lafız itibarıyla karşılık verebildiği öldürme ve diriltmedir. İşte burada da böyledir. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hakk'ın, Rab olduğunu söyleyince, Firavun'da bu soruyu sormuştur. Firavun'un bundan maksadı, "Ben de Rabbim. Çünkü seni terbiye eden benim" manasıdır. Halbuki Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın Allah hakkında bahsettiği rubûbiyyet, mana bakımından Firavun'un kastettiği rubûbiyyetten başkadır. Bu ikisi ancak lafız bakımından müşterektir.

Yedinci Mesele

Bil ki Musa (aleyhisselâm), bir yaratıcının varlığına, mahlûkatın hallerinden deliller getirmiştir. Bu, onun "Bizim Rabbimiz her şeyi yaratıp sonra da yol gösterendir" buyruğudur. Bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Rabbini tesbih et ki O, yaratıp, düzene koyan takdir eden, yol gösterendir.., "(Ala, 1-3) diye bahsettiği delildir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) de, "işte onlar muhakkak ki benim düşmanlanmdır. Fakat alemlerin Rabbi böyle değil. Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur" (şuâra. 77-76) demiştir. Musa (aleyhisselâm) pek çok hususta, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in delillerine istinad etmiş, ona dayanmıştır. Bunun izahı, inşaallah, Şuâra Sûresi'nde gelecektir.

Bil ki "halk", kalıbları ve bedenleri terkib etmeye benzer birşeydir. Hidayet (doğru yola iletme) ise, maddelerde hareket ve idrâk kuvvetini meydana getirmedir. Buna göre "halk", hidayetten önce yer alır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Onun (Adem'in) yaratılışını bitirip, ona ruhumdan üflediğim zaman siz (Ey Melekler) derhal ona secdeye kapanın" (Hicr. 29) buyurmuştur. Binâenaleyh tesviye (tam ahenkli bir tarzda kılma) kalıbla (bedenle) ilgili bir ifade olup, rûh üfleme de hareket ve idrâk kuvvetinin verilmesine bir işarettir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Andolsun ki Biz insanı bir çamur hulâsasından (özünden) yarattık... Sonra o insanı başka bir yaratılışla inşâ ettik" (müminun, 12-14) buyurmuştur. Böylece yaratmanın hidayetten önce geldiği ortaya çıkmış olur.

Hilkatten Allah'a Deliller

Allah'ın yaratma ve hidayetteki dikkate değer hikmetlerini izaha başlamak sahili olmayan bir okyanusa dalmaktır. Biz bunlardan, anlayabileceğimiz bazı örnekler verelim:

1) Tabıatcılar "Ağır olan şey aşağı doğru düşer. Hafif olan ise, yükselir. Eşyanın en ağırı, önce toprak ve sonra sudur. En hafifi ise, ateş ve havadır. Bundan ötürü ateşin, (dört ana) elementin en üstünde toprağın ise en altında olması gerekir" derler. (Bakın) Cenâb-ı Hak ise insanın yaratılışında, bu sırayı ters çevirmiş ve ondaki şeylerin en üstte olanını kemik ve kıllar kılmıştır ki bunlar, bedendeki şeylerin en kuruşudur ve diğerlerine göre, (dört elementteki) toprak mukabilidir. Sonra bunun altına su mukabili olan beyni koymuş, bunun altına da hava mukabili olan nefesi; onun altına da ateş mukabili olan, tabii kalb sıcaklığın yerleştirmiştir. Böylece, bunun, sebeblerin ve tabiatın gerektirmesiyle değil, Kadir, Hakim ve Rahim Allah'ın düzenlemesi ve yaratması ile böyle olduğu anlaşılsın diye, toprağın yerini bedenin üst tarafında, ateşin yerini ise bedenin alt tarafında kılmıştır.

2) Arının, peteğini altıgenler şeklinde, yapışına ve örümceğin ve sineğin, faydalarına olan şeyleri bulmadaki enteresan hallerine baktığında, bunun ancak herşeyi bilen ve yönetenin ilhamı (yol göstermesi) ile olduğunu anlarsın.

