89

"(Allah) dedi ki: "Biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmiri onları saptırdı" Derhal Musa öfkeli ve tasalı olarak kavmine döndü ve dedi ki: "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va'd ile söz vermedi mi? Yoksa zaman size uzun mu geldi? Yahut Rabbinizden size bir azabın vâcib olmasını istediniz de, onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz? (Onlar) dediler ki: "Biz sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık. Fakat o (Mısırdaki) kavmin zinet eşyalarından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik ve onları ateşe attık. Sâmiri de aynı şekilde attı." Sonunda o (Sâmiri), kendilerine böğüren bir buzağı heykeli yaptı" işte sizinde, Musa'nın da tanrısı budur. Fakat o (bunu) unuttu" dediler." Bilmiyorlar mıydı ki, o (heykel), kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor, onlara ne bir zarar, ne de bir fayda verme kudretine mâlik olamıyordu".

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a "Seni kavminden (ayırıp böyle) acele ettiren nedir?" (Taha, 83) deyip Musa (aleyhisselâm) da buna: "Ben sana yönelerek acele ettim ki, Yâ Rab, hoşnut olasın" diye cevap verince, Allahü teâlâ onun, kavmini terketmesinden sonra, onun onlar için bulunması halinde meydana gelmesi uzak ihtimal olan birtakım hadiselerin, meydana geldiğini bildirerek, "Biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmiri onların saptırdı" buyurdu. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele var:

Fitnenin İzahında Mu'tezile'nin Tartışması

Mu'tezile şöyle der: "Onlardaki küfrü Allah'ın yaratmış olması, şu iki sebebten ötürü caiz (mümkün) değildir: 1) Akli deliller, Allahü teâlâ'nın böyle yapmasının caiz olmayacağına delâlet ediyor. 2) Cenâb-ı Hak, ayette Sâmiri onları saptırdı" buyurmuştur. Eğer onların sapıklığını (dalâleti) Cenâb-ı Hak yaratmış olsaydı, Sâmiri'nin bu hususta bir tesiri olmazdı ve o zaman da Cenâb-ı Hakk'ın böyle demesi doğru olmazdı. Hem sonra Musa (aleyhisselâm), kavminden bu fitnenin sebebini sorduğunda, "Yoksa zaman size uzun mu geldi? Yahut Rabbinizden size azabın vâcib olmasını istediniz de, onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz?" dedi. Binâenaleyh eğer bu dalâlet Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olsaydı, o zaman onların, "Bunun sebebi senin söylediğin şeyler değil, Allahü teâlâ'nın bu (dalâleti) bizde yaratmasıdır" demeleri gerekirdi. Böyle olunca da, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın "şu mu, bu mu?" diye ihtimalleri sıralayıp, "... Yahut Rabbinizden size bir azabın vacib olmasını mı istediniz" demesi bâtıl olurdu. Eğer bu, Cenâb-ı Hakk'in yaratmasıyla olmuş olsaydı, yarattığı şeyden dolayı o kavme Allah'ın gazab etmesi de imkansız olurdu. Bütün bunlar olamayacağına göre, ayetteki fetennâ sizi fitneye uğrattık" kelimesinin bir başka manası olması gerekir. Çünkü "fitne" kelimesi bazan, "imtihan etmek, (ayırdetmek)" manasına gelir. Nitekim Arapça'da, cevherini posasından, iyisini kötüsünden ayırmak için altını ateşte erittiğinde (......) dersin. İşte bu "Allah onlara çetin mükellefiyetler yüklemiştir" manasınadır. Çünkü Sâmiri, onlar için bu buzağıyı yaptığında onlar, bütün alemin ve alemdeki herşeyin "hadis" oluşundan hareketle, alemdeki herşeyin, cisim olmayan bir ilahı bulunduğunu istidlal etmek ve böylece de o buzağının ilah olmaya elverişli olmadığını anlamakla mükellef oldular. Binâenaleyh bu şekilde kullukla mükellef tutulma, mükellefiyetteki şiddeti gösterir. Dolayısıyla bu iş bir "fitne" (imtihan) olmuş olur. Mükellefiyette şiddet (zorluk) vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, 'İnsanlar inandık demekle kurtulup, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar" (Ankebût, 2) buyurmuştur. İşte Mu'tezile'nin sözünün tamamı budur.

