71"Neticede sihirbazlar secdeye kapandı ve "Harun ile Musa'nın Rabbine imân ettik" dediler. (Firavun) dedi ki: "Ben size izin vermeden, ona iman mı ettiniz? Demek ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür. öyleyse ben de, mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kesip, sizi hurma dallarında asacağım. Siz o zaman, hangimizin azabının daha çetin ve devamlı olduğunu anlayacaksın iz". Bil ki ayetteki, "Neticede sihirbazlar secdeye kapandı" ifadesinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın elindeki asasını attığına, onun, sihirbazların bütün yaptıklarını yutan bir yılan haline geldiğine, hakikatin ortaya çıktığına ve böylece de sihirbazların secdeye kapandıklarına bir işaret vardır. Çünkü onlar, yüksek tabakadan olan sihirbazlardı. Binâenaleyh onlar Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın yaptığı şeyin, kendi yaptıklarından farklı olduğunu gördüklerinde, kesinlikle bir sihir olmadığını anladılar. Sihirbazların başkanlarının şöyle dediği rivayet edilir: "Biz büyümüzle insanlara gâlib oluyorduk ve alet ve edevatımız elimizde kalıyordu. Eğer bu sefer de gâlib olsaydık ve Musa (aleyhisselâm)'ın yaptığı da bir büyü olsaydı, ya bizim attığımız şeyler hani, nerede?" Böylece o sihirbazlar, cisimlerin hallerinin değişmesinden (var iken yok olmasından) hareket ederek, kadir ve alim bir yaratıcının varlığına; ve bu değişikliğin Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın elinde meydana gelmesi ile de, onun Allah katından gönderilmiş, doğru bir peygamber olduğuna istidlal ettiler. Böylece tevbe ettiler, iman ettiler ve huşûları ile huzûlarını tam ortaya koyan secdeye kapandılar. Ayetteki, "Neticede sihirbazlar secdeye kapandı" (atıldı)" ifadesi ile, onların, secde etmeye mecbur bırakıldıkları manası kastedilmemiştir. Onlar, bu ifade ile övüldüklerine göre, bunun esas te'vili (tefsiri) Ahfeş'in yaptığı şu izahtır: Onlar sanki (başkaları onları) secdeye atmış gibi, hızlı bir şekilde secde ettiler. "Keşşât sahibi şöyle der: " Onların işi (durumu) ne enteresan! çünkü onlar önce değnek ve iplerini, küfür ve inkar için attılar. Ama kısa bir müddet sonra, bu sefer de başlarını, şükür ve secde için yere atıp, secdeye kapandılar. Binâenaleyh bu iki atma arasındaki fark ne büyüktür! "Rivayet olunduğuna göre onlar, cenneti, cehennemi ve cennetlikleri görünceye kadar başlarını secdeden kaldırmamışlardır. Ikrime'nin: "Onlar, secde için yere kapandıklarında, Cenâb-ı Hak o esnada, cennette ulaşacakları makamlarını onlara göstermiştir." dediği rivayet edilmiştir. Kâdi şöyle der: "bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü eğer Allahü teâlâ onlara bunu açıkça göstermiş olsaydı, onlar imâna icbar edilmiş (mecbur bırakılmış) olurlardı. Halbuki bu, onların, "Biz günahlarımızı affetmesi için Rabbimize iman ettik" (Tâhâ. 73) deyişlerine uygun düşmez." Kâdi'nin bu görüşüne şöyle cevap veririz: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kendisinin bağışlanmış olduğunu kesin olarak bildiği halde, "O (Allah'ın), ceza günü kusurîanmı affedeceğini umarım" (Şuâra, 82) demiş olduğuna göre, aynı şeyin sihirbazları içinde de söz konusu olması niçin düşünülmesin? Bil ki bu kıssa, meydana gelen her iş ve hadisede, Allah'ın kaza ve kaderinin geçerli olduğuna, rubûbiyyet işlerinin hayret uyandıran sırlarına dikkat çekmektedir. Çünkü bu deliller, herkesin müşahede edip duyduğu bir yerde meydana gelmiştir. Binâenaleyh bu husustaki istidlal çok vazih ve açıktır. O istidlal de şudur: Ortada olup biten bir takım şeyler var. Bunların mutlaka bir müessiri (olmalarına tesir eden birşey) bulunması gerekir. Bunun böyle olduğunu bilmek zaruri ve kesindir. Bu müessir ya mahlûkattır, yahut başkalarıdır. Bunun mahlukât olamayacağı bedihi (çok açık)tır. Çünkü her insan, kendisinin, canlıları yaratmaya, onların cüsselerini istediği zaman büyütmeye, istediği zaman eski haline getirmek için küçültmeye gücü yetmeyeceğini ister istemez bilir. Bu