3) Mahlûkata yeme, içme, giyinme ve cinsi münasebet gibi, bedenî ihtiyaçlarını yerine getirmeye vesile olacak şeyleri veren Allahü teâlâ'dır. Yine onlara, onlardan nasıl istifâde edeceklerini öğreten, dağlardan demiri ve denizlerden inciyi, çıkarmalarını, ilaçlar yapmalarını ve faydalı yakutlar ile incileri elde etmeyi, farklı şeyleri birbirine katarak çeşitli tadlarda yemekler elde etmeyi öğreten de olur. Böyece bütün herşeyi yaratan ve o şeylerden insanların nasıl istifade edeceklerini gösteren aklı onlara verenin Allahü teâlâ olduğu anlaşılır. Bu sadece insanlar için böyle olmayıp bütün canlılar hakkında da geçerlidir. İşte böylece erkeğe kadını, eşeğe dişisini, deveye eşini verip, nesillerinin devamı için, erkeği dişiye sevkeden, yavruları analarının memesinden tutturan O'dur. Hatta bu sadece canlılara mahsus olmayıp, aksine onların herbir uzvunda da vardır. Çünkü Allahü teâlâ mesele eli özel bir yapıda yaratıp, tutabilme gücünü vermiş; ayağı özel bir yapıda yaratıp, yürüyebilme kuvvetini vermiştir. Göz, kulak ve benzeri bütün uzuvlar da böyledir. Sonra da bunları, hepsinden bir bütün meydana gelecek şekilde, birbirine tutturmuştur. İşte meydana gelen bu bütün, insandır.

Bütün bunlar bir yaratıcının varlığına delâlet etmektedir. Çünkü bu maddelerden herbirini, bu özeliklere, yani biraraya toplanması, terkib (bir bütün) meydana getirmesi, bu kuvvetleri bulması ve doğruya ulaşması gibi şeylere sahib olması ya vâcib, ya mümkin bir iştir. Vâcib olması imkansızdır. Çünkü o maddelerin, ölüm sonrasında bu terkib ve kuvvetlerinden ayrıldığını görüyoruz. İşte bu, bu şeylerin vâcib değil caiz (mümkin) olduğunu gösterir. Mümkin olanın, mutlaka bir müreccihinin (onu var edeninin) bulunması gerekir. O müreccih ise, ne insanın kendisidir, ne ana-babasıdır. Çünkü bunu yapmak, bu hususta bir kudrete sahib olmayı ve bu husustaki bütün faydalı ve zararlı şeyleri bilmeyi gerektirir. Bu iki şey ise insandan çok uzaktır. Çünkü insanın aklı tam kâmil olsa bile, insan bir tek kılı değiştirmekten âcizdir. Teşrih (Anatomi ve fizyoloji) kitabları iyice inceledikten sonra bile, bu uzuvların faydalarının ve fonksiyonlarının neler olduğu konusunda, ancak pek az şey ortaya konabilir. Bu sebeble, mutlaka onları idare eden ve düzene koyan bir başka varlığın olması gerekir. Bu varlığın, madde olması mümkün değildir, Çünkü bütün maddeler, madde olması bakımından aynıdırlar. Dolayısıyla o maddeye falan tesiri yapma işinin verilmesinin mutlaka "mümkin" bir iş olması gerekir. Bu mümkin olunca da, başka bir müessire muhtaçtır. "Devir" ve "teselsül" ise imkansızdırlar. Binâenaleyh bu işin, ihtiyaç zinciri içerisinde, ne cisim olan, ne de cisim özelliği taşıyan, müessir ve müdebbir olan bir varlığa varıp dayanması gerekir. Sonra bu müessirin tesiri, ya mahiyeti icabı (otomatik), yahut ihtiyaridir. Mahiyeti icabı, olması imkansızdır. Çünkü böyle olan, falanı filandan, bunu şundan, benzeyen iki şeyi birbirinden ayırdedemez. Halbuki bu maddeler, madde olma bakımından eşittirler. Binâenaleyh bunların bir kısmına felekiyyet (gökte olma), bir kısmına unsuriyyet (element olma), bir kısmına nebâtiyyet (bitki olma), bir kısmına da hayvâniyyet (canlı olma) özelliği nasıl verilebilmiştir? İşte böylece müessir ve müdebbirin; kadir olduğu; kadir olan bu müessir ve müdebbirin, bu enteresan şeyleri yapmasının ise ancak âlim olması halinde yapabileceği sabit olur.

