82"Ey îsrailoğulları, sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ yanında sizinle va'dleştik, sözleşiik ve sizin üstünüze kudret helvasıyla, bıldırcın indirdik. Sizi rızıklandırdığırmz şeylerin en temizlerinden yeyin. Bu hususta haddi aşmayın. Sonra üzerinize gazabım vacib olur. Benim gazabım da kimin üzerine vacib olmuşsa, muhakkak ki o, (uçuruma) yuvarlanmıştır. (Bununla beraber), şüphesiz ki ben, tevbe ve iman edip salih âmellerde bulunan, sonra da doğru yolda sebat edenleri çok bağışlayıcıyım". Bilesin ki, Allahü teâlâ Musa (aleyhisselâm)'ın kavmine, çeşitli nimetler inam ettiği için, onlara bu nimeti hatırlattı. Şüphe yok ki, zararı gidermenin menfaat temininden daha önce ve daha önemli olması gerekir. Ve yine şüphe yok ki, dini menfaatlere ulaştırmak, nimet olma bakımından, dünyevi nimetlere ulaştırmaktan daha büyüktür. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Sizi düşmanlarınızdan kurtardık" sözüyle başlamıştır ki bu, zararın izale edilmesine işarettir. Çünkü Firavun onlara, öldürme, hor hakir kılma, yurtlarından çıkarma ve onları ağır işlerde çalıştırma gibi, zulüm nevinden pekçok şey reva görüyor ve yapıyordu. Cenâb-ı Hak ikinci sırada menfaati zikretmiştir ki, bu da "Tur'un sağ yanında sizinle vaadleştik, sözleştik" ifadesidir. Bunun bir menfaat ve fayda olma sebebi şudur: "Cenâb-ı Hak onlara o zaman, içinde dinlerinin beyânı ve şeriatlerinin izah ve şerhi bulunan bir kitab indirmiştir. Cenâb-ı Hak üçüncü olarak, dünyevi menfaati zikretmiştir ki, bu da 'Ve sizin, üstünüze kudret helvasıyla, bıldırcın indirdik. Sizi rızıklandırdığımsz şeylerin en temizlerinden yeyin" ifadesidir. Cenâb-ı Hak onları daha sonra, "Bu hususta haddi aşmayın. Sonra üzerinize gazabım vacib olur" sözüyle asi olmaktan men etmiş. Sonra da, "Şüphesiz ki ben... edenleri çok bağışlayacağım" ifadesiyle, isyan edip sonra da tevbe eden kimsenin tevbesinin, Allah katında makbul olduğunu beyan etti. İşte, ayetten kastedilen şeyin izahı budur. Sonra burada birkaç mesele bulunmaktadır: Hamza ve Kisai bu ayetteki fiillerin hepsini tâ ile olmak üzere, sizi kurtardım; size va'dettim; sizi rızıklandırdım) şeklinde okumuşlardı. Sadece (......) fiilini, nün ile (......) şeklinde okumuşlardı. Diğer kıraat imamları ise, hepsini (azamet) nûnu ile okumuşlardır. Nâfi ve Ânun, (......) şeklinde; Hamza ve Kisai ise, (......) şeklinde de okumuşlardır. Kelbi şöyle demiştir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), İsrailoğullarını denizden geçirdiği zaman, onlar da ona: "Bize, içinde farzlar ve hükümler bulunan bir kitabı, Rabbin katından getirmeye söz vermemiş miydin?" dediler. Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "Evet" dedi ve sonra, onlara bu kitabı getirmek için acele Rabbine yöneldi ve gidişinden kırk gün içinde onlara geri döneceğine söz verdi. Cenâb-ı Hak bu ayette, (......) buyurdu; çünkü Cenâb-ı Hak ancak, kavmi için Musa (aleyhisselâm)'ya Tevrâtı vermek üzere va'dleşti. Mukattl: "Allahü Teâlâ böyle buyurdu, çünkü bu hitab Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile, onun beraberinde olan seçilmiş yetmiş kişiye yöneliktir" demiştir. Allah en iyisini bilendir. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Dağın, sağı solu olmaz. Aksine, ayetteki bu ifadeden murat, Mısır'dan Şam'a giden kimsenin sağma düşen Sina dağıdır" Eymen kelimesi yakınlıktan (civar) dolayı, mecrûr (eymeni) okunmuştu. Bu tıpkı, Harab bir keler yuvası) ifadesinde olduğu gibidir. İnsanların tûr Dağı'ndan yararlanmasının izahı şudur: Onların bundan yararlanması, ya Allahü teâlâ'nın onlara, içinde dinlerinin izahı bulunan Tevrâtı indirmesinden dolayıdır; yahut da, Allahü teâlâ Tûr Dağı üzerinde Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile konuştuğu için, bundan ötürü İsrailoğulları hakkında meydana gelen büyük şereften dolayıdır. Ayetteki, "yeyin" ifadesi, vücub ifade eden bir emir değil, "... ihramdan çıktığınız zaman avlanınız" (maide, 2) ayetinde olduğu gibi mübahlık ifade eden bir emirdir. Tayyibat hakkında iki görüş bulunmaktadır; 1) Bundan maksad, leziz şeylerdir. Çünkü, kudret helvası ve bıldırcın eti, çok leziz yemeklerdendir. 2) Bu, Kelbî ve Mukatil'in görüşü olup, buna göre, "tayyibat" helâl şeyler demektir. Çünkü bunlar Allahü teâlâ'nın onlara indirdiği ve hiç bir insan elinin dokunmadığı nimetlerdir. Bu İki manayı cem etmek mümkündür, zira ikisi arasında müşterek bir nokta bulunmaktadır. Bu kıssayla ilgili açıklamanın tamamı, Bakara sûresinde geçmişti. Ayetteki "Bu hususta haddi aşmayın" ifadesiyle ilgili birkaç izah bulunmaktadır: 1) İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu, "birbirinize zulmetmeyin, yoksa Allah o haksızlığı zulmedenden çıkarır" anlamındadır" der: 2) Mukatil ve Dahhak: "Bu, "Bu hususta, mubahtık sınırı aşmak suretiyle kendinize zulmetmeyin" demektir" derler. 3) Ketbî: "Bu "Allah'ın nimetini inkâr etmeyin, yani, "Nimetimi, bana muhalefet için kullanmayın; şükrümden yüz çevirmeyin ve helâlden harama sapmayın" demektir" der. A'meş ve Kisaî, her iki fiili de damme ile ve (......) şeklinde okumuşlardır. A'meş Abdullah İbn Mesüd'un talebelerinden, birincisini kesre ile ikincisini de ref ile şeklinde bir kıraat rivayet etmiştir. Ekseri imamların kıraati ise, her iki kelimeyi de kesre ile okumaktır. Bunları kesre ile okuyana göre bunların manası, "vâcib oldu" şeklindedir. Bu, "Borcun ödenmesi vakti geldi" anlamındaki ifadesinden alınmadır Cenâb-ı Hakk'ın, kurban, kurban yerine varıncaya kadar" (Bakara, 196) ifadesi de bundandır. Fiili damme ile okursak, o zaman indi, nazil oldu, başa geldi anlamında olur. Ayetteki "(Uçuruma) yuvarlanmıştır" ifadesi "şaki oldu" demektir. Bunun "uçuruma yuvarlandı" manasına tefsir edilmesi de söz konusudur. Nitekim Arapça'da, birşey yüksekten aşağı doğru düştüğünde, denilir. Bil ki Allahü teâlâ, kendisini gâfir, gafur, gaffar, gufran ve mağfiretti sözleri ile tavsif etmiş ve bunu kimini mazi, kimini muzari, kimini de emir siğası ile kullanmıştır. Allah'ın kendisini "gâfir" diye tavsif edişi bu, "Gâfiru'z zenbi" (Mü'min, 3); ayetinde; "gafur" diye tavsif edişi, (Kehf, 58) ayetinde; "gaffar" tavsif edişi, (......) (Tâhâ.82) ayetinde; "gufran" diye tavsif edişi, (Bakara. 