76

"(Sihirbazlar) dediler ki: Seni, bize gelen şu apaçık mucizelere ve bizi yaratana kesinlikle tercih edemeyiz. Artık neye hükmediyorsan, hükmet. Sen, hükmünü ancak bu dünya hayatında yürütürsün. Biz, günahlarımızı ve bizi yapmaya zorladığın bu sihri bağışlaması için, Rabbimize iman ettik. Allah daha hayırlı ve daha bakidir. Hakikat şudur: Kim Rabbine suçlu olarak gelirse, şüphesiz ona cehennem var. O orada ne ölür, ne dirilir. Kim de O'na iman etmiş ve salih ameller işlemiş olarak gelirse, işte bunlar... Bunlar için en yüksek dereceler, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar, işte temizlenenlerin mükafaatı".

Bil ki Allahü teâlâ, Firavunun o sihirbazlara olan tehdidini nakledince, inanç hususunda onlarda tam bir "yakin"in ve mükemmel bir basiretin tahakkuk ettiğini gösteren tabiri kullanmak suretiyle, onların Firavuna verdikleri cevabı haber vermiştir. Çünkü onlar, "Seni, bize gelen şu apaçık mucizelere kesinlikle tercih edemeyiz" demişlerdir ki bu, Firavun'un onlardan, bu imandan dönmelerini istediğine, aksi halde başlarına tehdid ettiği işi getireceğini söylediğine delalet eder. Çünkü onlar, Firavun'un söylediğine bir cevab olarak, "Seni kesinlikle tercih etmeyeceğimiz" demişler ve bunun sebebini açıklamışlardır. Bu sebeb de, kendilerine bir takım beyyinâtın (mucize ve delillerin) gelmiş olması, Firavun'un teklif ettiği şeylerin sırf dünyevi oluşu ve dünyevi fayda ve zararlarının, ahiret fayda ve zararları yanında bir kıymet ifade etmeyişidir.

Sihirbazların (Bizi yaratan) ifadesi hakkanda şu iki izah yapılmıştır:

1) Bunun takdiri, "Ey Firavun, biz seni kesinlikle, bize gelen beyyinelere ve bizi yaratana, yani bizi yaratana ibadet ve itaat etmeye tercih etmeyeceğiz" şeklindedir.

2) Bu cümlenin, bir kasem (yemin) cümlesi olarak, mahallen mecrur olması da mümkündür. (Yani, "bizi yaratana yemin ederiz ki...)

Bil ki onlar, imanlarında ısrar ettikleri sürece Firavun'un kendilerini tehdit ettiği şeyi yapacağını biliyorlardı. İşte bu sebeble, "Artık neye A hükmediyorsan, hükmet" demişlerdir. Onlar bu sözü, Firavun'un Bunu yapmasını emretme manasında söylememişlerdi. Fakat onlar Firavun'un bu tehdidinin kendilerinin kesinlikle imandan ve gerek ilim gerek amel olarak bildikleri hakdan çeviremeyeceğini belirttiler.

Daha sonra onlar, bu işi yapmanın kolay olmasının sebebini de açıklayarak, "Sen hükmünü ancak bu dünya hayatında yürütürsün" demişlerdir. Buradaki fiil nakdi (Biz, dünya hayatını geçiririz) şeklinde de okunmuştur. Bunu şöyle izah ederiz; Meşhur kıraate göre, "hayat" kelimesi, zarf olarak mansubtur. Zarfların sahası geniştir. Dolayısıyla kendisine "meful-ü bin" rotu verilebilir. Mesela, "Cuma günü oruç tuttum" ifadesinin Cuma günü oruç tutuldu." Şekline dönüşebilmesi gibi... Buna göre mana, "Senin hükmün ancak bu dünya hayatında yürür. Bu dünya hayatı ise, nasıl olursa olsun, fânidir. Bizim gayemiz, ahiret mutluluğunu elde etmektir. Ahiret mutluluğu devamlıdır. Akıl, ebedi mutluluğa ulaşma vesilesi olacak olan geçici zarar ve belâlara katlanmayı gerektirir" şeklindedir.

Sihir Yapmaya Zorlama

Sonra onlar, "Biz, günahlarımızı... bağışlaması için, Rabbimize iman ettik" dediler. Onların zaman bakımından en yakın günah ve hataları ortaya koydukları o sihir olduğu için de, "ve bizi yapmaya zorladığın bu sihri bağışlaması için..." dediler. Bu zorlama hususunda alimler, birkaç izah zikretmişlerdir:'

1) O dönemde krallar raiyyelerinden bir kısmını alıp, (seçip), sihir öğrenmeye mecbur ediyorlardı. İhtiyarladığında, onlar onlara, her zaman bu işi güzel yapanlar bulunsun diye, onlar onlara, genç muallimler gönderirlerdi. İşte onlar bu sözü, bundan dolayı söylemişlerdi. Yani, "Biz, mecburî olarak önce öğrenimde, sonra da öğretimde bulunduk..." demektir. Bu izahı, İbn Abbas yapmıştır.