Sonra ne cisim, ne de cismâni olan bu müessirin mutlaka zâtı ve sıfatları bakımından, vâcibul vucûd olması gerekir. Aksi halde bu iş, ondan önceki başka bir müdebbire varıp dayanır. Bu da teselsül olur ve teselsül imkansızdır. O, kadir ve âlim oluşu hususunda vâcibul-vucûd olup, zâtı gereği vâcib olan da, şu mümkini değil de şu mümkini yapar diye, sımrlandırılamayacağına göre, onun herşeyi bilmesi, herşeye kadir olması gerekir. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın ortaya koyduğu ve âlemin ne cisim, ne cismâni olan zâtı ve sıfatları hususunda vâcibu'l-vucûd bir müdebbire varıp dayandığına dikkat çektiği deliller ile, bunun bütün herşeyi bilen bir alim ve herşeye gücü yeten bir kadir olduğu ortaya çıkar.

Sekizinci Mesele

Firavun, "Sizikinizin Rabbikim?"diyerek, iki kişiye hitab etmiş, ama nidayı, "Ey Musa" diyerek, sadece birine yöneltmiştir. Çünkü bu nübüvvette asıl olan, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) 'dır. Harun (aleyhisselâm) ise, onu veziridir ve ona tâbidir. Yahut da Firavun, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın fasih (güzel konuşan) birisi olduğunu, Hazret-i Musa'nın ise dilinin peltek (kekeme) olduğunu bildiği için, hınzırlığından dolayı, kardeşini değil de Hazret-i  Musa'yı konuşturmak istemiştir. Bunun böyle olduğuna, "Hem ben ondan daha üstün, daha hayırlı değil miyim? O ki hakirdir, meramını bile neredeyse ifade edemiyor" t, 52) sözü de delâlet eder.

Yaratma ve Yol Gösterme

Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, "Bizim Rabbimiz herşeyı yaratıp sonra da yol göterendir" şeklindeki sözü hakkında şu iki izah yapılmıştır:

a) Bu ifadede bir takdim-tehir vardır ve "Allah mahlükatına kendisine ihtiyaç duydukları ve istifade edecekleri herşeyi vermiştir" demektir.

b) Ayette geçen, "hilkat" ile, onların faydasına uygun şekil ve suretler kastedilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Ben herşeye, onun faydasına ve maslahatına uygun olan şekil ve sureti verdim" demektir. Bu ifade, muzaf ve muzâfun ileyh'in (yani "kûl" veya "şey" kelimesinin) sıfatı olarak, (ki onu O yarattı) şeklindede okunmuştur. Buna göre mana, "Allah, yarattığı herşeye, in'âm ve ihsanda bulunmuştur.

Ayetinin Önceki Kısımla Münasebeti

Ayetteki, "(Firavun dedi ki:)" "Öyleyse, evvelki asırların hali ve durumu nedir?" ifadesine gelince, bil ki bunun, geçen ifadelerle ilgisi hususunda şu izahlar yapılmıştır:

1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Firavuna, yaratılışı isbat böylesine açık ve kolay ise, ya evvelki asırların hali nedir?" yani "Onlar, buna niçin inanmayıp, inkar etmişlerdir" demiştir. Binâenaleyh Musa (aleyhisselâm), yaratıcının yarlığına kesin delililer getirince, Firavun bu delilleri, "Eğer iş, sizin dediğiniz gibi böyle açık ve kolay olsaydı, geçmiş ümmetlerin hiçbirinin bundan gafil olmamaları gerekirdi" diyerek o delillere gölge düşürmek istemiş ve böylece de delillere, taklidle karşılık vermiştir.

2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Bize şu vahyolundu ki şüphesiz azab, yalanlayanların ve yüz çevirenlerin tepesindedir" fihâ,s) diyerek, önce Firavun'u azabla tehdid etimşitr. Bunun üzerine Firavun da, "Öyleyse, evvelki asırların hali durumu nedir?" yani "Onlar da tekzib ettiler ama azâb olunmadılar, (ya buna ne dersin?)" demiştir.