(Ehl-i sünnet) alimlerimiz şöyle demişlerdir: "Altından yapılan bir buzağından ses çıkmasında, güneşde ve ayda bulunan (özelliklerden) daha büyük, (ilah mı değil mi) şüphesini çekecek birşey yoktur. Güneşin ve ayın ilah olmadığını gösteren delil, buzağının ilah olmadığını haydi haydi gösterir. Binâenaleyh bu durumda, böyle bir buzağının yapılması, mükellefiyeti zorlaştıran birşey değildir. Dolayısıyla ayeti bu manaya hamletmek doğru olmaz. Bu sebeble de ayeti, "Allah onlarda dalâleti yarattı" manasına hamletmek gerekir.

Onların, "Cenâb-ı Hak, sapıtmak işini Sâmiri'ye nisbet etmiştir" şeklindeki sözlerine gelince, biz diyoruz ki: Yaratıcısı her ne kadar Allah olsa dahi, normal olarak meydana gelen herşey, zahirde sebeplerine nisbet edilmemiş midir? İşte, burada da böyledir. "Onların en şiddetlisi, Sâmiri'nin sapıklığıdır" anlamında olmak üzere, (edallühüm) şeklinde de okunmuştur, böyle okunması durumunda da Mu'tezile bu ayette istidlal edemez. Esasen, kavgayı, nizâyı kökünden kaldıracak olan şey, izahı bu kitabta defalarca geçtiği gibi, "Dâi" (sebep) meselesine tutunmaktır.

İkinci Mesele

Bu ayette bahsedilen "kavm" den murat, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, denizin kıyısında kendilerine halife olduğu kimseler olup, sayılan altıyüzbin idi. Onikibini hariç, hepsi de, o buzağı vesilesiyle yoldan çıkmışlardı.

Üçüncü Mesele

Said Ibn Cübeyr'in rivayetine İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Samiri, iriyarı bir adam olup, Kirmam halkındandı. Mısır'a gelip yerleşmişti. Ve, sığıra tapanlardan idi." Ekseri ulemanın görüşü ise: "Bu, kendine Sâmire denilen, kabileden olup, İsrailoğullarının ileri gelenlerinden idi." Zeccâc ve İbn Abbas'dan rivayette Atâ, "Hayır, tam aksine o, kıbtîlerden birisi olup, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın komşusu ve ona iman etmişti" demişlerdir.

Dördüncü Mesele

Bu olayla İlgili olarak şunlar anlatılmıştır: "Onlar, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ayrılmasından sonra, yirmi gece beklemişlerdi. Sonra, bu yirmi geceyi, gündüzüyle beraber kırk olarak hesaplamış, "Biz, sayıyı tamamladık" demişlerdi. İşte, buzağı hadisesi bundan sonra vuku bulmuştu. Bununla, geldikten sonra O'nun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a: "Biz senden sonra kavmini imtihan ettik" şeklindeki sözünün arasını, şu bakımdan telif etmek mümkündür:

1) Allahü teâlâ, beklenen ve olacak olan fitneyi, adeti olduğu üzere, olmuş bitmişliği ifade eden lafızla belirtmiştir.

2) Sâmiri, bu işi kurmaya başlamıştı. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ayrılıp, o da Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ayrıldığı esnada onları saptırmaya azmedince, Cenâb-ı Hak o fitne ve imtihanı olmuş bitmiş gibi addetti.

Beşinci Mesele

Hazret-i Musa (aleyhisselâm), ancak, Zilkade ve Zilkicce'nin on gününü tamamladıktan sonra dönmüştür.

Altıncı Mesele

Alimler, ayette geçen esifen kelimesi hususunda şu izahları yapmışlardır:

1) Bu, aşırı öfkelenme manasındadır. Böyle olması halinde, ayette bir tekrardan bahsedilemez. Çünkü gadbân kelimesi, gazabın aslını, esifen kelimesi ise, onun doruk noktasını teşkil eder.

2) Ekseri ulema, bunun, "mahzun olma, çığlık atma", manalarına geldiğini söylemişlerdir. Nitekim, Arabca'da, bir kimse mahzun olduğunda denilir.

