69

"Dediler: "Ey Musa, ya sen at, yahut önce atan kişiler biz olalım" (Musa) dedi: "Hayır, siz atm." Bir de ne görsün: onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden, kendisine gerçekten koşuyormuş hayalini verdi. Onun için Musa, içinde bir nevi korku hissetti. Biz, "korkma, dedik, çünkü üstün (gelecek) muhakkak ki sen olacaksın. Elindekini bırakıver. Bu, onların yaptıklarını yutar. Çünkü onların sanat diye ortaya attıklan, ancak bir büyücü durağıdır. Büyücü ise, nerede olsa felah bulmaz".

Bil ki daha önce, sözleşme zamanından bahsedilip -ki bu da, (......) kelimesiyle ifade edilmiştir- burada da, "sonra saf saf gelin" denilince, bu iki ifade, "onlar oraya geldiler, toplandılar" demelerine gerek bırakmamıştır. Onların, ifadelerinin manası. "Ya sen, yanında olanı bizden önce atasın, yahut da biz yanımızda olanı senden önce atanz" şeklindedir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın önce zikredilmesiyle beraber bu muhayyerlik, onlar tarafından gözetilen güzel bir davranış ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a karşı bir tevazudur. Binâenaleyh şüphesiz ki Cenâb-ı Hak sonra, bunun bereketi sebebiyle, imanı nasib etti. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da onların bu güzel davranışlarına nezaketle mukabele de bulunarak, "Hayır, siz atın" dedi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ,, "Hayır siz atın" ifadesine Gelince, bu hususta şu şekilde iki soru bulunmaktadır.

Birinci soru: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın : "Hayır, siz atın" deyip de, o sihirbazlara, sihir ve küfür öten şeyi emretmesi nasıl uygun olabilir? Zira onları bu yaptıkları şeyle Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'i tekzıb etmeyi düşünmüşlerse, bu küfür olur. Buna birkaç yönden cevap verilir:

1) Biz, bizzat atma işinin, bir masiyet ve küfür olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü onlar, atarken, gayeleri, bu atma ile, peygamber olan Musa (aleyhisselâm)'ın mucizesi arasındaki farkı ortaya koymak olursa, bu atış bir iman (ifadesi) olmuş olur. Küfür ise, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı yalanlamaya kastetmektir. Musa (aleyhisselâm)'da onlara, o atma işini, kendisini yalanlasınlar diye emretmemiştir. Böylece, bu soru zail olmuş olur.

2) Bu emir şarta bağlı bir emir olup, ifadenin takdiri, "Eğer haktan yana iseniz, atacağınız şeyi atınız!" şeklindedir. Bu, Cehâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Eğer doğru sözlü iseniz, yani eğer bunu yapabilecekseniz, onun sûreleri gibisinden bir sûre getiriniz" (Bakara. 23) ayeti gibidir.

3) O şüpheyi gidermenin yolu, sadece bu iş olunca, bu caiz olmuş olur. Bu, hakkı müdafaa eden şu kimsenin işine benzer. Bu kimse birinin kalbinde bir şüphe olduğunu bilir o kimsenin o şüphesini anlatmasını ve gücünün yettiğince de o şüpheyi açıklayıp gidermeyi dilemez, bunun peşine düşmezse, o şüphe o kimsenin kalbinde kök salar da, o şüpheden dolayı dinden çıkar. Çünkü hakkı savunan kimsenin, şüphe içinde bulunan kimseden şüphesini en iyi biçimde anlatmasını isteme hakkı vardır. Onun bundan maksadı, o şüpheye cevap vermesi, onun tesirini de o kişinin kalbinden silmesidir. Binâenaleyh bu kimsenin, işte bu amaçla, şüphe içinde bulunan kimseden şüphesini anlatmasını taleb etmesi, caiz olur. İşte burada da böyledir.

4) Bu ifadenin, bir emir olarak kabul edilmeyip, aksine bunun manasının, "Eğer siz bunu yapmak istiyorsanız, hakkın ortaya çıkması için, buna maddi bir mania yoktur" şeklinde olmasıdır.

5) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, bunu hoş görmediğinde şüphe yoktur. Yine onun, o sihirbazları bu işten, "Yazıklar olsun size. Allah'a karşı yalan düzmeyin. Sonra azâb ile sizin kökünüzü kurutur" rrahâ, 61) ifadesiyle nehyettiğinde de, hiç şüphe yoktur. Durum böyle olunca da, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu sözünün onlara onu emreden bir ifade olması muhal ve imkansız olur. Çünkü onun, aynı anda, bir şeyi hem emretmesi hem de nehyetmesi imkansızdır. İşte bu sebeple, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu sözünün, zahiri manasına hamledilemiyeceğini anlamış oluyoruz, işte bu durumda da, bu problem çözülmüş olur.

İkinci soru: Şüpheyi dinlemeyi delili dinlemeden önce zikretmek caiz olmadığı halde, Öyleyse niçin Hazret-i Musa (aleyhisselâm), atma işinde onları, kendisinden önce zikr etmiştir? Yine, çoğu kez, şüpheyi anlama sebebiyle, gerçeği anlamaya yer kalmayacağı böylece de küfürde ve sapıklıkta kalakalma ihtimalinden dolayı, şüpheyi zikretmenin caiz olmaması gerekir.

Birisi şöyle de diyemez: "Bu, o sihirbazların Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı kendilerine takdim etmek istemeleri sebebiyle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın da onları kendine takdim etmek istemesi suretiyle bir mukabelede bulunması sebebiyle olmuştur." Zira bu gibi şeyler ancak, nefsin haz duymasına varıp dayanan şeyler hakkında güzel olur. Ama, delile ve şüphelerin hallerine gelince, bu caiz değildir.

Cevap: Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bir kere mucize izhar etmişti. Onun, o mucizeyi yeniden ortaya koymaya ihtiyacı yoktu. Halbuki orada bulunanlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya karşı koymak ve muarazada bulunmak için gelmişlerdi. İşte bu sebeple Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sanki şöyle düşünmüştür: "Şayet, mucize izhar etmek suretiyle ise ilk önce başlayacak olursam ben, onların sihirlerini ortaya koyup mucizeyi ibtal etmeye yönelme hususunda bir sebep gibi olmuş olurum... Halbuki bu caiz değildir. Ne var ki ben, işi onlara bırakayım, böylece onlar kendi irade ve tercihleriyle o sihri izhâr etsinler, daha sonra ben, onların sihirlerini çürütecek olan mucizeyi göstereyim. Böylece de bu iş, o şüphenin izâle edilmesine bir sebep olmuş olsun... Ama birinci duruma göre bu, o şüphenin meydana gelmesine bir sebep teşkil edebilir. Binâenaleyh bu berikisi daha evlâ olur..."

Sihrin Etkisi

Cenâb-ı Hakk'ın görsün: onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden, kendisine gerçekten koşuyormuş hayalini verdi" ifadesine gelince, bu hususta birkaç mesele vardır.

Birinci Mesele

İbn Abbas (radıyallahü anh): "Onlar iplerini ve değneklerini, sağa sola ve çeşitli yönlere hareket ve meyleder bir durumda attılar da, böylece Hazret-i Musa (aleyhisselâm) yeryüzünün tamamının, koşup duran yılanla dolu olduğu vehmine ve hayaline kapıldı da, korktu. Ama kendisine, "Elindekini bırakıver. Bu, onların yaptıklarını yutar..." denilince, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) asasını attı. Bir de ne görsün, o asa onların yılanlarından daha büyük, derken, giderek daha da büyüdü. Vadiyi doldurdu. Sonra da kabarıp yükseldi, hatta kuyruğunu (Firavun'un yaptırdığ) kulenin üzerine değdi, sonra da, indi, ve onların, iki mit mesafe içinde yaptıkları her şeyi, insanların gözü önünde yutuverdi. İnsanlar onun ancak bir sihir olduğu zannına kapıldılar; sonra da kendisini yutmak için ağzını seksen zira (dirsek boyu) açmış olarak Firavn'a doğru yöneldi, derken, Firavn, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a bağırdı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onu eline alınca, o, eskiden olduğu gibi, bir değnek haline geldi. Sihirbazlar, bir de baktılar ki o, kendi değnek ve urganlarına dair hiçbir şey bırakmamış da yeyip yutmuş! Böylece bunun bir sihir olmadığını anladılar da, "Bizim değneklerimiz ve iplerimiz nerede? Eğer bizim iplerimiz ve değneklerimiz bir sihir ve büyü olmasaydı, onlar da kalırlar, yutulmazlardı" dediler de, secdeye kapanarak, "Biz, alemlerin Rabbini, Musa'nın ve Harun'un Rabbini tasdik ve O'na iman ettik" dediler.