2) Sihirbazların elebaşlarının sayısı, yetmiş iki idi... Bunların ikisi Kıbtîlerden, geriye kalanları ise, İsrailoğullarındandı. İşte bunun üzerine onlar Firavuna, "Bize, Musa (aleyhisselâm)'ı uyurken göster" dediler. Derken onu, gördüler. Ve onu, asasının beklediğini farkettiler de, bunun üzerine, "Bu siharbaz değildir, çünkü, sihirbaz uyuduğu zaman sihri batıl olur, sona erer" dediler ama Firavun, ille de, o sihirbazların Musa (aleyhisselâm)'a muarazada bulunmaları hususunda diretti.

3) Hasan eİ-Basrî şöyle demiştir: "Sihirbazlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a muarazada bulunmak için şehirlerden toplanıp gelmişlerdi. Dolayısıyle onlar, bu toplanma. konusunda gönüllü değillerdi, zorla toplanmışlardı. Ve onlar, sihirlerini izhâr etme hususunda da mecbur edilmişlerdi."

4) Amr İbn Ubeyd, "Sultanın çağrısı, mecburluk ifâde eder (el-ikrâh)" demiştir. Ama bu, zayıftır; çünkü, sultanın çağrısı korku ihtiva etmezse, ikrah olmaz.

Daha sonra onlar, "Allah, kendisine itaat edenlere mükafaat vermesi açısından en hayırlı; isyan edenlere de ceza vermesi bakımından en baki olanoır" dediler ki, bu, Firavun'un, "Siz de hangimizin azabı daha çetin ve sürekli olduğunu elbet bileceksiniz..." (Tahâ.71) şeklinde ki sözüne bir cevaptır.

İmana gelen büyücülerin adaletleri

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Subhanellah! Sihirbazlar kafirdiler, hatta küfür yönünden kafirlerin en şedidleri idiler. Göz açıp kapama zamanı içinde kalblerinde iman kökleleşti de, Allah uğrunda, "artık neye hükmediyorsan, hükmet" demeleri, onlara zor olmadı.. Allaha yemin ederim ki, hiç şüphesiz bu gün sizden biriniz Kur'ân'la altmış yıl arkadaşlık eder, ona göre yaşar, sonra da kalkar dinini, önemsiz bir bahâya satıverir."

Daha sonra onlar, sözlerini, kıyamet meydanında müminlerin ve mücrimlerin uğrayacakları, halleri açıklamayla bitirerek, mücrimler hakkında, "Hakikat şudur: Kim Rabbine suçlu olarak gelirse şüphesiz ona cehennem var. O orada ne ölür ne dirilir." demişlerdir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

(......) ifâdesindeki hâ şân zamiri olup, mana, "Durum ve iş şöyle şöyledir..." şeklindedir.

İkinci Mesele

Mutezile, büyük günah sahiplerinin cehenneme girecekleri ve orada kalacaklarına dair bu ayetle istidlal ederek, şöyle demişlerdir: "Büyük günah sahibi mücrimdir. Mücrim için ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hakikat şudur: Kim Rabbine suçlu olarak gelirse..." ayetinden dolayı cehennem vardır. Şart sadedinde getirilen men edatı umûm ifade eder. Bunun delili, bunlardan istisnanın yapılabilmesidir. İstisna İse, yazılmaması halinde cümleye dahil olacakları, sözden çıkarmaktır.

Âlimlerimizden, bir kısım kelamcılar bu söze itiraz ederek şöyle demişlerdir: 'Biz, büyük günah sahibinin "mücrim" olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun delili, Hak teâlâ'nın, "mücrim"i, "mümin" mukabilinde zikrederek "Kim Rabbine suçlu (mücrim) olarak gelirse, şüphesiz ona cehennem var... Kim de Ona iman etmiş (mümin)... olarak gelirse (...)" ve "Mücrimler, iman edenlerden kimine gülerlerdi" (Mutaffifin, 29) buyurmuştur. Hem sonra Cenâb-ı Hak, ayette "O (mücrim) orada ne ölür, ne dirilir" buyurmuştur. Halbuki büyük günah sahibi olan mümin cehennemde azab görse bile, bu şekilde olmaz. Yine sahih bir haberde (hadisde), "Kalbinde zerre kadar iman olan, mutlaka cehennemden çıkacaktır" buyrulmuştur." Kenzu'l-Ummal, 1.284.