3) Bazı kimseler de şu izahı yapmışlardır: "Asifun", kindar demektir. Buna göre, bu görüşte olanlar, gayz ile gazab kavramlarını şu şekilde ayırmaya çalışmışlardı:

Allahü teâlâ, gayz ile tavsif edilemez, ama gazâb ile vasfedilebilir. Çünkü gazab, gazab editene zarar vermeyi irade etmek demektir. Gayz ise, gayzlanan kimsede meydana gelen bir değişikliktir, bu ise ancak gülmek, ağlamak, vb. gibi, maddeler hakkında söz konusu olabilir.

Musa (aleyhisselâm)'ın Kavmine Hitabı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kavminin yanına dönmesini müteakiben, onları azarladığını, kınadığını nakletmiştir. Mu'tezile bu noktada şöyle der: "Buda, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz senden sonra kavmini imtihan ettik" ifadesinin, Allahü teâlâ'nın onlarda, küfrü yaratmadığını gösterir. Aksi halde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onları değil, aksine Allah'ı kınaması gerekirdi." Alimlerimiz, Cenâb-ı Hakk'ın bunu yaptığını 'Zaten o da senin imtihanından başka (birşey) değildir" (Araf, 155) ifadesine dayanarak söylemişlerdir. Bu itabların tamamı şunlardır.

1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın "Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir va'd ile söz vermedi mi?" şeklindeki sözü. Bu ifadeyle ilgili şu iki soru sorulabilir:

Birinci soru: Onun, "Rabbiniz size... va'd ile söz vermedi mi?" sözü, onlara, onların buzağının dışında başka bir ilâhın varlığını kabul etmeleri halinde yöneltilebilir. Ama onların, Cenâb-ı Hakk'ın da, "İşte, sizin de Musa'nın da tanrısı budur" seklinde haber verdiği üzere, buzağının dışında bir ilah olmadığına inanmaları halinde, bu söz onlara nasıl yöneltilebilir?

Cevap: Onlar, Allah'ın varlığını kabul ediyorlardı. Ancak ne var ki onlar, o buzağıya, put perestlerin ileri sürdüğü manada (şefaatçi ve aracı olmak üzere) tapıyorlardı.

İkinci soru: Bu ifadedeki, "güzel va'd" ile ne kast edilmiştir? Cevap: Alimler, bu hususta da şu izahları yapmışlardır:

1) Bununla, Cenâb-ı Hakk'ın onlara, seri kanun ve hükümlere vakıf olmaları, bu sayede de insanlar arasında bir imtiyaz elde etmeleri için, Tevrat'ı indirme va'di kastedilmiştir ki, işte bu, Cenâb-ı Hakk'ın ayetinde bahsettiği husustur.

2) Bu ayette bahsedilen "güzel va'd", yaptıkları taatlere mukabil, mükâfaat verileceğine dair olan sâdık ve doğru va'ddir.

3) Va'd, "ahid" anlamındadır. Bu, Mücahid'in görüşü olup o şöyle demiştir: "O and, Cenâb-ı Hakk'ın, "... bu hususta taşkınlık etmeyin sonra üstünüze gazabım vacib olur (...) Sonra da doğru yolda sebat edenleri..." (Tâha. 80-81) ifadesinde bahsedilen husustur. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonraki, "Yoksa, sizce çok zaman mı (geçip) müddet uzadı? Yahud Rabbimizden size bir gazab vâcib olmasını mı istediniz?" (Taha, 86) ifadeleridir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki Allah'ın Size, "... bu hususta taşkınlık etmeyin" dediği o şeyi, o ahdi unuttunuz mu?" demek istemiştir.

4) Bu ayette bahsedilen güzel va'din, hem dinî hem de dünyevî menfaatler hususunda güzel bir va'd olması da muhtemeldir. Dinî menfaatlere gelince bu, şer'î hüküm ve kanunlara ileten o kıymetli kitabın indirilmesini ve ahirette büyük bir mükafaatın tahakkuk edeceğini va'ddir. Dünyevî menfaatlere gelince bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, Firavunu helak etmeden önce, İsrailoğullarına, Firavun'un ve kibtîlerin arazilerini ve memleketlerini va'detmiş olmasıdır ki Allah, bunu tahakkuk ettirmiştir.