İkinci Mesele

Alimler, sihirbazların sayısı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Kasım İbn Sellâm. herbirini yanında değnek ve ipler bulunduğu halde, sayılarının yetmişbin olduğunu söylerken, Süddi yine her birinin yanında değnek ve ipler olduğu halde bu sayının, otuzbin küsur olduğunu söylemiştir. Vehb İbn Münebbih, bunların sayısının onbeşbin olduğunu ileri sürerken, İbn Cüreye ve İkrime, bunların dokuzyüz kadar olduğunu, üçyüzün Farisi, üçyüzünün Rûm, üçyüzünün de İskenderiyeden olduğunu söylemişlerdir. Kelbî, bunların sayısının yetmiş iki olduğunu, ikincisinin kıbtîlerden, yetmişinin de Firavunun bu işe zorladığı İsrailoğullarından olduğunu belirtmiştir. Bil ki, bu ihtilaf ve farklılık, sayıdadır ve çoktur. Kur'ân'ın zahiri, bunlardan hiçbirine delâlet etmemektedir. Görüşler birbiriyle taaruz ettiğinde, hepsi de sakıt olur.

Üçüncü Mesele

Keşşaf Sahibi, bu ayetin başındaki izâ edatının, mufâce'e iza'sı olduğunu söylemiştir, ama bu hususta hakikat olan, onun kendisini nasbeden, kendisine muzaf olduğu bir cümleyi, gerektiren ve zaman ifade eden izâ olduğudur. Kendisini nasbeden, hususi bir fiil olduğu için, bu, bazı misallerde görülmektedir. Bu fiil de, (fâcee) fiilidir. O halde cümle, mübtedâ cümlesi olup, başka birşey değildir. Buna göre, Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesinin takdiri, ansızın, onların değnek ve iplerinin koşup durduğunu tahayyül zamamyla yüzyüze geldi" şeklindedir.

Bu, bir temsil olup, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onların, değnek ve ipleriyle ansızın, karşı karşıya gelince, onların koşup duran bir takım şeyler olduğunu zannetti" anlamındadır.

Dördüncü Mesele

Bu ifade, damme ile usıyyühüm şeklinde okunmuştur ki, aslolan da budur. İtbâ'dan, yani sâd'ın kesresine tâbi olmasından dolayı da kesre ile okunmuştur. Bu tıpkı, veya kovalar) ve veya (yaylar, kavisler) kelimeleri gibidir. Fiili ve kelimelerine isnâd edip (onları fiilin nâib-i faili yapmak) suretiyle, tâ ile Tuhayyelu şeklinde okunduğu gibi, ve kelimelerine isnâd etmek suretiyle, yâ ile yuhayyelu şeklinde de okunur. Ferrâ, bu şekilde okunması halinde bunun naibi failinin tes'â fiilinin delâlet ettiği sa'y masdarı olduğunu söylemiştir.

Beşinci Mesele

İleyhi kelimesindeki zamir Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a râci olup, bundan maksad "onlar, o sihirlerinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a yeryüzündeki yılanların koşup durması gibi koşup duran yılanlar olduğunu zannettirecek bir dereceye ulaştılar" demektir. Yoksa onların gerçekten yılan haline gelmeleri sözkonusu değildir. Onların, değneklerin içine, üzerine güneş vurduğunda canlanan ve hareket edebilen (cıva gibi bir) şey koydukları da ileri sürülmüştür. Onlar çok olup birbirlerine girdiklerinde, onları gören herkes, onların koşup durduğu vehmine kapılırdı.

