64"Dediler ki: "Bunlar, herhalde, büyüleriyle sizi yerinizden yurdunuzdan çıkarmak ve en şerefli -emsalsiz yolunuzu- dininizi gidermek isteyen iki sihirbazdır. Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya toplayın. Sonra saf halinde hep birden gelin. Bugün galib olan muhakkak umduğuna erer" Bu ayette ilgili birkaç mesel vardır: (......) Kelimesinin Farklı Kıraatleri Meşhur kıraate göre bu ifâde, (......) şeklinde okunur. Bazı kıraat âlimleri bu şekilde okumamış ve bu hususta şu değişik izahları yapmışlardır. 1) Ebu Amr ve Isâ b. Ömer, bunun (......) şeklinde okuyarak, "Bu, Saîd b. Cübeyir'in ve Hasan el-Basrî'nin kıraatidir" demişlerdir. Ebu Amr ve İsâ b. Ömer, bu kıraatlerine, Hişam b. Urve'nin babasından, babasının da Hazret-i Aişe'den rivayet ettiği şu hadisi delil getirmişlerdir: Hazret-i Aişe'ye, bu ayet ve (Mâide,69) (Nisa, 163) ayetleri sorulduğunda o Urve'ye: "Ey kardeşim oğlu, bunların (böyle yazılmış olması) kâtib hatasıdır" demiştir. Yine Hazret-i Osman (radıyallahü anh)'ın, Mushaf'a bakarak: "Ben bunda (kıraat-yazı) hataları görüyorum. Arap, dili (selikası) ile onları düzgün okur" dediği rivayet edilmiştir. Yine Ebu Amr'ın, "Ben, bu ayeti (......) şeklinde okumaktan haya eder, çekinirim" dediği rivayet edilmiştir. 2) İbn Kesir bunu, in-i muhaffefe ve şeddesiz nün ile ve (......) deki nûnu şeddeliyerek (......) şeklinde okumuştur. 3) Âsım'ın râvisi Hafs, her iki nûnu da şeddesiz olarak, (......) şeklinde okumuştur. 4) Abdullah b. Mes'ûd (Meftuh elif ile) şeklinde sonraki kelimeyi de lâmsız olarak (......) şeklinde okumuş. 5) Ahfeş'in, ilk lafzı (......) manasında olmak üzere, şeddesiz olarak okuduğu rivayet edilmiştir. Böyle okuma bu edatı, amel ettirmeksizin okuyanların lehcesidir ki onlar böyle olan ile, manasında olan edatının arasını ayırmak için, haberinin başına lâm getirirler. 6) Ubeyy İbn Ka'b'ın (......) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir... Ondan yine (......) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir... Halil'den de aynısı rivayet edilmiştir. Ubeyy İbn Ka'b'dan (......) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. İşte, bu ayette zikredilen şaz kıraatler bunlardır. Kıraat Konusunda Razi'nin Önemli Mütalaası Bil ki, muhakkik ulema şöyle demiştir: "Bu kıraatlerin doğru olduklarını kabul etme caiz değildir. Çünkü bunları, "âhâd" yollarla nakledilmişlerdir. Halbuki Kur'ân'ın, tevatür yoluyla nakledilmiş olması gerekir. Çünkü biz, âhâd yollarla Kur'ân'a ilavede bulunmayı caiz görecek olursak, elimizde olan şeyin tamamının Kur'ân olduğuna katiyetle hükmetmemiz mümkün olmaz. Çünkü bu kıraattar, tevâtûren nakledilmedikleri halde, Kur'ân'dan addedilirse, başka yerde de aynı şeyin yapılması mümkün olur. Binâenaleyh bu kıraatların Kur'ân'dan olduğunu tecviz etmemiz halinde ilave de bulunma, ondan bazı şeyleri çıkarma ve değiştirme gibi şeylerin Kur'ân'a yol bulması mümkün olur ki, bu da Kur'ân'ı hüccet olmaktan çıkanr. Bu yanlış olduğuna göre, bu neticeye götüren her şeyde batıldır. Meşhur kıraati tenkit etmek, daha önce de geçtiği gibi şu sebeplerden dolayı çok kötü olan bir şeydir: 1) Bu kıraatin nakli, şöhret bulması ve yaygın olması itibariyle, tıpkı, bütün Kur'ân'ın nakli gibidir. Binâenaleyh, biz bu kıraatin batıl olduğuna karar verecek olursak, aynısının bütün Kur'ân hakkında da olması mümkün olur ki, bu da, hem tevatürü, hem de bütün Kur'ân'ı ta'n etme sonucunu verir ki, bu olamaz! Bu böyle sabit olunca, bazı sahabeden nakledilen haber-i vâhidle ona muarazada bulunmak imkansızdır. 