2) Daha sonra Hazret-i Musa, (aleyhisselâm) "Yoksa zaman size uzun mu geldi? Yahut Rabbinizden size bir azabın vacib olmasını istediniz de'..." demiştir ki bu, "Siz, o sözü mü unuttunuz; yoksa, doğrudan doğruya günah işlemeyi mi kastettiniz?" demektir. Bil ki, zamanın uzaması şu anlamlara gelebilir:

a) "Cenâb-ı Hakk'ın sizi, Firavun'dan kurtarması ve, Bakara sûresinin baş kısımlarında zikredilen diğer nimetler üzerinden çok zaman mı geçti?... Ne çabuk unuttunuz?" demektir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "... üzerlerinden uzun zaman geçmiş" (Hadid. 16) ayeti gibidir.

b) Rivayet olunduğuna göre onlar, o müddetin kırk gece olduğunu biliyorlardı, (sanıyorlardı). Böylece onlar, her gecenin mukabilinde bir gündüz hesaplayarak, bu müddeti yirmi güne indirgemişlerdi. Kadî, "Bu, zayıf bir görüştür. Çünkü bu, neredeyse, hiçkimsenin kanştıramayacağı bir husustur" demiştir.

c) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) onlarla, otuz gün üzerinden anlaşmıştı. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu müddete on gün daha ilave edince, işte bu hadise, "zamanın uzaması" diye addedildi...

Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, "Yahut Rabbinizden size bir azabın vacib olmasını istediniz de..." ifadesine gelince, bunu zahiri manasına hamletmek mümkün değildir. Zira, kimse bunu istemez. Ancak ne var ki, masiyyet bunu gerektirip sebebi murad etmek de, netice itibariyle müsebbibi (sonucu) murad etmeyi gerektirince, bu söz doğru olmuştur. Alimler işte bu ifadeye dayanarak, "gazab"ın, Cenâb-ı Hakk'ın zatî sıfatlarından değil, fiilî sıfatlarından olduğunu; çünkü, Allah'ın zatî sıfatlarının hiçbir maddeye inemeyeceğini söylemişlerdir.

3) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, "Onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz?" ifadesidir. Bu ifade, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, kavmiyle sözleştiğine delâlet eder. Bu hususta şu iki izah yapılmıştır: a) Bununla, onların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a katılacaklarına ve onun izinden gideceklerine dair vermiş oldukları söz kastedilmiştir, b) Bununla onların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a o, Tûr'dan yanlarına dönünceye kadar onun dini üzerinde Kalacaklarına dair vermiş söz kastedilmiştir. İşte bundan dolayı, "Biz sana madiğimiz sözden, kendimize malik olarak caymadık" demişlerdir. Bu cevâbı verenin kim olduğu hususunda şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Bunlar, buzağıya tapmayanlardır. Buna göre onlar sanki, "Biz senin randevuna, irademizle muhalefet etmedik." Yani, "kendi başımıza bırakılmış olduğumuz muhalefet etmedik" demek istemişlerdir. Çünkü kişi, bazan, yakınlarının yaptığı de kendisine nisbet edebilir. Bu, mesela, Cenâb-ı Hakk'ın, "Hani biz, sizin için, denizi yarmıştık" (Bakara, 50), yine, bu işin faili, onlar değil de ataları olduğu halde, "Hani siz bir cana kıymıştınız" (Bakara. 72) buyurması gibidir. Buna göre onlar sanki fûyte demişlerdir: "Buzağıya tapanların şüphesi, çok kuvvetli idi. Biz onları ondan doyamadık. Biz onlardan da ayrıtamadık. Çünkü biz, onları terketmemizin, bir ayrılık ve fitnenin meydana gelmesinden ve fitnenin artmasından korkmuş ve endişelenmiştik."

2) Bu, buzağıya tapanların sözüdür. Buna göre bu ifadeyle, "Bu şüpheyi bizim toimize başkaları düşürdü. Sebebin faili, müsebbebin de faili demektir. Bu randevuya muhalefet eden, bu şüpheyi ortaya atan kimsedir. Çünkü o, Tpızim adeta Mukimiz gibi olmuştur" manası kastedilmiştir.

