58"Celalim hakkı için, Biz ona, ayetlerimizin hepsini gösterdik de o, yine yalanladı ve dayattı. Dedi ki: "Ey Musa, sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin bize? Şimdi biz de sana, onun gibi bir sihir yapacağız, şimdi sen kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve zamanı tayin et kî, ne senin ne de bizim cayamayacağımız düz (geniş) bir yer olsun". Firavun'a Gösterilen Mucizeler Bilesin ki Allahü teâlâ, Firavun'a bütün ayetlerini gösterdiğini, sonra da onun, buna rağmen onları kabul etmediğini beyan buyurmuştur. Alimler, bu ifadede geçen, "ayetlerimiz" sözüyle neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, Cenâb-ı Hakk'ın bununla, tevhid ve nübüvvet ile ilgili bütün delilleri kastettiğini söyleyerek şöyle demişlerdir: "Tevhidle ilgili delillere gelince, bunları Allahü teâlâ'nın bu suredeki "Bizim Rabbimiz her şeyi yaratıp sonra da yol gösterendir"', "O, yeryüzünü size bir döşek yaptı" ayetleriyle, Şuâra Suresi'nde zikrettiği, "Firavun dedi ki: "Alemlerin Rabbi nedir?" (Musa), "Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabbidir... (Şuâra, 23-24) ayetleridir. Nübüvvetle ilgili olanlara gelince, bunlar da, Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a tahsis ettiği şu dokuz mucizedir: 1) Asa, 2) Yed-i Beyzâ, 3) Denizin yarılması, 4) Suyun fışkırdığı taş, 6) Çekirge, bit ve kene istilası 7) Kurbağa istilası, 8) Suların kana dönüşmesi ve, 9) Dağın kökünden sökülerek kaldırılması. Bu izaha göre, ayetteki ereynâhu kelimesinin manası, "Biz o Firavun'a, bu mucizelerin doğruluğunu anlattık, bunlardaki delâlet vecihlerini izah ettik" şeklinde olur... Bazıları da bunu, nübüvvetle ilgili mucizeler manasına almışlardır ki, bunlar da, az önce saydığımız mucizelerdir. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın elinde zuhur etmesine ve onları izhâr eden de olmasına rağmen, ayetleri kendisine nisbet etmiştir. Çünkü, o mucizeleri onun elinde meydana getiren O'dur. Bu, tıpkı, üfleyen Cebrail olmasına rağmen, rûh üfleme işini kendisine nisbet ederek, "Biz ona ruhunuzdan üfledik" (Enbiya, 91) demesi gibidir. İmdi şayet, "ayetteki küllehâ lafzı, umumiliği ifade eder. Halbuki Allahü Teâlâ Firavun'a bütün mucizeleri göstermemiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan önce ve ondan sonra gelen bütün peygamberlerin elinde izhâr ettiği mucizeleri de O'nun ayet ve mucizeleri cümlesindendir" denilirse, biz deriz ki: kûm lafzı, her ne kadar umumilik ifade etse dahi, ancak ne var ki bu bazan, karine bulunduğunda, hususi manada da kullanılabilir. Bu, meselâ, "Pazara girdim, her şeyi aldım" denilmesine benzer. Şöyle de denilebilir: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Firavun'a, Cenâb-ı Hakk'ın mucizelerini gösterdi. Ona, diğer peygamberlerin mucizelerini de sayıp döktü, ama o (buna rağmen) hepsini sayıp döktü. Ya da şöyle denilebilir: mucizelerin bir kısmını yalanlamak, hepsini yalanlamak demektir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu gerekliliğe göre, (yani netice itibariyle) bundan bahsetmiş, daha sonra da, o Firavunun yalanlayıp direttiğini beyan buyurmuştur. Kadi şöyle der: eba fiilinin delâlet ettiği ibâ masdarı, kabul etmemek demektir. Halbuki, bununla ancak yapmak veya yapmamak gücü elinde olan kimse nitelenebilir. Bir de, Allahü Teâlâ, onun yalanlayıp ve diretmesinden dolayı, Firavun u kınamıştır. Binâenaleyh o, o şeylere kadir olmasaydı, böyle bir kınama doğru olmazdı." Bil ki bu soru Cenâb-ı Hakk'ın Bakara Sûresi'ndeki, "İblis müstesna o diretti ve büyüktendi" (Bakara. 