235) ayetinde; "mağfiretli diye tavsif edişi, (Rad.6) ayetindedir. Bunun mazi sigasıyla anlatılışı, Hazret-i Davûd (aleyhisselâm) hakkındaki, "Bunun, onun için mağfiret ettik"(Sad. 25) ayetinde; muzâri siğasiyta anlatılışı "Allah, kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, bunun dışındakileri, dilediği kimseler için mağfiret eder" (Nisa, 48) Allah günahları tamamen bağışlar" (Zümer, 53) ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındaki "Allah sana mağfiret etsin diye" (Fetih, 2) ayetlerinde; emir sigasıyla anlatılışı da, "Günahına, ve mü'min ile mû'minelere istiğfar et" (Muhammed, 19) Hazret-i Nûh (aleyhisselâm) hakkındaki "Dedim ki: Rabbinizden mağfiret isteyiniz" (Nûh, 10) ve melekler hakkındaki "Yeryüzünde olanlar için istiğfar ederler" (Şuara, 5) ayetlerinde olduğu gibidir. Bil ki bütün peygamberler, Allah'dan mağfiret istemişlerdir: Mesela Hazret-i Adem: "Eğer bize mağfiret ve merhamet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan oluruz" (Araf, 23) demiş; Nûh (aleyhisselâm): "Eğer bana mağfiret ve rahmet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum" (hûd, 47) demiş; Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "O'nun, ceza günü kusurlarımı mağfiret etmesini umuyorum " (Sura, 82) demiştir. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Babası için mağfiret istemiş ve "Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim" (Meryem, 47) demiştir. Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm), kardeşleri hakkında, "Size bugün hiçbir başa kakma yoktur. Size Allah mağfiret etsin"(Yusuf, 92) demiş; Hazret-i Musa (aleyhisselâm), (hataen) öldürdüğü kıbti hadisesinde: "Allah'ım bana ve kardeşime mağfiret et" (A'raf, 151) demiştir. Davud (aleyhisselâm) da, Rabbisinden mağfiret istedi. (Sâd, 24) Süleyman (aleyhisselâm): "Rabbim bana mağfiret et ve bir mülk nasib et" (sad. 35) dedi. Hazret-i İsa (aleyhisselâm): "Eğer onlara mağfiret edersen, (edersin). Çünkü sen, aziz ve hakimsin" (Mâide, 118) demiş, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a da Cenâb-ı Hak: "Günahına ve mü'min ile mû'minelere istiğfar et" (Muhammed. 19) diye emretmiştir. Ümmet-i Muhammed ise şöyle der: "Ey Rabbimiz bizi ve iman ile daha önden bizi geçmiş olan (din) kardeşlerimizi mağfiret et" (Haşr, 10). Bil ki burada sözü, önce mağfiretin ne demek olduğunu açıklayıp,sonra Hak teâlâ'nın gâfir, gafur ve gaffar oluşu hususunda konuşarak, sonra O'nun mağfiretinin umûmi olduğunu anlatıp, günahsız oldukları halde, peygamberler için nasıl mağfiret düşünülebileceğini beyan ederek sürdürelim. Âlimlerimiz bu hususa, istidlali olarak affın varlığını isbatı da dayandırmışlardır. Bunu şöyle izah edebiliriz: Günah, ya küçük ya büyüktür. Ya tövbeden sonra olur veya tevbeden önce olur. Bunların ilklerinden (yani küçük ve tevbeden sonra olanlardan) ötürü Allah'ın azab etmesi kabih (çirkin) olur. Allah'ın bunları affetmesi gerekir. Kabih olanı yapmamaya gufran (mağfiret) denilmez. Binâenaleyh gufrân'ın ancak, üçüncü kısım için söz konusu olması, açık hale gelir ki utaşmak istediğimiz netice budur. İmdi eğer: "Bu, ayetin açık ifadesine ters düşer. Çünkü ayet, şu dört şeyi birarada yapan kimse için mağfiretin söz konusu olduğunu anlatır: a) Tevbe, b) İman; c) amel-i salih, d) İhtida..." denirse, biz