Kavmin Sâmiri'ye İnanmasının İzahı

Buna göre şayet, "Altıyüzbine yakın sayıdaki mükellef bir kitlenin,ıhak dinden aynı anda, bozukluğu ve batıl olduğu zorunlu olarak açık bir biçimde bilinjen buzağıya açmaya rücû etmeleri nasıl düşünülebilir? Sonra bu topluluk, o kimseleri bırakıp tcüfrü izhâr ettiklerinde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın sadece kendilerine dönmedi sebebiyle, nasıl olur da aynı anda o batıl dinden tekrar o dine geri dönebilirler?" denilirse, biz Seriz ki: Bu, aptal insanlar için düşünülmesi imkânsız olmayan bir şeyidir.

Bil ki, ifadesi hakkında üç kıraat bulunmaktadır: Hamza, Kisai mimin cammesiyle; Nâfi, Asım mim'in fethasıyla; Ebu Amr, İbn Amir ve İbn Kesir de, mim'in kesresiyle okumuşlardır. Bu kelimenin fetha ve kesre ile okunması, tıpkı ve (rıtıl, tartı birimi) kelimelerinde olduğu gibi aynı manaya gelen iki kullanıştır. Ama, damme ile okunduğunda bu kelimenin manası, "sultan, güç, hükümranlıkları, yetki" şeklindedir.

Mısırdan Altın Getirmeleri

Daha sonra o topluluk, o kısaca ifade ettikleri mazereti genişleterek, "Fakat o (Mısır'daki) kavmin zinet eşyalarından bir takım ağırlıklar yüklenmiştik" demişlerdir. Hamza, Kisai, Ebu Amr ve Ebu Bekir'in rivayetine göre Asım, "haml" mastarından şeddesiz olarak (Hamelnâ); İbn Kesir, Nâfi, Hafs ve İbn Amir şeddeli olarak (......) şeklinde okumuşlardır. Şeddesiz kıraatin manası, "biz kıbtîlerden emanet aldığımız o şeyi beraberimizde taşıdık" şeklinde olur. Ama şeddeli kıraata gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

a) Hazret-i Musa, onları buna sevketti. Yani onlara o zinetleri emanet almalarını ve onu götürmelerini emretti. Yani, onlara bunu vacib kıldı, gerekli gördü.

b) "Biz, onu Allah'ın emrettiği yere götürüp teslim edinceye kadar, onun kefili kılındık"

c) Onları buna sevkeden, Cenâb-ı Hak'tır. Yani, "Allah, bu hususta ona ganimet hükmü vererek, bunu onlara verdi" demektir.

Ayette geçen evzaren kelimesine gelince, bu, "ağırlıklar" anlamındadır. Günaha da, bu ad verilmiştir, zira günah da ağırlıktır. Sonra bu hususta şu ihtimaller düşünülebilir:

a) O, çok olduğu için "ağırlıklar" diye nitelenmiştir.

b) Ganimet alma, onlara haram kılınmıştı. Binâenaleyh, onların onu koruması, kendilerine bir fayda temin etmeyecekti. Dolayısıyla o, (gereksiz) ağırlıklar, yükler olarak kabul edilmiştir.

c) Buradaki evzar kelimesiyle, "günahkar" manası kastedilmiştir. Buna göre, "Bize günahlar yüklendi; günahlar yüklendik..." denilmek istenmiştir. Haberde varid olduğuna göre, Harun (aleyhisselâm), "O, pistir, binâenaleyh ondan temizlenin" demiştir. Samiri de, "Musa (aleyhisselâm), onu, onunla cezalandırmak için alıkoydu" demişti. Binâenaleyh onları, işte bu söz ile, Sâmiri'nin bu ifadesini kastetmiş olmaları da mümkündür, insan bazan, geri vermek istediği şeye, "Bunun hepsi günahtır, bir pisliktir" der.

d) Bu zinetle, kıbtîler, kendisinde küfürlerin irtikâb edildiği toplantılarda zinetlenir, süslenirlerdi, işte bundan dolayı pek yerinde olarak evzâren diye nitelenmiştir. Bu, aynı sözün, günahın vasıtaları olan şeyler hakkında söylenilmesi gibidir.