Hazret-i Musa'nın Sihir Karşısındaki Durumu

Cenâb-ı Hakk'ın, "Vaktaki attılar, halkın gözlerini büyülediler" (Araf, 116) ve "... onların ipleri ve değnekleri, sihirleri yüzünden, kendisine gerçekten koşuyormuş hayalini verdi" ifadeleriyle istidlalde bulunarak, Vehb Ibn Münebbih'ten, "Onlar insanların ve Musa (aleyhisselâm)'ın gözünü boyadılar da, Musa (aleyhisselâm) ve insanlar da böylesi bir vehme kapıldı" şeklinde rivayet edilen habere gelince, bu caiz değildir. Çünkü o vakit, mucizeler ve deliller izhâr edip şüpheyi izâle etme vaktidir. Binâenaleyh, şayet Hazret-i Musa (aleyhisselâm), mevcut olanı, fasit olan hayâlden ayırdedemiyecek olsaydı, o mucizeyi izhar edemezdi; bu şekilde de gayesine ulaşamazdı. Buna göre ayetten kastedilen mana, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) öylesi bir şey gördü ki şayet o şeyin hakikatte o şeyin mevcudiyetinin olmadığını bitmemiş olsaydı, onun koşup duran bir şey olduğu zannına kapılırdı..." şeklinde olur.

Onun Korkusunun İzahı

Cenâb-ı Hakk'ın "Onun için Musa, içinde bir nevi korku hissetti" ifadesine gelince, Evcese kelimesi, "korku duymak" anlamındadır. Yani, "O, içinde bir korku duydu" demektir. "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kalbindeki korkuyu giderme hususunda, Allah'ın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkında yaptığından daha fazlası yapılamaz, çünkü o, onunla her şeyden önce konuşmuş, sonra da ona, değnek ve yed-i beyzâ gibi çok net mucizeler vermiş daha sonra o değneğini bir ejderha olduktan sonra eski haline dönüşmüş derken ona istediği sekiz mucizeyi vermiş ve bundan önce de Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a vermiş olduğu sekiz lütfü dile getirmiş. Bütün bunlardan sonra da, "Muhakkak ki ben sizlerle beraberim, duyar ve görürüm..." (Tahâ, 46) demiştir... Binâenaleyh, bu kadar mukaddimeden sonra, onun kalbine nasıl korku düşebilir?" denilirse, buna birkaç bakımdan cevap verilebilir:

1) Her ne kadar Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onların kendisine ulaşamayacaklarını ve Allahü teâlâ'nın, kendisine yardımcı olduğunu bilse dahi, bu korku, insanoğlunun zayıftık üzere yaratılmış olmasından dolayıdır. Bu, Hasan el-Basri'nin görüşüdür.

2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), insanların, gördükleri şeyler hususunda şüpheye düşmelerinden ve böylece de onların, kendisinin yaptığı şeyi diğerlerinin yaptığı şeyle bir tutmalarından, böylece de işi birbirine karıştıracakları zannına kapıldığından ötürü korkmuştur ki bu izah, Cenâb-ı Hakk'ın, "Korkma, çünkü üstün (gelecek) muhakkak sen olacaksın" ifadesiyle de desteklenir. Bu da, Mukâtil'in görüşüdür.

3) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), atma işine önce onların başlayıp daha sonra da kendisinin başlayacak olmasından dolayı, oradaki kimselerin bir kısmının, atacağı şeyi müşahede etmeden önce, çekip gitmeleri ve böylece de battl inançlarını sürdürmelerinden korkmuştur.

4) Belki de Hazret-i Musa (aleyhisselâm), vahiy gelmeden, herhangi bir şey yapmamakla emrolunmuştu. Binâenaleyh, o zaman kendisine vahyin gelmesi gecikince, o vakitte kendisine vahyin gelmemesinden, netice de mahcûb olacağından korkmuştur.