2) Müslümanlar, Mushaf'ın iki kapağı bulunan şeyin, kelâmullah olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Kelamullahın ise, bir kıraat hatası (lahn) ve galat (yanlış okuyuş) ihtiva etmesi mümkün değildir. Böylece, Hazret-i Osman ve Aişe (radıyallahü anh)'dan, o Kur'ân'da bir hatanın bulunduğuna dair nakledilen sözün aslı olmayan bir söz olduğu kesinlik kazanmış olur. 3) İbnil-Enbari şöyle der: "(Bu) hususta, "muktedâ bih" ve örnek olan, sahabe (radıyallahü anh)'dır. Binâenaleyh, onlar şayet mushafta bir hata bir lahn bulmuş olsalardı, bid'atlerden sakındırdıkları ve ittibaya teşvik ettikleri halde, bu işin düzeltilmesini kendilerinden sonra gelen başkalarına kesinlikle bırakmazlardı. Öyle ki onlardan bir kısmı, "Uyunuz; bidat çıkarmayınız, bu size yeter" demişlerdir. Binâenaleyh, meşhur kıraatin mutlaka doğru olduğunun sabit olması gerekir. Meşhur Kıraat Hakkında Nahivcilerin İzahları Nahivciler bu hususta ihtilaf etmiş ve şu izahları yapmışlardır. 1) En kuvvetli olan bu görüşe göre, bu okuyuş, bazı Arab kabilelerinin lehçesidir. Bazıları bunun Haris İbn Ka'b Oğulları'nın lehçesi olduğunu söylemişlerdir. Zeccâc bu okuyuşu Kinâne'ye, Kutrub da, Haris İbn Ka'b, Murâd, Haş'am ve Benu Üzre Oğullarının bir kısmına nisbet ederken, İbn Cinnî bunu aynı zamanda Rebia Oğulları'nın bazısına nisbet etmiştir. Ferrâ bu lehçeye binâen şu beyti nakletmiştir. "Cesur bir kimse gibi, başını uzattı; cesur kimse, şayet, dişlerini geçirebilir bir yer görse, hemen ısırırdı" Başkaları da "Bizden, iki kulağı arasına (yüzüne) öyle bir darbe aldı (tam olarak: aziklandı) ki, bu darbe onu, mukabil bir şey yapamadığı halde, yerlere kapattı" beytini nakletmişlerdir. Ferrâ şöyle demektedir: "Esed Oğullarından birisi, (muzafun ileh olan yedâ kelimesini mecrur kılmaksızın) dediklerini nakleder." Kutrub da şöyle der: "Bununla, (mesela), "iki adam gördüm" "iki elbise aldım" derler, (nasb alameti olarak ya nûn getiremezler). Cahiliyye döneminde Dabbe oğullarından birisi de "Ben o (sevgili)nin omuzu iki gözünü ve birer ceylana benzeyen iki burun deliğini tanırım" demiştir, (et-aynân deyip, el-ayneyn dememiştir.) Bu kimsenin bu beyitteki ifadesi, yaygın lehçeye göredir. Bunun dışında kalanlar ise, bunların, Dabbe oğullarının lehçesine göredir. Bir başkası da "Onun üzerinde uçtular, binâenaleyh, onun üzerinde sen de uç, ve iki tarafını onun, iki kat iple bağla" demiştir. Yine bir başkası (demiş, nâbeyhi yerine nâbâhu kullanmıştır.) Manası: "Onlara emredip, (Çiğnemeye başladığı zaman), azıdişlerinin çıkardığı ses, (kanatlarında yeşillik bulunan) Ahtabân kuşunun çıkardığı ses gibi olur" Bazıları, bu beyitte gelen (......) kelimesi, dilin altında bulunan damar, (......) kelimesinin yerini tutar, demişler; böylece bu iki kelimeyi, tek bir kelime kabul etmişlerdir. Böylece bu beyitte geriye, sadece (azı dişlerinin çıkardığı ses) ifadesiyle istidlal etmek kalmıştır. Yine bunlar, şöyle demişlerdir: "Bana, Yunus Haris Oğullarına ait olan şu beyit nakletmiştir: Burada da Ke ennenin ismi olarak "yeminey denilmiştir. Beytin anlamı: Sanki vadinin iki kolu ve arkı kan akıp gidiyor, ve sanki bu kan ebediyyen kalacak gibi görünüyor." Yine "Muhakkak ki onun babası ile, babasının babası, şeref ve yüceliğin zirvelerine ulaşmışlardır" demişlerdir. İbn Cinni, "Bize, Kutrub'dan şu rivayet edildi: Bu beytte yedeyn yerine yedâni denilmiştir. Daha sonra Ferrâ şöyle der: "Bu, az olsa dahi, kıyasidir. Çünkü tesniye harfinden önceki harfin harekesi fethadır. Binâenaleyh ondan sonra elifin bulunması gerekir. Şayet ondan sonra yâ gelecek olsa, mâ kabli meftûh olduğu için, elife çevrilmesi gerekir." Kutıub şunu anlatmıştır: "Onlar bunu, med