Ayetteki 'Ve onları ateşe attık" sözüne gelince alimler, onların bunu nereye attıkları hususunda şu açıklamaları yapmışlardır:

a) Onlar bunun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın dönüşünü beklemek maksadıyla, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın kendilerine zinetlerin toplanmasını emrettiği bir çukura atmışlardı.

b) Onlar bunu, Sâmiri'nin kendilerine emrettiği yere, atmışlardı.

c) Onlar bunu, ateş bulunan bir yere atmışlardı. Sonrada, "İşte, Samiri de aynı şekilde attı" demişlerdir. Yani, "Samiri de bizim yaptığmız gibi yaptı" demek istemişlerdir.

Altından Yapılan Buzağı

Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonunda o (Sâmiri) kendilerine söğüren bir buzağı heykeli yaptı" ifadesine gelince, alimler, o cesedin diri olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Birinci görüş: Hayır, diri değildi. Çünkü sapık bir kimsenin elinde harikulade hallerin zuhur etmesi caiz değildir. Tam aksine Sâmiri, buzağı şeklinde bir heykel yaptı ve o heykele, rüzgarın gireceği, böylece de buzağı sesine benzer bir ses çıkaracağı bir biçimde delikler, kanalcıklar koydu.

İkinci görüş: Evet o, diriydi; o tıpkı buzağının böğürmesi gibi böğürdü... Bu görüşte olanlar, görüşlerine şu delilleri getirmişlerdir:

a) Onun, "Binâenaleyh o peygamberin izinden bir avuç (toprak) alıp onu attım" (Taha. 96) ifadesidir. Binâenaleyh, eğer o diri olmasaydı, bu sözün bir anlamı olmazdı.

b) O onu, "buzağı" diye adlandırmıştır. Bu kelime ise canlılar için hakikat ifade eder. Yine o ona, "cesed" (beden) adını vermiştir. Bu ifade de ancak, canlıları içine alır.

c) Onun böğürdüğünü söylemiştir. Bu görüşte olanlar, birincilerin görüşüne de şu şekilde cevap vermişlerdir. Uluhiyyeî iddiasında bulunan kimsenin elinden harikulade hallerin zuhur etmesi caizdir Çünkü, bu iş karışıklığa sebebiyyet vermez. İşte burada da böyledir. Binâenaleyh, imkansız olmaması gerekir.

İkrime, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Harun (aleyhisselâm), Sâmiri buzağıyı yaptığı bir sırada ona uğrar ve ona, "Ne yapıyorsun?" dediğinde o, "Ben, ne faydası ne de zararı olmayan bir şey yapıyorum. Binâenaleyh, bana dua et" der. Bunun üzerine Hazret-i Harun (aleyhisselâm) da, "Allah'ım ona, istediğini ver" der. Hazret-i Harun (aleyhisselâm) çekip gidince Sâmiri, Allah'ım, senden onun böğürmesini istiyorum" der, o da böğürür. Böyle olması halinde bu, Harun (aleyhisselâm)'ın bir mucizesi olmuş olur. "işte sizin de, Musa'nın da tanrısr budur" ifadesine gelince, bu hususta şöyle bir problem bulunmaktadır: "O kavim, eğer,o anda yapılan o buzağının, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanacak kadar cahil idiyseler onlar deli demektirler ki, dolayısıyla da mükellef olmazlar! Halbuki bu kadar kalabalık bir kitlenin deli ve cahil olması da imkansızdır. Yok, eğer onlar bunun böyle olduğuna inanmıyor idiyseler, daha nasıl, 'işte sizin de, Musa'nın da tanrısı budur" diyebilmişlerdir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Onlar, belki de "hulul" inancına sahib idiler. Binâenaleyh, böğürme işi, ulûhiyete münasib düşmediğinden her ne kadar bu da uzak bir şey ise de, ilahın veya onun herhangi bir sıfatının o maddeye hulul ettiğini düşündüler. O topluluk belki de, son derece ahmak ve aptal idiler.