3) En açık izaha göre, Firavun, "O halde, Ey Musa, siz (ikinizin) Rabbi kim?" deyince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), söylemek istediği hususta çok net bir delil ve çok açık bir bürhân getirerek, "Bizim Rabbimiz herşeyi yaratıp, sonra da yol gösterendir" deyince, Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu delili, iyice ortaya koyup, böylece de insanların onun doğru, kendisinin yolunun yanlış olduğunu anlamalarından korktu da, konuyu değiştirmek Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı hikâyelerle oyalamak istedi ve "Öyleyse, evvelki asırların hâli ve durumu nediı?" dedi, ama Hazret-i Musa (aleyhisselâm) buna iltifat etmeyip, aksine, "Onlar hakkındaki bilgi Rabbimin nezdindeki bir kitaptadır" yani, onların durumları beni alâkadar etmez, onlarla meşgul olmam' dedi ve sonra o önceki sözünü tamamlamaya, Allah'ın birliğine dair açık ve kesin deliller getirmeye tekrar dönerek, "O, yeryüzünü size bir döşek yaptı. Orada sizin için yollar açtı..." dedi. İşte ifadenin, kendinden önceki ayetlerle münasebeti hususunda, tercihe şayan izah budur.

İlm-i İlahinin Kitapta Olmasının İzahı

Ayetteki bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Alimler, ayetteki "Onların ilmi, Rabbimin nezdindeki bir kitabtadır" ifadesi hususunda, değişik izahlarda bulunmuşlar ve şöyle demişlerdir: "Rabbin katında olan o ilim, o kitabta nasıl olur? Bu şu manayadır: Allah'ın ilmi, O'nun sıfatıdır. Birşeyin sıfatı ise kendisi (zâtı) ile kâimdir. Dolayısıyla birşeyin sıfatının, bir kitabta olması düşünülemez?" Alimler bu hususta şu iki izahı yapmışlardır:

a) Bu, "Allahü teâlâ, o kitabta yazdığı şeylerin meleklerce görülebilmesi ve böylece de bu durum ile, meleklerin Allahü teâlâ'nın herşeyi bilen, yanılma ve gâfıl olmadan münezzeh bir zât olduğuna iyice istidlal edebilmeleri için, bu hükümleri katındaki bir kitaba yazmıştır. Birisi şöyle diyebilir:

"Ayetteki, "kitabta" sözü, Allahü teâlâ'nın bu bilgi hususunda o kitaba muhtaç olduğu zannını uyandırabilir. Bu, hiç şüphesiz gerekli olmasa bile, en azından ilk nazarda bilhsassa kâfirlerde böyle bir zanna sebeb olabilir. Öyleyse Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın Firavun gibi bir muannide karşı, onu dine davet ederken bunu böyle söylemesi nasıl uygun düşer?"

b) Bunun manası şudur: O bilgilerin, Allah'ın ilminde kalmaları, tıptt kitabta yazdan şeylerin yazıldıkları gibi (değişmeden) kalmaları gibidir. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu sözden maksadı, herşeyin sırrının Allah tarafından bilindiği, hiçbirşeyin O'nun ilini dışında kalmadığını ve kaybolmadığını iyice belirtmektir. Bu izahı, hemen bu ifadenin peşinden gelen, "'Benim Rabbim ne hata eder. ne de unutur" ifadesi ile de destek bulur.

Rabbim Şaşırmaz ve Unutmaz

Âlimler ayetteki "Benim Rabbim ne hata eder, ne de unutur" ifadesini değişik şekillerde izah etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazdan, bu iki fiilin de aynı manaya geldiğini, yani Allah'ın ilminden hiçbirşeyin kaybolmayıp, hiçbirşeyin O'na saklı-gizli kalmadığı manasına geldiğini söylemişlerdir. Bu, Mücâhidin görüşüdür. Alimlerin çoğu ise, bu iki ifade arasında fark bulunduğu kanaatindedirler. Bu görüşte olanlar, şu izahları yapmışlardır:

1) Kaffâl'ın yaptığı ve izahların en güzali olan izaha göre, bunun manas:, "Rabbim eşyadan gafil olmaz ve onları bilmekte hata etmez. Bildiği şeyleri ise unutmaz" şeklindedir. Binâenaleyh birinci fiil, Cenâb-ı Hakk'ın herşeyi bildiğine, ikinci ifade ise, ilminin ezeli ve ebedi olduğuna işarettir. Bu aynı zamanda. Allahü teâlâ'nın ilminin değişmeyeceğine de bir işarettir.