harflerinin en hafifi olan elife yönelerek yaparlar." İşte bu husus, bu ayet hakkında yapılan izahların en kuvvetlisidir. Şöyle de denilebilir: nın elifi, kelimenin aslındadındır. Kelimenin aslından olan harfin, tesniye ve cemi olma sebebiyle değiştirilmesi caiz değildir. Çünkü zati olan şey, arızi olanla zail olamaz. Binâenaleyh bu delil, denilmesinin caiz olmamasını gerektirir. Binâenaleyh, biz bunu caiz görünce, bunun yanı sıra en azından denilmesi caiz olur. 2) Şöyle de denilebilir: "Buradaki (......) (evet) anlamındadır. Nitekim şair "O kadınlar derler ki: Seni aklık bürümüş. Yaşlanmışsın gerçekten. Ben de, "Evet" dedim" demiştir. Binâenaleyh ifadesindeki hâ, (Hakka. 29) ayetinde olduğu gibi, sekte hâsıdır. Ebu Züeyb de şöyle demiştir "Saç ayrımlarına ak düştü. Evet kafamızdaki saçın sakallarımızla birlikte ağarması, muhakkak ki en şiddetli belalardan birisidir." Yani, "Evet, belâlardan birisi de..., dır" demektir. Böylece bu kelime "evet" anlamında (......) (inne) olmuştur. Buna göre Cenâb-ı Hak, (onların sözünü naklederek), "Evet, bu ikisi iki sihirbazdırlar" buyurmuştur. Onlar buna itiraz ederek şöyle demişlerdir: (......)in mübtedânın başına gelmesi durumu hariç, normal olarak haberin başına lâm gelmez. Ama mübteriânın başına (......) gelmediği zaman, lâm'ın başına geldiği kelime, mahallen merfüdur, mübtedâdır. Çünkü "Zeyd, Amr'dan daha bilgilidir" denilir, fakat, (......) denilmez." Karşı taraf bu itiraza şu iki şekilde cevap vermiştir: a) Biz, "Haberin başına lâm'ın gelmesi güzel olmaz" görüşünü kabul etmiyoruz. Bunun delili, şairin "Ummü Huleys, acuze ve yaşlı bir kadındır. Koyunun etinden, boyun kemiğine razıdır" şeklindeki sözüdür. Bir başkası da "Benim dayım sensin sen! Eğer Cerîr kimin dayısıysa, o yücelir ve, dayılara da ikram da bulunur" demiştir. Kutrub da şu beyti nakletmiştir; "Sene, yüce Allah'ın adına, sizin bineklerimizin, en hayırlı bineklerden olduğuna dair yemin etmedin mi? (ettin)" Eğer bu şiirdeki İnne kesre ile rivayet edilecek olursa bununla istidlal edilemez. Ancak ne var ki Kutrub, şöyle demiştir. "Biz bunu, hemzenin fethasiyla işittik. Hem, (......) fiilinin haberine de lâm bitişir. Nitekim İbn Cinni şöyle der: "Ebu Ali bize şu beytini okudu: "Süratle uğrayıp "arkadaşınız nasıl oldu?" diye sordular. Oda "soranlara: "Bitkin ve yorgun!" dedi. Kutrub şöyle der: Biz, Arabların bazısının şöyle dediğini duyduk: "Senin barışçı olduğunu görüyorum" "Ben onun, bir yaşlı olduğunu gördüm" "Allah'a andolsun kizeyd sana güveniyor" Şair Kuseyyir de şöyle damiştir: "O sevgiliyi tanıdıktan sonra, gecemi hep, tıpkı uzak diyarlara gitmiş şaşkm bir kimse gibi geçirdim" Bir başkası da "Ama ben, onun sevgi ve muhabbetinden ötürü, onu arzuluyor, onu diliyorum" demiştir. İtiraz edenler, ise şöyle demiştir: "Bu şiirler şaz kabilinden olup, onlar şiir zaruretinden dolayı bu şekilde kullanılmışlardır. Halbuki, Cenâb-ı Hakk'ın kelâmı, böylesi zaruretlerden münezzehtir. Bu izah ancak, biz, mübtedânın başına (......) gelmediği zaman, haberine değil de mübtedâ olan kelimeye lâm'ın bitişmesi vacib olur" dediğimizde ancak, takarrür edip kesinleşmiş olur. Sözün özü şudur: Lâm harfi, mübtedânın haberle tavsif edilmesinin tekidini belirtir. O halde lâm, mübtedânın hallerinden, sıfatlarından birisine delâlet ediyor demektir. Binâenaleyh lâm harfinin mübtedâya bitişmesi gerekir. Çünkü, bir yerde hükmü gerektiren illetin, mutlaka o yere tahsis edilmiş olması gerekir. Şu da denilemez: "Bu, mübtedânın başına (......) geldiğinde, problem arzeder... Çünkü bu durumda, bahsettiğimiz şeyin (yani, lamın, mübtedânın haberle tavsif