5) Belki de Hazret-i Musa (aleyhisselâm), orada bulunan sihirbazların sihrini ibtâl etmesi halinde, Firavun'un, diğer bir takım topluluklar hazırlayıp da ona getirmesinden; böylece de, onların sihirlerini yeniden ibtâl etme zorunda kalacağından, bu şekilde de işin bitmeyeceğinden ye, gayenin tamamlanarak maksada ulaşılamayacağından endişe duymuştur.

Endişenin Giderilmesi

Sonra Allahü teâlâ, bu korkuyu önce icmâlen, sonra da tafsilatlı bir biçimde gidermiştir. Genel olarak izalesine gelince, bu Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz, "Korkma dedik, çünkü üstün (gelecek) muhakkak ki sensin, sen "ifadesidir. Bu ayet, onun korkusunun, işinin o topluluk tarafından anlaşılamayacağı bir hale varıp dayanacağı endişesiyle olduğuna delâlet eder. Böylece Allahü teâlâ, "Çünkü üstün (gelecek), muhakkak sen olacaksın " buyurarak ona güvence vermiştir. Bu ifade de, pek çok çeşit mübalağa ve tekid çeşitleri bulunmaktadır:

a) Tekid edatı olan "inne" nin getirilmesi.

b) Zamirlerin tekrarlanması.

c) Haberde, eliflâmın gelmiş olması.

d) Yücelik lafzının getirilmesi, ki "ulûv" (maddi üstünlüğü) ifade eder.

Tafsilatlı olanına gelince, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Elindekini bırakıver..." emridir.

Bu ifade hakkında şöyle bir soru bulunmaktadır: "Cenâb-ı Hak niçin, bu ifade yerine, "Asanı at" dememiştir?"

Cevap: Bunun, o asayı küçük görmeden ötürü olması mümkündür. Yani, "onların değnek ve iplerinin çokluğuna aldırma; sen, elindeki o, kütlesi küçük olan değnekçiği at. Çünkü o, Allah'ın kudreti ile, kendisinin tek; onların ise çok; kendisini küçük, onların ise büyük olmasına rağmen, onları yutacaktır" demektir.

Bunun, o asâyt büyük görmeden dolayı olmuş olması da muhtemeldir. Yani, "Sen, o pekcokt)lan şeylere ve yığınlara aldırma. Çünkü senin elinde, onların hepsinden daha büyük olan bir şey vardır. Bütün bunlar çok olmalarına rağmen, senin elindekinin yanında önemsiz ve az mesâbesindedirler. Binâenaleyh, sen onu at; o, onları, Allah'ın izniyle yutar ve mahveder.

Ayetteki telkaf (yutar) ifadesine gelince, bu, "Sen bunu attığında, o, onların yaptıklarını yutar" anlamındadır. Amme'nin kıraati cezm ve şedde ile (Telakkaf) şeklindedir Yani, "onları yutar" demektir. İbn Amir ise, hâl cümlesi olmak üzere, fânin dammesi ve şedde ile (......) şeklinde okunmuştur. Yani "sen onu, onlarınkileri yutar olduğu halde atıver" demektir. Ya da, bir istinkaf cümlesi olmak üzere ref ile telkafu şeklinde okunmuştur. Âsım'ın râvisi Hafs bu kelimeyi, lamın sükûnu ile ve şeddesiz olarak, (......) şeklinde okumuştur ki buna göre mana, "O, ağzıyla hızlıca onları yutsun" demek olur. "Telakkuf" ve "lakf", aynı manadadırlar. Buradaki, lafzı, "uydurdular ve göz boyadılar" manasınadır. Araplar, yalan söz hakkında "masnû ve mevzu kelâm" ifadesini kullanırlar.

Ayetteki "yutar" ifadesi, "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), asasını attığında, o asâ yılan olup, sihirbazların yaptığı o uydurma ve aldatmaca şeyleri yutar" demektir.