2) Mukatil şöyle demiştir: "O kitab Rabbime hata ettirmez ve Rabbim de o kitabta bulunanları unutmaz."

3) Hasan el-Basri, "Allahü teâlâ diriliş zamanı hususunda şaşırmaz ve onu asla unutmaz" demiştir.

4) Ebu Amr şöyle der: "Dalâl, asıl manası itibarı ile gâib olmak, mevcut olmamaktır. Buna göre bu, "Cenâb-ı Hak hiçbirşeyden, hiçbirşey de O'ndan gâib olmaz" demektir.

5) İbr Cerir şöyle demiştir: "O, yönetmede hata etmez ki, doğru olmayan birşeyin doğru olduğuna inansın. Bildiğinde, bildiği şeyi unutmaz." Bütün bunlar, birbirine yakın izahlardır. En doğrusu birincisidir.

Üçüncü Mesele

Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a ilahını sorup, "Ey Musa siz (ikinizin) Rabbi kim?" deyip, bu da hakkında delil getirilmesi gereken konulardan olunca, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), lafız itibarı ile çok veciz, mana itibarı ile çok güzel doğru bir sözle cevap verdi. Ama Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a geçmiş ümmetlerin halini sorup, bu konu da habere (rivayete) dayanan bir konu olup, kendisine bu hususta bir haber (bir vahiy) ulaşmamış olduğu için, bunu gaybı bilen Allah'a havale etmiştir. Bil ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm), ilk delili zikredip, bu da insanları, canlıları, bütün bitki ve cansızları kapsayan genel bir delil olunca, bunun peşisıra hususi delilleri getirmiştir. Bunlar üç tanedir:

Allah'ın Varlığının Üç Delili

Birinci delil: "O, yeryüzün size bir döşek yaptı" ayeti... Bununla ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci Bahis: Kufeliler, hem burada hem de Zuhruf Suresi'nde (Ayet, 10) kelimeyi mehd-en şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları her iki yerde de mihad-en okumuşlardır. Bu kelimeni mihad-en şeklinde okunmasını tercih eden Ebu Ubeyde, bunun isim, mehd kelimesinin ise, fiilinin ismi olduğunu belirtir. Başkaları ise mehd kelimesinin isim, mihad kelimesinin ise, tıpkı ferş ve firâş kelimesinde olduğu gibi, çoğul olduğunu söylemişlerdir. Ebu Ubeyde bunlara" firaş isim, ferş ise, fiilin ismidir" diyerek cevap vermiştir. Mufaddal ise, bu iki kelimenin mehede (yaydı-döşedi) fiilinin masdarları olduğunu söylemiştir. Bu kelime, birisi bir kimseye yatak yahut sergi yayıp hazırladığında kullanılır. Nitekim Arapça'da denilir.

İkinci bahis: Keşşaf Sahibi şöyle der: ifadesi, ya mahzuf mübtedanın haberi, veyahutta, Rabbi kelimesinin sıfatı olduğu için mahallen merfûdur. Yahud da, medh üzere mansubtur ki, onun bu şekilde kullanılması, hem geneldir, hem de mecazidir. Bil ki, bu ifadenin, mahzûf mübtedanın haberi olduğuna kesin olarak hükmetmek gerekir. Çünkü, biz bu ifadeyi, diğer iki izaha hamledecek olursak, bunun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın sözü cümlesinden olması gerekir. Eğer böyle olacak olsa, inşallah izahının ileride yapılacağı üzere, Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte biz onunla, türlü nebatlardan çiftler çıkardık" ifadesinden dolayı nazm bozulmuş olur.

Yerin Döşek Olmasını Manası

Üçüncü bahis: Yerin bir döşek olması Allahü teâlâ'nın o yeri, hem kullarının hem de diğer canlılarının, onun üzerinde oturup kalkmaları, uyumaları, ziraat yapmaları için ve de diğer pekçok menfaatlerden dolayı yaratıp haketmesi demektir ki, biz bu hususu, Bakara süresindeki (Bakara. 22) ayetinin tefsirinde geniş bir biçimde ele almıştık.