edilmesinin tekidi...) yanısıra lamın haberin başına getirilmesi gerekir. Çünkü biz bunun, bir zaruret olduğunu söylüyoruz. Bu böyledir, zira hem (......) hem de lâm, tekid ifade eder. Binâenaleyh, (......) diyecek olsak, bu durumda, tekid harfini, yine tekid harfinin başına getirmiş oluruz ki, bu mümkün değildir. Binâenaleyh, lâm harfinin bu gibi yerlerde, mübtedânın başına getirilmesi imkansız olunca, biz lâm harfini bu imkansızlıktan dolayı, hiç şüphesiz, onun haberinin başına getiriyoruz. Ama, mübtedânın başına (......) getirilmediğinde bu imkansızlık ortadan kalkmış olur, bu durumda da mübtedânın başına lamın getirilmesi vacib olur. "Maksat, nefyi tekid etmek olduğu halde, şairin: "Beni, kendini beğenmiş uyuzlu birinin istediği gün gibisini, ne gördüm, ne de duydum" şeklindeki beytinde nefy harfi, nefy harfinin başına getirildiğine göre, maksadımız, nisbeti tekid etmek olduğu halde, tekid harfini tekid harfinin başına getirmek niçin caiz olmasın?" da denilemez. Çünkü biz diyoruz ki: Bu ikisi arasındaki fark şudur: Senin "Zeyd ayaktadır" şeklindeki sözün, Zeyd'in ayakta olmakla nitelendiğine delâlet eder. Ama sen "Muhakkak ki Zeyd ayaktadır" dediğinde, bu ifadedeki inne.bu hükmün kuvvetlendirildiğini ifade eder. Binâenaleyh, şayet sen inne edatt ile birlikte, bir başka tekid edici kelime zikredecek olsan, bu gereksiz ve abes olur. Ama sen, "Falancayı gördüm" dediğimde, bu olumlu bir cümledir. Ama bunun başına sen nefy harfini getirdiğinde, o zaman o nefy harfi olumsuzluk ifade eder, tekid ifade etmez. Çünkü bu, sadece asli manayı ifade eder. Binâenaleyh, daha nasıl ziyadeliği, (tekidi) ifade etsin? Bu sebeple buna, başka bir nefy harfini eklediğinde, ikinci harf, birincisini tekid etmiş olur, böylece de abes olmaz. İşte, bu iki konu arasındaki fark budur. Yapılan itiraz da burada biter." Buna göre bu itiraz, zayıftır. Çünkü, nakl ile kaide (kıyas) bir araya gelip (tezâd teşkil ettiğinde), naklin daha evlâ olacağı hususunda herkes ittifak etmiştir. Bir de bu ileri sürülen şeyler, son derece zayıftır. Binâenaleyh, bunlarla, apaçık olan bir nakil nasıl savuşturulabilir? b) Onların, "Mübtedânın başına nin gelmesi durumu hariç, mübtedânın haberinin başına lamın gelmesi uygun olmaz" şeklindeki görüşlerine verilen cevaba gelince; Zeccâc bu hususu zikretmiş ve şöyle demiştir: "Buradaki inne, neam (evet) yerinde kullanılmış bir kelimedir. Lâm da neam (evet)li cümlelerde getirilen lamdır, Buna göre ifadenin takdiri, "Evet, bunlar, şüphesiz bu ikisi, iki sihirbazdırlar" şeklindedir. Buna göre lâm, habere değil, mübtedâdın başına gelmiş olur." Zeccâc sözüne devamlı şöyle der: "Ben bu görüşü, Muhammed İbn Yezid ile İsmail İbn İshak'a arzettimde, onlar bunu beğendiler ve bunun, bu hususta duydukları izahların en iyisi ve en güzeli olduğunu ifade ettiler." İbn Cinni, bu görüşün şu sebeplerden dolayı, doğru olmadığını söylemiştir: a) Aslolan, mübtedâ şayet malûm ve çok belli bir iş olursa, ancak o zaman hazfedilebilmesidir. Eğer böyle olmazsa, o zaman, bunun hazfinde, onu bilmemenin yanısıra, muhataba bir tür; gaybı bilmeyi teklif bulunmaktadır. Ama mübtedâ malum olursa, onu lâm ile tekid etmeye gerek kalmaz. Çünkü tekide ancak, mübtedâ İyi bilinmediğinde gerek duyulur. b) Hazf, ihtisar (kısaltma); tekid ise itnâb (detaylandırma) babındandır. Binâenaleyh (aynı cümlede), onları bir arada bulundurmak caiz değildir. Bir de, tekid edileni zikredip, tekidi hazfetmek, aklen, aksini yapmaktan daha güzeldir. c) Ashabımız olan Basralıların, mesela sözünde olduğu gibi, mübtedâya ait olan mahzûf zamiri, tekid etmekten kaçınırlar da, "Bizzat Zeyd'i