deriz ki: Tevbe edip, iman eden ve salih ameller işleyen, hidayette sebat eden kimse, bütün bunlardan sonra eğer günah işlerse, "tevbe eden" mümin", "salih amel işleyen" ve "hidayette sebat eden" bir kimse olmuş olur. Ama buna rağmen o, aynı zamanda günahkârdır. İşte bu noktada bizim sözümüz doğru olur. Burada şöyle bir nükte var: "Kulun üç (menfi) ismi vardır: zâlim, zalûm ve zallâm. Zâlim, "o (insanlardan), kendisine zalim olanlar vardır"(Fatır, 32) ayetinde; zalûm, "O (insan) zalûm ve çok câhildir" (Ahzâb. 72) ayetinde geçer. Bu manada zulüm insandan çokça sâdır olursa, ona "zallâm" denilir. Allah'ın, bu isimlerin herbirine mukabil bir ismi vardır: Buna göre Cenâb-ı Hak sanki kula: "eğer zâlim olursan, Ben gâfirim; eğer zalûm olursan, ben gafurum, eğer zallâm olursan, Ben gaffar'ım" demek istemiştir. İşte bundan ötürü, "(Bununla beraber) şüphesiz ki, tevbe ve iman edenlere... gaffarım, çok bağışlayıcıyım" buyurmuştur. Müfessirler ayetteki "Sonra doğru yolda sebat eden" ifadesi hakkında çok değişik görüşler belirtmişlerdir. Bunun sebebi şudur: Tevbe ve iman edip, sâlih ameller işleyenlerin mutlaka "muhtedi" (hidayete ulaşmış ve onda sebat etmiş) kimselerden olmaları gerekir. Dolayısıyla bütün bunlara rağmen Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra doğru yolda sebat eden" buyurmasının hikmeti nedir? Bu hususta, özetle verilebilecek şu üç izah vardır: a) Bununla, hidayette oluşun sürdürülmesi kastedilmiştir. Çünkü hidayeti elde eden kimseye, kurtuluşu elde etme hususunda, şimdi üzerinde bulunduğu hidayet yetmez. Aynı zamanda onun bunu ölünceye kadar sürdürmesi gerekir. Bunu Hak teâlâ'nın, "Rabbimiz "Allah deyip, sonra dosdoğru olan yok mu" (Fussilet, 30) ayeti de te'kid eder. Bu ayetteki "Sonra" kelimesi, terâhi (sonradan oluşu) gösterir. Bu, iki şeyin derecesinin farklılığını değil, zamanlarının farklılığını ifade eder. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Tevbe ve iman etmek ve salih ameller işlemek, herkes için mümkündür. Bunda bir zorluk yoktur. Zorluk ancak bunu sürdürme ve devam ettirmededir." b) Bu ifade ile, "O kimse bunun Allah'ın hidayet vermesi ve muvaffak kılmasıyla olduğunu bilir ve bunun devamı için, hiç kusur edip, noksan yapmadan hep Allah'ın yardımını ister" manası kastedilmiştir. Bu görüş İbn Abbas'a aittir. c) İmandan maksad, delile dayalı olan itikaddır. Amel-i sâlih de, uzuvların amellerine şarettir. Geriye kalbi kötü huylardan temizlenme işi kalmıştır. İşte bu da sûfilerin dünde "tarikat" diye adlandırılan şeydir. Sonra sûfiye, eşyanın hakikatinin gözükmesi, yine sûfilerin dilinde, "hakikat" diye adlandırılır, işte ayetteki, "Sonra doğru yolda sebat eden" ifadesi ile, bu İki mertebe kastedilmiştir. Onlardan bazıları: "Kişinin önce küfürden tevbe etmesi, sonra ikinci olarak iman etmesi gerekir" demektir, bu görüşlerine de bu ayeti delil getirerek; "Çünkü Allahü teâlâ bu ayette tevbeyi imandan önce zikretmiştir" demişlerdir. Alimlerimiz, amel-i salihin, imandan başka bir şey olduğuna bu ayetle de istidlal ederek, çünkü, Cenâb-ı Hak, salih ameli, imana atfetmiştir. Matuf ise, matufun afeyh'den başkadır" demişlerdir. |
﴾ 82 ﴿