İkinci delil: Ayetteki "Orada sizin için yollar açtı" cümlesini izah için Keşşaf Sahibi şöyle der: "Bu ayette geçen seleke kelimesi, "Sizi cehenneme sokan nedir?" (Müddesir. 42) ve "Böylece biz onu, günahkârların kalblerine sokarız" (Hicr, 12) ayetlerinde geçmekte olan seleke kelimesinin anlamındadır. Yani, 'Allah sizin için o yerde, yollar yarattı ve o yolları, dağların, vadilerin ve sahraların aralarına yerleştirdi" demektir.

Üçüncü delil: Cenâb-ı Hakk'ın. "Gökten su indirdi" ayetidir. Bu husustaki sözümüz, Bakara süresindeki (Ayet. 22) ayetin tefsirinde geçmişti.

Cenâb-ı Hakk'ın "işte biz, onunla türlü nebatlardan çiftler çıkardık" ayetine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır.

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hakk'ın ehrecnâ "çıkardık" ifadesiyle ilgili şu izahlar yapılmıştır:

1) Bu ifade de Hazret-i Musa(aleyhisselâm)'ın sözlerindendir. Buna göre

Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sanki, "Benim Rabbim, sizin için şunları şunları yaratandır. Ve ey O'nun kulları biz, bu su ile, çiftçilik yaparak, çeşitli bitkilerden çift çift çıkarırız" demektir.

2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın sözü, Cenâb-ı Hakk'ın, "Gökten su İndirdi" cümlesinde bitmiştir. Sonra ise, Allahü teâlâ, ilk sözüne, yani, "Onunla çıkardık" sözüne bitişik olarak, kendisinin vasıflarını bildirmeye devam etmiştir. Bunun böyle olabileceğine, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hem siz yeyin, hem de davarlarınıza yedirin" ifadesi de delâlet eder.

3) Keşşaf Sahibi şöyle der: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Hak Subhanehû'nun, bütün eşyanın emrine boyun eğdiği ve kendisine itaat edilen bir varlık olduğunu bildirmek için, gayb sığasından mütekellim sigasına geçmiş, böylece söz, itaatin mutlak merciine verilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, "O, gökten su indirendir. Sonra biz onunla her şeyin (her nevin) nebatını çıkardık" (En'am, 9), "Allah'ın, gökten bir su indirdiğini ve işte onunla nevileri başka başka meyveler çıkardığımızı görmedin mi?" (Fatır, 27) ve "(O nesneler mi) yoksa, gökleri ve yeti yaratan, gökten sizin için su indiren mi? (Öyle bir su ki), biz onunla sizin (bir) ağacını bile bitiremeyeceğiniz nice güzel bahçelerin nebatını bitirmişizdir" (Neml, 60) ayetleri de böyledir.

Bil ki, ehrecnâ ifadesi, ya Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın sözlerindendir, ya da Cenâb-ı Hakk'ın sözü... Birincisi olamaz, çünkü: Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonraki, "Hem siz yeyin, hem de davarlarınıza yedilin. Şüphe yok ki bunda, salim akıl sahipleri için ibretler vardır. Sizi, ondan yarattık. Yine ona döndüreceğiz. Sizi, bir kere daha ondan çıkaracağız" ifadeleri, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a uygun düşmez. O'nun, "İşte biz cnunla, türlü nebatlardan çiftler çıkardık" ifadesi de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya uygun düşmez. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın (bu hususta) en ileri derecedeki kudreti, arazileri sulamaktır. Ama, çeşitli, renk, tad ve karakterlerde bitkiler çıkarmak ise, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan sadır olamaz. Böylece, bu sözlerin Cenâb-ı Hakk'a ait ifadeler olduğu kesinleşir Cenâb-ı Hakk'ın sözünün başlangıcı "İşte biz onunla, türlü nebatlardan çiftler çıkardık" ayeti de olamaz. Çünkü, fâ harfi, kendisinden öncekilerle alâkalıdır. Binâenaleyh, bunu Allah'ın sözü; bundan öncekileri de Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın sözü kabul etmek caiz değildir. Bu sebeple geriye ancak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın sözünün, "Benim Rabbim, ne hata eder, ne de unutur" ifadesinde tamamlandığının, Allah'ın sözünün ise, "O, yeryüzünü size bir döşek yaptı" ifadesinden itibaren başladığının denilmesi katır. Böylece de, kelamın takdiri (mahzûf mübtedânın haberi olarak), "O, yeri sizin için bir döşek yapan zâttır" şeklinde olur ki, bu durumda, ayetin başındaki ellezi mahzûf mübtedânın haberi olur ve "iltifat" sanatından dolayı, gayp sığasından hitaba geçilmiş olur.