dövdüm" ifadesinde, "nefs" kelimesi, ile (......) kelimesinde mukadder ve tekid edilmiş olan (çünkü bu, o (......) darabtuhu takdirindedir) hâ zamirini tekid etmeyi uygun görmezler. Çünkü hazf ancak, tahkikten ve onu bildikten sonra mümkündür. Böyle olunca da onu tekid etmeye gerek kalmaz. İşte burada da böyledir. d) Bütün nahivciler, şairin, ifadesini, onun, zaruretten dolayı haberinin başına lamı getirdiği anlamına hamletmişlerdir. Binâenleyh, şayet Zeccâc'ın benimsediği görüş caiz olmuş olsaydı, nahivler bundan dönmez ve sözü, (hususiyle) zahiri bir izah buldukları zaman, zarurete hamletmezlerdi." İbn Cinni'nin bu itirazına şu şekilde cevap verilebilir: Mübtedânın lafızda kendisine delâlet eden birşey bulunduğu zaman hazfedilmesi yerinde ve güzel olur ki bu da, ayet-i kerimedeki (......) kelimesidir. Ama, lafızda buna delâlet eden herhangi birşey olmadığı halde tekidin hazfedil meşine gelince hiç şüphesiz (bu durumda) mübtedâyı hazfetmek, tekidi hazfetmekten daha evlâ olur. Basralıların, "Bizzat Zeyd'i dövdüm" şeklindeki sözlerinde zamiri tekid etmekten kaçınmalarına gelince, bu, fiilin ism-i zahire isnâd edilmesinin, onun, zamire isnâd edilmesinde daha evlâ olmasından dolayıdır. Ama biz, dediğimizde, o zaman (......) kelimesi mefûl olmuş olur. Böylece de onun, zamiri tekid için zikretmiş olmak mümkün olmaz. Binâenaleyh burada, hazfedileni tekid etmek, mutlak manada hazfedilmesi tekid etmek imkansız olduğu için değil de, bu sebepten dolayı imkansız olmuş olur. Ama onun, "Nahivciler, şairin şeklindeki sözünü, "O, zaruretten dolayı haberin başına lâm getirilmiştir binâenaleyh, şayet Zeccâc'ın söylediği şey doğru olmuş olsaydı, nahivciler bundan dönmezlerdi..." şeklindeki ifadesine gelince, bu son derece düşük bir itirazdır. Çünkü, öncekilerin bundan gafil ve habersiz olmaları, onun batıl olmasını gerektirmez. Öncekilerin nice gaflet ettiği şeyler vardır ki, sonrakiler onu anlamışlardır. İşte bu hususun izahı için söylenecek sözün tamamı budur. 3) Inne edatı amel bakımından zabıttır, çünkü o, fiile benzemesi sebebiyle amel eder. Binâenaleyh onun, amelde zayıf olması gerekir. O amelde zayıf olunca da, mübtedânın asli irabı üzere -ki bu da merfû olma hâlidir- kalması caizdir. Birinci mukaddime, ki bu, onun fiile benzer olmasıdır. Bu benzerlik ise, hem lafız, hem de manada bulunmaktadır. Lafzi benzerlik, bu kelimenin üç harften meydana gelmesi, sonunun fetha olması ve fiiller gibi isimlerden ayrılmaması itibariyledir. Mana bakımından benzerliğine gelince, bu kendisinin isminde bulunan bir manayı (hususu), ifade etmesidir ki, bu da o isminin haberiyle tavsif edilmesinin tekid edilmesidir. Bu senin tıpkı (......) dediğinde, sözünün, isimden yani, Zeyd'de bulunan bir manayı ifade etmesi gibidir. İkinci mukaddime: Bu kelime fiillere benzeyince, onun amelde ona benzemesi gerekir. Bu da, "deveran" kaidesinden dolayı, açık ve anlaşılırdır. üçüncü mukaddime: Bu, onun niçin ismini nasb, haberini de ref ettiği hususudur. Bunu şu şekilde açabiliriz. Bu kelime, amil olduğuna göre, ya hem mübtedâyı hem de haberi ref edecek, yahut her ikisini nasbedecek, yahut mübtedâyt ref, haberi nasb edecek, veyahutta mübtedâyı nasb, haberi ref edecek. Birincisi batıldır, çünkü irine edatı, mübtedâ haber olan bu iki kelimenin başına gelmeden önce, bu kelimeler merfû idiler. Binâenaleyh eğer bunlar, bu kelime kendilerine dahil olduktan sonra da aynı hal üzere kalmış olsalardı, inne nin bir tesiri, kesinlikle zuhur etmemiş olur. Bir de bu kelime, fiile benzediği için amel etmektedir. Halbuki fiil, iki ismi ref etmez. Binâenaleyh, eğer bu iki ismi birden