34) ayetinin tefsirinde, cevabıyla beraber geçmişti. Cenâb-ı Hak, daha sonra Firavun'un, "Ey Musa, sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin?" şeklindeki şüphesini nakletmiştir ki, bu şüphenin terkibi son derece ilginçtir. Bu böyledir, zira Firavun onların kulaklarına, sayesinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a cidden öfke duyacakları bir şeyi işittirmiştir ki, bu da, "Ey Musa, sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin?" ayetidir. Çünkü bu, insana son derece zor gelen şeyler cümlesindendir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, yurttan çıkarılma işini "Kendinizi öldürün, yahut yurtlarınızdan çıkın"(Nisa, 66) ayetinde, öldürülmeye denk saymıştır. Sonra onlar Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a çok buğz ettikleri için, Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın nübüvvetini zedeleyecek bu şüpheyi getirerek, "Senin bize getirdiğin, mucize değil sihirdir" demek istemiştir. Mucizenin, karşı konulması imkansız birşey, sihrin ise karşı konulabilecek birşey olmasından ötürü, Firavun mucizenin sihirden ayırdedilebileceğini bildiği için, "Şimdi biz sana onun gibi bir sihir yapacağız" demiştir. Hazret-i Musa'ya Yarışma Teklif Etmesi Ayetteki "Şimdi sen kendinle bizim aramızda bir buluşma yeri ve zamanı tayin et ki, ne senin ne de bizim cayamayacağımız düz (geniş) bir yer olsun..." ifadesine gelince, bil ki buradaki "mev'id" kelimesi masdar-ı mimi olabileceği gibi, ismi mekan da olabilir. Bu tıpkı, (Hicr, 43) ayetindeki kelime gibidir. Bunun, (Hud. 43) ayetindeki kelime gibi, ism-i zaman olması da mümkündür. Bu ayette ise, kelime masdar mimidir, yani, "Bizimle aranda, cayamayacağımız bir va'dde (sözde) bulun" manasındadır. Çünkü cayma ancak va'd (söz verme) masdarı için söz konusu olur. Ama ism-i zaman ismi mekan olan "mev'id" için, "cayma" ile nitelenmesi doğru olmaz. Hasan el-Basri'nin, ayetteki "yevm" kelimesini nasb ile okuması da, bunun böyle olduğunu te'kid eder. Çünkü bu kelime böyle nasb ile okunursa, mev'id kelimesinin ism-i zaman ve mekan olması uygun olmaz. Ayetteki "mekan" kelimesi, ic'al fiilinin ikinci mef'ulü olduğu için mansub kılınmıştır. Buna göre kelamın takdiri, "Cayamayacağımız o randevu yerini, dümdüz bir yer kıl (seç)" şeklindedir. Ayetteki suvâ kelimesini, Âsim, Hamza ve İbn Amir Sin'in zammesi ile okurlarken, diğerleri sinin kesresi ile sivâ şeklinde okumuşlardır. Her iki okuyuşta, aynı manaya gelen, iki değişik kullanıştır. Bu tıpkı, (......) kelimesi gibidir. Yine bu kelime, tenvinli olarak da tenvinsiz olarak da okunmuştur. Âlimler, bu kelimenin ne manaya geldiği hususunda şu izahları yapmışlardır: 1) Ebu Ali, "Bu, her iki tarafa da aynı uzaklıkta olan bir yer manasınadır" demiştir. Mücâhidin sözünden kastedilen de budur." Katâde, buna "adil olarak" manasını vermiştir. 2) İbn Zeyd buna, üzerindeki yüksek ve alçak yerler, görüşümüze mani olmayacak derecede, mümkün olduğu kadar düz yer" manasını vermiştir. Kelime, birinci izaha göre, mesafenin; ikinci izaha göre o yerin sıfatı olmuş olur ki, onların maksadları herkesin, orada olacak şeyleri görebilecekleri, çukur ve tepeler bulunmayan, dümdüz bir yer bulmaktır. 3) Bu, "Kendisine sizin de, bizim de aynı şekilde razı olacağımız bir yer..." demektir. 4) Kelbi, "Bu, şu anda bulunduğumuz yerden başka bir yer" demektir" der. |
﴾ 58 ﴿