Esbabın Tesiri Meselesi

Ayetin zahiri, Cenâb-ı Hakk'ın, yeryüzünde bitkileri, indirmiş olduğu su vasıtasıyla çıkardığına delâlet eder.

Böylece bitkilerin çıkarılmasında, suyun da bir tesiri olmuş olur. Böyle olduğunun farzedilmesi, İslâm'ın akidelerinden herhangi birini zedelemez. Çünkü ona, bu karakteri ve bu özelliği veren, ancak Allahü teâlâ'dır. Ne var ki, mütekaddımûn kefamcilar, bunu kabul etmemiş suyun bu konuda kesinlikle bir tesiri bulunmadığını söylemişlerdir.

Ezvac Kelimesi Hakkında

Ayetteki ezvac asnâf (sınıf sınıf...) demektir. Bu şekilde isimlendirilmiştir, çünkü bunları herbiri diğeriyle çiftlenmiştir. Ezvac-en şetta kelimesi ise, (......) kelimesinin sıfatı olup, şetît kelimesinin çoğuludur. Bu tıpkı, merdâ'nın îd'in (hasta) kelimesinin çoğulu olması gibidir. Bu kelimenin, nebat kelimesinin sıfatı olması da mümkündür. Çünkü nebat, nâbit (biten) anlamında bir masdardır. Bu keliminin müfredi ve çoğulu eşitti. Yani, "O bitkiler çeşit çeşittir; faydaları, tadları ve karakterleri farklı farklıdır. Bazıları insanlara, bazıları ise, hayvanlara elverişlidir" demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Hem sizyeyin, hem davarlarınıza yedirin" buyruğuna gelince, bu ifade, ehrecnâ ifadesindeki mütekellim zamirinden hal olup, buna göre mana, "Biz, kendilerinden istifade etmemiz hususunda rnüsade ediciler, bir kısmını sizin yemeniz, bir kısmını da hayvanlarınıza yedirmenizi mubah kılıcılar olarak, çeşitli bitkileri çıkardık..." şeklinde olur. Cenâb-ı Hakk'ın, "yeyin" emri başka faydaları da kapsar. Bu, tıpkı, "Aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin..." (Bakara, 188) ve, "Gerçekten, yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş (doldurarak) yemiş olurlar" (Nisa, 10) ayetleri gibi olup, bu emir ibâha ifade eden bir emirdir.

Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "Bahsettiğim bu nimetlerde, akıl sahipleri için ayetler, yani delâletler vardır" demektir. Nuhye "akıl" demektir. Ebu Ali el-Farisi, "bu kelime, tıpkı hudâ gibi masdar olabileceği gibi, cemi de olabilir" demiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Sizi, ondan yarattık" ifadesine gelince, bil ki, Cenâb-ı Hak, yerlerin ve göklerin yararlarından bahsedince, bunların, zâtları gereği matlûb ve arzuların olmadıklarını, tam aksine ahiret menfaatlerini elde etmesinin birer vesilesi oldukları için matlub olduklarını beyân buyurarak, "Sizi, ondan yarattık" buyurmuştur. Bu hususta iki soru bulunmaktadır.