ref edecek olsaydı, o zaman benzerlik bulunmuş olmazdı. İkinci kısım batıldır. Çünkü bu da, fiilin ameline muhaliftir. Çünkü fiil, merfûsu bulunmadan herhangi bir şeyi nasbetmez. Üçüncü kısım da batıldır, çünkü bir asıl ile ferin eşit olması neticesine götürür. Zira fiil, önce faili ref eder, sonra da mefûlü nasb eder. Binâenaleyh, nasb işi burada aynen fiilin ameline benzer bir biçimde yani bu da önce ref edip sonra nasbetmiş olsaydı, o zaman asi ile fer'in arasında fark kalmamış olurdu. Bu üç kısım imkansız olunca, geriye dördüncü kısım kalmış olur ki bu da, inne'nin, ismini nasb, haberini ref etmesidir ki, bütün bunlar, bu harflerin amel etmelerinin aslî değil, ferî olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü, amel mevzuunda mansûbu merfûdan önce getirmek, asl olandan udûl etmek yani dönmektir ki, bu da, bu harflerin amelinin asalet yoluyla değil, arızî bir yolla sabit olduğuna delâlet eder. Dördüncü mukaddime: (......) kelimesinin ismini nasb etmesi hususundaki etkinliğinin, fiile benzemesinden dolayı olduğu sabit olunca, onun merfû olabileceğinin de vâcib olması gerektiği sabit olmuş olur. Bu böyledir, zira isminin mübtedâ oluşu, merfû olmasını gerektirir. Halbuki inne edatının mübtedâ üzerine dahil olması, ondan mübtedâ olma vasfını izâle edemez. Çünkü inne mevcut olan şeyin yok olmasını değil, mevcud olan şeyi tekid etmeyi ifade eder. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi biz diyoruz ki, inne'nin İsminin mübtedâ olma vasfı, merfû olmasını, İnne edatı da mansûb olmasını gerektiriyor. Ancak ne var ki ilk gerektiren, şu sebepten dolayı gerektirmeye daha layıktır: a) Onun mübtedâ olması, mübtedânın aslî vasfıdır. Halbuki inne'nin mübtedâ olan kelimenin başına gelmesi arızîdir. Aslolan, arızi olana üstündür. b) Mübtedâ vasfının merfû olmayı gerektirmesi, aslidir. Halbuki inne edatının, fiile benzemesinden dolayı, nasbi gerektirmesi arızidir. Binâenaleyh, birincisi daha evlâ olur. Bu anlattıklarımızın tamamından, merfû okumanın mansûb okumaktan daha evlâ olduğu sabit olmuş olur. Evlâ olmasa bile, en azından caizdir. Bir başka sebep de, inne'nin haberini getirip, sonra da ismi üzerine bir başka ismi atfettiğinde, o atfettiğin ismi hem merfu hem de mansûb olarak atfedebilirsin. 4) Ferrâ şöyle der: (......)nın aslı, (za)dır. Hâ ilave edilmiştir. Çünkü za kelimesi, nakıs bir kelimedir. Binâenaleyh, dikkat çekmek için, hâ ile tamamlanmış olur. Sonundaki elif ise, tesniye için getirilmiş olup böylece de, (......) şeklinde olmuş oldu. Derken, aynı cinsten iki sakin bir araya gelmiş oldu. Böylece de, birisini hazfetme ihtiyacı doğdu. Asl olan elifi hazfetmek mümkün değildir. Çünkü bu kelime aslında noksandır; binâenaleyh onu daha noksan kılmak mümkün değildir; bu sebeple, kendisine nün delâlet ettiği için, tesniye elifi hazfedilmiş oldu. İşte bu sebeple de (......) kelimesi amel edemedi. Çünkü onun ameli, tesniye elifinde idi. Bir başkası ise şöyle demiştir: (......)nın sonunda bulunan elif, ya asıl olan eliftir, veya tesmiye elifidir. Eğer mevcut olan elif, asıl elif ise, hazfedilemez. Çünkü, harici amil, kelimenin zâtında tasarruf edemez. Yok, eğer mevcut olan elif tesniye elifi ise, onların bu elifi, asıl elif yerine koyduklarında, öyle kabul ettiklerinde şüphe yoktur. Aslın yerine geçen şüphesiz asıldır. Binâenaleyh, bu elif asıldır. Bu sebeple, hazfedilemez. Bu izahın neticesi de, önceki cevâba varıp dayanır. 