Bil ki bu İtiraz tutarsızdır. Mu'tezile'nin "Allah mücrimi, mü'min mukabili zikretmiştir" şeklindeki sözü doğrudur. Fakaî bu, büyük günah sahibinin mü'min olduğu sabit olursa geçerlidir. Ama mu'tezile'ye göre, büyük günah işlemiş olan, mü'min sayılmaz. Bu itirazcı, sanki bu itirazını kendi görüşüne bina etmiştir. Bu ise sakıt olur (düşer). Onun, ikinci olarak söylediği, "Büyük günah sahibi hakkında, "O orada (cehennemde) ne ölür, ne dirilir" denilmesi uygun düşmez" şeklindeki sözüne gelince, biz deriz ki: Bunu kabul etmiyoruz. Çünkü cehennem azabı çok şiddetlidir. Nitekim, "Ey Rabbimiz, gerçekten, Sen kimi o ateşe sokarsan, şüphesiz onu hor ve hakir edersin" (Al-i İmran, 192) buyrulmuştur. Onun zikrettiği hadis için de, "Kuran mütevatirdir. Binâenaleyh haber-i vâhid ona karşı koyamaz" denilir. Şöyle de denebilir: Usûl-ü fıkıhda "Kur'ân'ı, haber-i vahid ile tahsis etmek (umûmi ifadesini sınırlandırmak) caizdir" hükmü vardır. Karşı taraf buna şu şekilde cevap verebilir: Haber-i vâhid, zann ifade eder. Binâenaleyh ameli konularda (ahkâm hususunda) buna başvurulabilir. Ama bizim bu konumuz, ameli (hüküm) olmayıp, itikad ile ilgilidir. İtikâdi konularda ise haber-i vahide başvurulmaz."

Bir başkası da şu şekilde itiraz edebilir: "Biz, bu ayetin, o kimsenin tevbe etmemesi ve taatının mükafaatlarını cezasının yok etmemesi şartına bağlı olduğu hususunda ittifak ettik. Bu iki şey arasındaki müşterek nokta, o ikabı (cezayı) yok edecek birşeyin bulunmamasıdır. Fakat bize göre af, cezayı kaldırıp yokeder. Yine bize göre affolunmayan mücrimin mutlaka cehenneme girmesi gerekir."

Bil ki bu itirazlar da tutarsızdır. Tevbenin olması şartına hacet yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Kim Rabbine mücrim olarak getirse" buyurmuştur. Halbuki tevbe etmiş kimse için, "O, Rabbine mücrim olarak geldi" denilemez. Küçük günah sahibine de "mücrim" denilmez. Çünkü "mücrim", kınama ifade eden bir lafızdır. Binâenaleyh bu lafız, küçük günah sahibi hakkında da kullanılmaz. Aksine burada yapılacak en tutarlı itiraz şöyle dememizdir: Ayetteki bu tehdidin umûmi (genel) oluşu, hemen sonra gelen, ilahi va'd ve mükafaatın da umûmi olduğunu bildiren "Kim de O'na iman etmiş ve salih ameller işlemiş olarak gelirse, işte bunlar, için en yüksek dereceler vardır" ifadesi ile çelişir. Halbuki bizim konumuz, iman edip, salih ameller işleyen bunun yanısıra bazı büyük günah yapanlarla ilgilidir. Buna göre şayet, "Günahın cezası, insanın taatının mükafaatını yok eder" denilirse, biz deriz ki: "imanın mükafaatının da, günahın cezasını defedeceği niçin söylenmesin?"

Şayet onlar, "Eğer böyle olsaydı, böylesi kimseye lanet etmenin ve ceza uygulamanın caiz olmaması gerekirdi" derlerse, biz deriz ki: Bize göre, başkasına lanet okumak caiz değildir. Fakat bu günahkâr kimseye, ceza uygulama, tevbe edenler hakkında olduğu gibi, bazan mihnet (kınama-ayıplama) cinsinden, bazan da tenkil (başkasına ders olacak) şeklinde olur.

Mu'tezile şöyle der: "Cenâb-ı Hak, "irtikab ettiklerine (işlediklerine) bir karşılık ve ceza, Allah'dan ibret verici bir ukubet olmak üzere (hırsızların) ellerini kesiniz" (Mâide.38) buyurmuştur. Hak teâlâ o kimseye, ibret verici bir ceza (tenkil) olsun diye, bir cezanın uygulanması gerektiğini açıkça ifade etmiştir. Dolayısıyla bu duruma düşen bir kimsenin, övülmeye ve saygı duyulmaya müstehak olması imkansızdır. Bunlar o insan için kalmadığına göre, daha evvel de dediğimiz gibi, onun için sevab da söz konusu değildir. Binâenaleyh bu bize, büyük günah sahibinin cezasının, daha önce yapmış olduğu amellerine karşılık kazandığı sevabı giderip yok etmesi, sonradan yapmış olduğu bu büyük günahın cezasını savuşturmasından daha evlâ olduğunu gösterir." İşte va'id meselesinde, Mu'tezile'nin sözünün özü budur.