Büyücülerin Mucizeyi Anlamalarının Sebebi

Hak teâlâ'nın, "Neticede sihirbazlar secdeye kapandı" (Tâhâ, 70) ayetinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın asasını atıp, onun da bir yılan olduğuna ve sihirbazların attıkları şeyleri yuttuğuna bir işaret vardır. "Telakkuf" (yutma işinde) de, sihirbazların attığı şeylerin hepsini, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın asasını yuttuğuna bir delalet vardır. Bu ancak o asadan olan yılanın, iri cüsseli ve çok kuvvetli olması ile mümkündür. Sihirbazların iplerini ve değneklerinin yutulmasından sonra, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın yaptığı işin, insanın yapabileceği birşey olmadığını şu birkaç açıdan anlayıp, kesin olarak İnandıkları nakledilmiştir:

1) O asadan böylesi bir işin zuhur etmesi,.hile ve desise ile olamaz.

2) O, hile ve desise ile olamayacak şekilde iri cüsseli idi.

3) Onun üzerinde, göz, burun delikleri ve ağız gibi uzuvların ortaya çıkması da, hile ve desise ile olamaz.

4) Onun, bu kadar çok sayıda atılan şeylerin hepsini yutması da, hile ve desise ile olacak şey değil.

5) Onun, eski haline, yani küçük bir değnek haline dönüşmesi... Bunlardan hiçbiri, hile ve desise ile olacak şey değildir.

Daha sonra Cenâb-ı Allah, onların yaptıkları şeylerin, sihirbaz hilesi olduğunu Deyan buyurmuştur. Buna göre mana: "Ey Musa (aleyhisselâm), sende olan (asâ) ilâhi bir mucizedir. Onlarınki ise, aslı esâsı olmayan bir göz boyamadır. Binâenaleyh bu ikisi masında, bir karşı koyma nasıl sözkonusu olur" demektir. "Keyd" kelimesi hem ref, hem de nasb ile okunmuştur. Bunu merfû okuyanlar, ifadenin başındaki mâ edatını, ism-i mevsûl; mansub okuyanlar ise bunu, "mâ-ı kâffe" kabul etmişlerdir. "Sâhir" kelimesi, "sihr" şeklinde de okunmuştur. Buna göre bu "sihirli keyd (hile)" demek olur, Yahut "onlar, yaptıkları sihre kendilerini öyle kaptırmışlardı yaptıkları o şey bizzat sihir gibi geldi" demek olur. Yahut, "sihr" kelimesi, "keyd"in beyaniyyesidir. Çünkü "keyd" sihirde olabilir, başka bir şey de olabilir. Bu, tıpkı, (......) kelimesinin "dirhemun" kelimesiyle beyân edilmesi gibidir. Bunun bir benzeri (Fıkıh ilmi) (nahiv ilmi) ifadeleridir.

Geriye ise birkaç soru kalmıştır.

Bazı Sorulara Cevaplar

Birinci soru: "Sâhir" kelimesi niçin, cemi değilde, müfred getirilmiştir?

Cevap: Çünkü bununla, adet manası değil, cins manası kastedilmiştir. eğer kelime cemi kılınacak olsaydı, bundan maksadın sayıyı belirtmek olduğu zannedilirdi. Ayetteki, "Büyücü, nerede olsa felah bulmaz" ifadesine baksana. Bu "bu cins insanlar, felah bulmaz" demektir.

İkinci soru: Bu kelime, niçin önce nekire sonra marife olarak getirilmiştir?

Cevab: Cenâb-ı Hak, bununla sanki şöyle demek istemiştir: "Onların yaptıkları bu şey, büyünün sadece bir çeşididir. Aslında büyünün hiçbir çeşidinde fayda yoktur. "Sözün böyle ifade edilişinin daha beliğ olduğunda şüphe yoktur.

Üçüncü soru: Ayetteki, "Büyücü (sâhir), nerede olsa felah bulmaz" ifadesi, sihirbazın ister hayır, ister şer olsun, hiçbir maksadını sihri ile etde edemeyeceğini gösterir. Bu da sihrin, büsbütün yok sayılmasını gerektirir?

Cevab: Sihir ve sihrin ne demek olduğu hususundaki açıklamalarımız, Bakara sûresinde geçmişti. Onları burada tekrar etmeye gerek yok. Allah en iyi bilendir.

Büyücülerin İman Etmeleri

69 ﴿