5) Zeccâc, önceki nahivcilerden şunu nakletmiştir: Burada bir mukadder yâ bulunup, ifadenin takdiri, (......) şeklindedir. Buradaki hâ, şan zamiridir. Bu konuda söylenilenlerin tamamı bundan ibarettir. Bu kelimeyi şeddesiz, (......) şeklinde okuyanların kıraati de güzeldir. şeddesiz olan (......)in edatından sonra gelen kelime merfû olarak irab edilir. Tahfiflenen (......)in ile olumsuzluk ifade eden (......)in edatlarını ayırd etmek için, (......)in habere lam dahil olması şarttır. Şeddeli olan (......)nın tahfif edilmesi halinde bu lâm caiz ise de, demin zikredilen durumda getirilmesi gereklidir. Nitekim şair: "Harp değirmeni işlese, belâlar üstüme sökün etse de, senin malın, uman kimse için amadedir" demiştir. Bir başkası da "Benim de kendilerinden olduğumu o kabile ve topluluk, yüce makamlar, koyunlar, develer sahibidir" demiştir. Câmil, cemel (deve) kelimesinin çoğuludur. Sonra bazı arablar, (......)yi nazar-ı dikkate alarak, şeddeli olması durumunda amel ettirdikleri gibi, nakıs olduğunda da amel ettirirler. Çünkü tahfifiendiğinde, her ne kadar fiile lafzı benzerliği kalmasa ve, kendisinde tekid manası bulunmasa dahi, amel eder. Çünkü, manaya itibar edilir. Bu şekilde kullanış, amel ettirme konusunda nazar-ı dikkate alınan şeyin, fiile manevi bakımdan benzeme olduğuna delâlet eder ki bu da, lafzi benzerliğin değil de, tekidin sürdürülmesidir. Bu tıpkı, mahzâ fiil olduğu için, babında, onun lafzında değil de manasına itibâr edilmesi gibidir. "İnne" den tahfiflenen in amel ettirilmemesi demek olan zahir lügate gelince, bu şeddeli olan âl deki lafzı benzerliğin, onun amel etmesini temin eden illetin iki parçasından birisi olduğuna delâlet eder. Tahfiflendiğinde ise, benzerlik kalkar, dolayısıyla da in amel edemez. Ama kâne böyle değildir, çünkü o, mahza fiil olduğu için, manası itibariyle âmildir; lafzına itibar edilmez. Bil ki, Cenâb-ı Hak, onların gizli konuştuklarını, fısıldaştıklarını belirtince, onların açıktan söylediklerini de belirtmiştir ki, bu ikisi onların hem Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan hem de onun dinine tâbi olmaktan nefret ettiklerini gösterir. Onların açıktan ifade ettikleri sözlerinden birisi, onların, "Bunlar herhalde... iki sihirbazdır" şeklindeki sözleridir. Bu, onların Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın mucizelerini tenkid etmeleridir. Sonra da, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan alabildiğine nefret ettirme çabasıdır. Çünkü, her salim fıtratlı kimse, sihirden ve sihirbazı görmekten nefret eder. İnsanın, sihrin devamlı olmadığını bilmesi ve, o şeyin bir sihir olduğuna inanması halinde, "Biz ona nasıl uyarız? Çünkü onun bekası; dinin ve icraatının devamlılığı söz konusu değildir" der. İkincisi, onların "Size yerinizden yurdunuzdan çıkarmak isteyen sihirbazlardır" şeklindeki sözleridir. Çünkü, bu söz de alabildiğince nefret uyandıran bir sözdür. Zira, insanın doğup büyüdüğü yerden ayrılması, kalblere zor gelen bir şeydir ki, işte bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Firavun'dan, "Ey Musa, sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin bize?" (Tâhâ, 57) şeklinde naklettiği şeyin aynısıdır. Sanki sihirbazlar, bu şüpheyi firavun'dan öğrenmiş, sonra da onu tekrarlamışlardır. Üçüncüsü "en şerefli, emsalsiz yolunuzu, dininizi gidermek istiyorlar" şeklindeki sözleridir. Bunun da, kalblerde alabildiğince olumsuz tesiri vardı. Çünkü, düşman gelip bütün herşeyi istilâ ettiğinde, işte bu kalblere alabildiğince zor ve ağır gelen birşey olmuş olur ki, onlar bu sözleri, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan iyice nefret ettirmek ve ona, karşı koymaya, işini geçersiz kılmaya, (halkı) teşvik etmek için söylemişlerdir. Burada iki bahis bulunmaktadır. Birinci bahis: Ferrâ şöyle der: "Ayette