çok açık ve net bilgilere ne zaman akılaa meydana gelirse, bu alemin mutlaka bir müdebbiri bulunduğu hususunda kesin bilgi ifade eder. Binâenaleyh insan ne diyebilir? Ne dersin, o münkirlerin bu mukaddimelerin doğruluğunu bilmediklerini söyleyebilir misin? Bu ihtimal, son derece akıldan uzaktır. Zira biz, mukaddimelerden her birinin, akıt sahibi hiç kimsenin hakkında şüphe edemeyeceği derecede aşikâr olduğunu açıklamıştık. Onlar bunun doğruluğunu biliyorlardı. Ama cehaletlerinde ısrar ediyor, kendileri için ilim ve mutluluğun (saadetin) meydana gelmesini değil, cehalet ve şekâvetin meydana gelmesini istiyorlardı. Herhangi bir insanın, buna asla razı olmayacağını zannederim. Binâenaleyh geriye şöyle demek kalır: "(Bu hususta) akıl ve delil yetmez. Aksine kalblerde, bu mukaddimelerin (bilgisini) ve bunların nasıl sıraya konulup, netice elde edileceği (şuurunu) yaratan böylece de bunu yaptığı her zaman, kalblerde neticeleri tahakkuk ettiren bir müdebbirin var olması gerekir. Bütün bunlar, herşeyin Allah'ın kaza ve kaderi ile olduğunu gösteriyor. Çünkü akıllara ve gönüllere nasıl hareket edip, nasıl tasarrufta bulunacakları hususunda güven olmaz. Kim, kalbinden taassubu atar da, fikir ve düşüncelerinin mecrası (gidişi-akışı) hususunda, kendi hallerine bakarsa, bizim söylediğimiz bu şeylere güveni artar. Hak teâlânın, "Harun ile Musa'nın Rabbine iman ettik" dediler" ifadesine gelince, bil ki "Ta'limiyye" bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Onlar, Hazret-i Harun ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm) vasıtasıyla tanıyıp, öğrendikleri Allah'a iman etmişlerdir. Binâenaleyh bu, Allah'ı tanımanın ancak imam (önder alim) vasıtasıyla olabileceğine delildir." Bu görüş zayıftır Aksine sihirbazların, "Biz, Harun ile Musa'nın Rabbine iman ettik" şeklindeki sözlerinde, "Talimiyye"nin ileri sürdükleri şeyin dışında, iki hikmet (incelik) vardır. Birinci incelik: Firavun'un "Ben sizin en büyük Rabbinizim" (Nâziat, 24) sözünün izahında belirtildiği gibi, Firavun hem rab olduğunu; hem de "Ben, sizin benden başka ilahınız olduğunu bilmiyorum" (Kasas, 38) sözü ile ilah (tanrı) olduğunu iddia etmiştir. Binâenaleyh şayet sihirbazlar, "Biz alemlerin Rabbine inandık" demiş olsalardı, o zaman Firavun: "Onlar başkasına değil, bana iman ediyorlar" derdi. İşte böyle bir zannı (yanılgıyı) bertaraf etmek için onlar, böyle söylemeyi tercih ettiler. Bunun böyle olduğunun delil, onların bu ifadede Harun (aleyhisselâm), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan önce zikretmiş olmalarıdır. Çünkü Firavun, "Biz, seni yeni doğmuşken içimizde büyütüp terbiye etmedik mi..?" (Şuara. 18) ifadesi ile belirttiği gibi, onu büyütüp terbiye eden olduğu için, Musa (aleyhisselâm)'ın rabbi (mürebbisi) olduğunu söylüyordu. Binâenaleyh sihirbazlar, Firavun'un bu vehme kapılmasından kaçınmak ve böyle bir yanılgıyı tamamen ortadan kaldırmak için pek yerinde olarak Hazret-i Harun'u, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan önce zikretmişlerdir. İkinci incelik: Onlar, Hak teâlâ'nın, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a böylesine büyük mucizeler ve şerefli makamlar verdiğini gördükleri için, "Harun ile Musa'nın Rabbine inandık" demişlerdir. Sonra Firavun, onların secdeye kapanıp, Allah'a iman ettiklerini görünce, bu işin Allah'a ve O'nun peygamberine iman etmede diğer insanların da sihirbazlara uymalarına sebeb olmasından korkup, hemen Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın peygamber oluşu hususunda bir başka şüphe ortaya atarak, "Ben size izin vermeden, ona iman mı ettiniz? Şüphesiz o size sihri öğreten büyüğünüzdür" demiştir. Bu söz, şu iki şüpheyi ihtiva eder: 1) Firavun'un "Sen size İzin vermeden, ona iman mı ettiniz" şeklindeki sözü... Bunun izahı şöyledir: Bu, "Akla ilk gelen şeye güvenmek doğru değildir, aksine o hususta araştırmak, münakaşa etmek, akla gelebilecek diğer şeylerden istifâde etmek gerekir. Binâenaleyh siz bunları yapmayıp, hemen acelece o anda, "Ona inandık" dediğinize göre bu, imanınızın basiretten kaynaklanmayıp, aksine başka bir sebebten olduğuna delâlet eder" demektir. 