Topraktan Yaratılmanın Manası

Birinci soru: Cenâb-ı Hak, bizi diğer ayetlerinde de beyân ettiği üzere, "nutfe" den yarattığına göre, O'nun burada, "Sizi, ondan (yani topraktan) yarattık" demesinin manası nedir? Buna şu iki açıdan cevap verebiliriz:

a) Cenâb-ı Hak, aslımız olan Adem (aleyhisselâm), "Adem'in hali gibidir, onu topraktan yarattı" (Al-i imrân, 59) ayetinde de belirttiği gibi, topraktan yaratınca pek yerinde olarak mefhumu burada bizim hakkımızda da kullandı.

b) İnsan, erkeğin nutfesi ile kadının kanından meydana gelmiştir. Bunlar da, gıdalardan oluşmuştur. Gıdalar da, ya hayvansal, ya da bitkisel olur. Hayvansal gıdalar, bitkilere varıp uzanır. Bitkiler de, suyun ve toprağın karışımından meydana gelir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizi ondan yarattık" demesi doğru ve yerinde olur ki, bu bizim, nutfeden yaratılmış olmamıza aykırı düşmez.

c) Biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Döl yataklarında size nasıl dilerse öyle biçim veren O'dur" (Âl-i İmran, 6) ayetinin tefsirinde, İbn Mesûd'dan gelen şu haberi zikretmiştik: "Allah, rahimlerin meleğine, o çocuğun ecelini rızkını ve, defn olunacağı yeri yazmasını; o bölgenin toprağından alıp, o nutfenin üzerine serpmesini, sonra da o nutfeyi o rahme koymasını emreder."

İkinci soru: Ayetin zahiri, bir şeyin, bazan diğer bir şeyden yaratılıp meydana geldiğine delâlet etmektedir. Halbuki, kelamcıların görüşlerinin zahiri, buna karşı kor durumdadır. (Ne dersiniz?),

Buna şu şekilde cevap verilir: Eğer, bir şeyin diğer bir şeyden yaratılması ile, evvelki şeyin sıfatının o zâttan (cevherden) giderilmesi ve ikinci şeyin sıfatının o zâtta (cevherde) meydana getirilmesi kastediliyorsa, bu caizdir. Çünkü, bunda bir aykırılık yoktur.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Yine ona döndüreceğiz" ifadesine gelince, bundan murad edilenin, Allah'ın gökyüzüne kaldırmış oldukları müstesna, yerin, ölen herkes için bir mekânı ve zarfı olabilmesi için, kabirlere döndürüp sokma olduğunda şüphe yoktur. Göğe yükseltilmiş olanın da, öldükten sonra oraya döndürülmesi muhtemeldir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizi bir kere daha ondan çıkaracağız" ifadesine gelince, bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:

a) Doğruya en yakın olan bu görüşe göre, bu ifadenin manası, "Haşr ve ba's gününde sizi oradan çıkaracağız" şeklindedir.

b) Biz sizi oradan, bir toprak ve çamur halinde çıkarırız. Sonra da, bunu müteakiben, size can veririz. Bu mana, bazı haberlerde de zikredilmiştir.

c) Bununla, kabir azabı murad edilmiştir. Berft İbn Azib'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: " Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte, ensardan birinin cenazesine gitmek üzere yola çıktık. Derken, Hazret-i Peygamber kabir azabından, mümin ve kafire yapılan hitabtan, ruhun cesedine dönmesinden, yeryüzüne gönderilmesinden ve Allahü teâlâ'nın, onları yeryüzüne iade ederken, "Ben onlara, onları topraktan yarattığımı; ona döndüreceğimi ve ondan yeniden çıkaracağımı va'detmiştim" demesinden bahsetti.

Bil ki Allahü teâlâ bu ayetlerde, yerin pekcok faydasından bahsetmiştir ki bu da Cenâb-ı Hakk'ın o yeri canlılar için, üzerinde gidip geldikleri bir döşek ve yatak (gibi) yapması; onlara o yeryüzünde, istedikleri zaman gidip gelecekleri yollar yapması ve orada, hem kendilerinin azıkları hem de hayvanlarının yiyecekleri olacak olan çeşitli bitkiler yaratmasıdır ki bu, onların, kendisinden neşet ettikleri temeldir, asıldır... Sonra bu yer, öldükleri zaman da toplanıp bir araya getirildikleri bir mekândır. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Yere, iyi davranın; çünkü o da size iyi davranır" buyurmuştur.

Musa (aleyhisselâm)'a Sihirbaz Demeleri

55 ﴿