geçen Tarikatu başkalarına muktedâbih olan, ileri gelen kıymetli kimseler anlamındadır. Nitekim Arabça'da "Onlar kavimlerinin önderidirler" denilir.Yine, bir tek kimse için de, "O, kavminin önderidir, yoludur" denilir" Zeccâc ise bu ayeti, muzafın hazfedilmesi kabilinden kabul etmiştir. Buna göre ayetin takdiri, "en şerefli -emsalsiz yolunun hakkını gidermek isteyen" şeklindedir. İki takdire göre de, bu ifadeden maksad, her iki takdirde de maksadları şunu bildirmektir: "onlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile Hazret-i Harun (aleyhisselâm) sizin en seçkin kişilerinizi, yani İsrailoğullarını alıp götürmek istiyorlar." Zira İsrailoğulları o dönemde, en fazla servet sahibi olan kimseler idi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ise Firavuna "İsrailoğullarını bırak, benimle gelsinler" demiştir. Bazı müfessirler de ayetteki ifadesini "din" diye tefsir etmişler ve onların, dinlerine bu ismi verdiklerini söylemişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "...her fırka kendi ellerindeki ile böbürlenirler" (Müminun, 53) buyurmuştur. Bazı alimlerse bunu, makam, mevki ve riyaset ile tefsir etmişlerdir. İkinci bahis: (......) kelimesi (......) kelimesi müennes olduğu için, müennestir. Alimler, güzel, efdal iyi olan şeye niçin, (......) denildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, bazıları, "Emsel, hakka, doğruya ve gerçeğe ençok benzeyendir" demişlerdir. Bu kelimenin, "daha açık, daha net" anlamına geldiği de ileri sürülmüştür. Cenâb-ı Hak onların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan alabildiğince nefret ettirmeye ve onun nübüvetini ibtal etmeye alabildiğince teşvik ettiklerini nakledince, onların "Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya toplayın, Sonra saf halinde hep birden gelin" dediklerini de nakletmiştir. Ebu Amr, bu kelimeyi, vasıl elifi ve mim'in fethasıyla ecmeû şeklinde okumuştur. Bu kelime, sûlasînin emri olmuş olur "hilenize dair ne varsa hiçbir şey bırakmayıp ellerinden gelen her şeyi yaptılar" demektir. Bunun böyle olduğunun delili; cemea keydehu "Bütün hilesini topladı" (Tahâ. 60) ayetidir. Diğer kıraat imamları ise, hemzenin kat ve mim'in de kesresiyle (......) şeklinde okumuşlardır ki, bunun iki izahı yapılabilir: a) Ferrâ şöyle der: (......) fiili, birşeyi muhkem yapıp bir şeye azmetmek ve kastetmek anlamındadır. Nitekim Arapça'da, "çıkmaya azmettim" denilmektedir. Bu kelimenin kullanılışı fiilinin kullanılışı gibidir. b) Bu kelime, toplamak anlamındadır. Bu husustaki sözümüz, Cenâb-ı Hakk'ın, (Yunus, 71) ayetinin tefsirinde geçmişti. Zeccâc, "Hepimizin azmi tek el gibi olsun... İttifak ediniz, ihtilafa düşmeyiniz, sonra da saf halinde geliniz..." manasındadır, demiştir. Ebu Ubeyde ve Zeccâc ifadesiyle ilgili olarak şu iki izahı yapmışlardır: a) "es-Saffu, toplanma yeri demektir. Buna göre mana, "Bayram ve namazlarınız için, biraraya geldiğiniz o yere geliniz" şeklinde olur ki bu da, namazgahlarınızdan birisine geliniz" demektir, Veyahutta saff kelimesi, bizzat namaz kılınan o yerin adıdır. Böylece onlar, ismi saff olan yere gelmekle emrolunmuş olurlar. b) Bu kelimenin masdar olması. Buna göre, mana, "işiniz daha muntazam, siz de daha heybetli olmanız için, saf halinde, saf olarak, sıra sıra birlikte geliniz" şeklinde olur. Bu, müfessirlerin umûmunun görüşüdür. Onun: "Bu gün galib olan muhakkak umduğuna erer" ifadesi ise, itirazı bir cümledir. Yani, "Galib olanlar, baskın çıkanlar kurtulur" demektir. Böylece onlar, ortaya koyacakları ve sayesinde galib gelecekleri sihir ile, bunu yapabileceklerine inanıyorlardı. |
﴾ 64 ﴿