Ayetteki "Fakat o (bunu) unuttu" ifadesine gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) Bu söz, Allah'a ait bir sözdür. Buna göre Cenâb-ı Hak Samiri'nin, maddelerin hadis oluşundan ve ilahın, herhangi bir şeye; herhangi bir şeyin de ilaha hulul edemeyeceğinden hareketle, istidlalde bulunmayı unuttuğunu haber vermiştir.

Altın Buzağıya Tapmalarındaki Saçmalık

Daha sonra Cenâb-ı Hak istidlal edilmesi gerekli olan şeyi de belirtip "Bilmiyorlar mıydı ki, o (heykel) kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor, onlara ne bir zarar, ne de bir fayda verme kudretine malik olamıyordu" buyurmuştur. "Onların akıllarına, konuşmayanın, zarar ve fayda veremeyenin ilah olamayacağı ve ilâhın hâlliyet-mahalliyet (hulul) ile ilgisinin bulunmayacağı gelmiyor mu?" demektir.

2) Bu söz, Sâmiri'ye ait olup, o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı böyle tavsif etmiştir. Bunu göre mana, "Bu sizin ve Musa (aleyhisselâm)'ın ilahıdır. Fakat Musa (aleyhisselâm) bunu unutup, bunu başka yerde aramaya gitmiştir" şeklindedir. Bu ekseri alimlerin görüşüdür.

3) Bu, "Musa (aleyhisselâm) dönüş vaktini unuttu" demektir. Ayetteki, "Kendilerine hiçbir sözle karşılık vermiyor" ifadesi, konuşmayan, fayda ve zararı dokunmayan şeyin ilah olamayacağına bir istidlal olup, gerçek ilâhın mutlaka bu vasıfları taşıması gerektiğini gösterir. Bu, Hak teâlâ'nın, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) kıssasındaki "Babacığım, işitmez, görmez, sana faydası olmaz şeylere niçin tapıyorsun" (Meryem. 42) ayeti gibidir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), çoğu işlerinde, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in kullandığı delillere başvurmuştur. Burada geriye şu iki bahis katmıştır.

Birinci bahis: Zeccâc, "Tercihe şayan görüş bunun takdirinde olarak, fiilin ref ile okunmasıdır. Bu tıpkı, (Mâide. 71) ayetinde olduğu gibidir. Bu kelime, başındaki edatını, en-i nâsıba kabul edilerek, nasb ile şeklinde de okunmuştur" demiştir.

İkinci bahis: Bu ayet, marifetulah (Allah'ı bulup tanıma) hususunda tefekkür etmenin vâcib olduğunu gösterir. Nitekim Cenâb-ı Hak, bir başka ayetinde, "(Onlar) o (buzağı heykelinin) kendileriyle konuşmayacağını ve onlara bir yol göstermeyeceğini görmediler mi?"(A'raf, 148) buyurmuştur ki bu, mana bakımından, putları zemmetme hususundaki, "Onların yürüyecekleri ayakları mı, yoksa tutunacakları elleri mi, yahut görecekleri gözleri mi... var" (Araf, 195) ayetine yakındır. Bununla, "Buzağı eğer onlara konuşabilseydi, ilah olurdu" denilmek istenmemiştir. Çünkü birşeyin aynı anda birçok şartı bulunabilir. Binâenaleyh bu şartlardan sadece birisinin bile bulunmaması, o şeyin fevt olmasına (gerçekleşmemesine) yol açar. Fakat bu şartlardan tek birinin bulunması da yine, meşrutun (şart koşulan şeyin) bulunmasını gerektirmez.

Üçüncü bahis: Bir Yahudi, Hazret-i Ali'ye: "Daha peygamberinizin cenazesini kaldırmadan, ihtilafa düştünüz" deyince, Hazret-i Ali: "Biz, onun için ihtilaf ettik, yoksa onun hakkında ihtilaf etmedik. Sizler ayaklarınızda (mucizevi şekilde geçtiğiniz, Kızıldeniz'in) suyu kurumadan, peygemberinize: "O Mısırlıların ilahları gibi, bize de ilahlar yap" dediniz" (A'raf. 138) demiştir.

Harun (aleyhisselâm)'ın Kavmini Uyarması

89 ﴿