Biz deriz ki: Velhasıl söz, o kimseye ibret vermek maksadıyla ceza uygulanması gerektiğini gösteren naslar (ayetler), o kimsenin mükafaata müstehak olduğuna delalet eden naslaıia, çelişir. Binâenaleyh niçin bunlardan bir tarafı diğer tarafa tercih etmek, aksini tercih etmekten daha evlâ olmasın? Çünkü mü'min, hırsız olan ve olmayan diye ikiye ayrılabilir. Hırsızlar da, mü'min olan ve olmayan diye ikiye ayrılır. Binâenaleyh gerek "umûm" gerek "husus" açısından, bu iki taksimatın birinin diğerine üstünlüğü (farkı) yoktur. Dolayısıyla bunlar birbiriyle çeliştiğinde, ikisi ide sakıt olur. Sonra biz deriz ki: Men (her kim) kelimesinin umûmi (manayı) ifade etme hususunda kesin olduğunu kabul etmiyoruz. Aksine bu "zannî" dir. Bizim meselemiz ise, hakkında kesinlik olması gereken (itikâdi) bir meseledir. Dolayısıyla senin söylediğin şeye dayanmak caiz değildir. Bu husustaki daha geniş izah, "Kitâbu'l-Mahsûl fi'l-usûl" adlı (fıkıh usulü) kitabımızda yer almıştır.

Üçüncü Mesele

Mücessime, ayetteki "Kim Rabbine suçlu (mücrim) olarak gelirse" ifadesini delil getirerek, "Maddi olan şey, ancak Rab Teâlâ bir mekanda yer almış olursa O'na gelebilir" demişlerdir.

Buna şu şekilde cevap verilir: "Allahü teâlâ, onların randevu yeri (olan mahşere) gelişlerini, mecazi olarak "Allah'a geliş" diye ifade etmiştir. Bu tıpkı İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Ben Rabbime gidiyorum. O bana hidayet edecek" (saffat, 99) demesi gibidir.

Dördüncü Mesele

Canlı olan maddenin mutlaka, ya canlı olarak baki kalması, yahut da ölmesi gerekir. Dolayısıyla onun bu iki vasıftan uzak olması imkansızdır. Buna göre ayetin manası, "O kimse cehennemde en kötü durumda olur, ne onu herşeyden kurtarıp rahata erdirecek bir ölüme ulaşır, ne de istifade sağlayan bir hayata erer" şeklindedir.

Daha sonra mü'minler hakkında da onlar "O'na iman etmiş ve saüh ameller işlemiş olarak gelirse, işte bunlar, bunlar için en yüksek dereceler var" demişlerdir. Bil ki ayetteki, "salih amel işlemiş olarak" ifadesi, bu kimsenin her türlü sâlih ameli işlemiş olmasını gerektirir. Halbuki bu, ittifakla imkansızdır ve nazar-ı itibara alınmaz. Binâenaleyh bunun, kişinin farzları yerine getirmesi manasına hamledilmesi gerekir.

Cenâb-ı Hak sonra, kim iman ile birlikte sâfih ameller işlerse, onun için yüksek dereceler olduğunu bildirmiş ve sonra bu yüksek deteceleri açıklayarak, "Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır" buyurmuştur Bu ayette, büyük günah sahiblerinin affolunabileceklerine bir dikkat çekme vardır. Çünkü Allahü teâlâ, cennetteki o yüksek dereceleri, Rabbine iman edip, saüh ameller işleyen için olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla yüksek olmayan diğer derecelerin de, mutlaka bunlardan başkalarına aid olması gerekir. Bu başkaları da ancak, günahkâr ve asi mü'minlerdir.

Hak teâlâ'nın "işte temizlenenlerin mükafaatı" ifadesi hakkında İbn Abbas (radıyallahü anh), "Allahü teâlâ "temizlenenler" sözü ile, "Lâilâhe illallah" diyenleri kastetmiştir" demiştir. Ben derim ki: Bu ayet, o yüksek derecelerin, temizlenenlerin, yani günahlardan arınanların mükafaatı olduğuna delâlet ettiğine göre, bu hitabın hükmü gereği, yüksek olmayan derecelerin de, bu temizlenenlere aid bir mükafaat olmaması gerekir. Dolayısıyla bu dereceler onların dışındaki, günahkâr olup, Allah'ın lütuf ve merhameti sayesinde bağışlanan mü'minlere aiddir. Bil ki Kur'ân'da, Firavunun, o iman eden sihirbazlara karşı tehdidini uyguladığı, açıkça ifade edilmemiştir. Fakat bu, haberlerde (rivayetlerde) yer almıştır.

Kızıldenizden Geçiş

76 ﴿