2) Firavun'un, "Demek ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür" şeklindeki sözü... Bu, "Sizler, sihir hususunda onun talebelerisiniz. Binâenaleyh onun işini geçerli kılmak, revaçta tutmak ve durumunu yüceltmek için, kendinizin aciz olduğunu ortaya koyma hususunda onunla gizlice anlaştınız" demektir. Firavun bu şüpheleri ortaya attıktan sonra, sihirbazları imandan, diğer insanları da bu yolda onlara uymaktan alıkoymak için, tehdide başlayarak "Öyleyse ben de, mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim... sizi asacağım" dedi. Buradaki fiiller, şeddesi? Olarak, ve Şimşeklinde de okunmuştur. Çaprazlama kesme, sağ el ile birlikte sol ayağın kesilmesidir. Çünkü bu iki uzuvdan herbiri diğerinin aksidir. Çünkü bu el, öbürü ayaktır; bu sağ, diğeri ise soldur. Ayetteki (çaprazlama olarak) ifadesi, haldir, mahallen mansubtur, yani, "Ben onları "muhtelif" olarak keserim" demektir. Çünkü onların biri diğerine muhalif (çapraz) olunca, "muhtelif" olarak tavsif edilebilirler. Firavun sonra da, "Sizi hurma dallarında asacağım" demiş ve dallara asılan şeylerin orada durmasını, kabında muhafaza edilen şeyin durmasına benzetmiştir. İşte bundan ötürü "hurma dallarında" demiştir. Bu harf-i cerrin, manasına geldiğinin genel olarak kabul edilişine gelince, aslında bu görüş zayıftır. Sonra o, "Siz o zaman, hangimizin azabının deha çetin ve devamlı olduğunu anlayacaksınız" demiştir. Mel'un Firavun "hangimiz" sözü ile kendisini kastetmiştir. Çünkü onun bu (hangimiz) sözü, Musa (aleyhisselâm) ile kendisini kastettiğini ihsas ettirmektedir. Bunun delili ise, "Ona iman mı ettiniz" demiş olmasıdır. Bu ifadede, kendisinin güçlü, ezici ve insanlara çeşitli işkenceleri yapabilir oluşu ile övünmesi ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile alay etmesinin yanısıra, onu zayıf görmesi vardır. Çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm) azab etmemiştir. Mucizeye Rağmen Tehdidin İzahı İmdi eğer, "Firavun'un çok yakın zamanda, sizin de açıkladığınız gibi, asasının öyle büyük bir ejderhaya dönüşmesini görmesine, yine sizin de bahsettiğiniz gibi o yılanın, Firavun'un köşkünü yutmaya yöneldiği ve nihayet işin, Firavun'un Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'dan bu ejderhanın şerrinden yardım istemesine kadar varıp dayanmasına rağmen ve bu işin çok yakın bir zamanda olmasına, Firavun'un da bunu savuşturamamasına rağmen, Firavun'un o sihirbazları tehdid etmesi ve onları bu derecede cezalandıracağını söylemesi, "Hangimizin azabının daha çetin ve devamlı olduğunu anlayacaksınız" diye, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile böylesine alay etmesi nasıl düşünülebilir?" denilirse, biz deriz ki: Niçin şöyle demlemesin: "Firavun, kalben çok korkuyordu. Ama haysiyet ve şerefini kurtarıp, işini revaçta tutabilmek için, bu celâdeti (sertliği) göstermiş ve bu utanmazlığı (yüzsüzlüğü) yapmıştır. Kim, bu alemdekilerin hallerini incelerse, aciz kimselerin bile böyle şeyler yaptığını görür. Her akıllının, Allah'ın azabının, insanların azab ve işkencelerinden daha şiddetli ve çetin olduğunu açıkça bilmesine rağmen, kalkıp bu azabı inkâr etmesi bunun doğru olduğuna delâlet eder. Hem sonra Firavun, "Demek ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür" derken, yalan söylediğini biliyordu. Çünkü o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, sihirbazlarla oturup kalkmadığını onlarla daha önce karşılaşmadığını, sihirbazların herbirinin hocasının kim olduğunu ve bu ilmin nasıl öğrenildiğini çok iyi biliyordu, ama buna rağmen böyle söyleyebiliyordu. Binâenaleyh Firavun'un böyle durumlardaki adetinin, bu şekilde davranmak olduğu sabit olur. İbn Abbas (radıyallahü anh) da "sihirbazlar o günün başında sihirbaz idiler, ama sonunda şehid oldular" demiştir. |
﴾ 71 ﴿