91

"Andolsun Harun onlara daha evvel, "Ey kavmim siz bu (buzağı) ile ancak imtihana çekildiniz. Sizin hakiki Rabbiniz Rahmandır. Haydi bana tabi olun, benim emrime itaat edin. Onlar ise, "Biz, Musa bize dönüp gelinceye kadar, ona kâim ve dâim olmaktan katiyyen ayrılmayacağız" dediler".

Bil ki Harun (aleyhisselâm) bunu, hem kendisine hem de o insanlara acıdığı için söylemiştir. Onun kendisine acıması şöyledir: "emr-i ma'rûf nehyi münker" yapmakla, hem Allah :arafından, hem de "Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslah et, fesadcıların yolunu tutma" (A'raf, 142) diye kardeşi Musa (aleyhisselâm) tarafından emrolunduğu için, bunu yapmaması durumunda ise hem Allah'ın, hem de Musa (aleyhisselâm)'nın emrine muhafelet etmiş olacağından dolayıdır ki, bu muhalefet caiz olmaz.

Emr-i Marufun Önemi

Cenâb-ı Hak, Yuşâ b. Nûn (aleyhisselâm)'a: "Ben, senin kavminin iyilerinden kırkbinini, kötülerinden de altmışbinini helâk edeceğim" diye vahyetmişti. Bunun üzerine, Yusuf (aleyhisselâm): "Ya Rabbî, şunlar kötüler, ama iyilerin ne suçu var?" deyince, Cenâb-ı Hak: 'Onlar, benim gazab ettiğim (kızdığım) kimselere kızmadıkları için (helak ediliyorlar)" buyurdu. Sabit el-Benâni şöyle demiştir: Enes (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Kim. Allah'dan başkasını düşünerek sabahlarsa, Allah katında bir değeri olmaz. Kim de müslümanların dertleriyle dertlenmezse onlardan değildir. " Keşfu'l-Hafa, 2/227. buyurduğunu rivayet etmiştir. Şâbi, Nu'man b. Beşir'in Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Müminlerin birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirlerine şefkat duymadaki misalleri (halleri), tıpkı bir bedenin hah gibidir: Nasıl o bedenin herhangi bir uzvu hastalandığında, diğer,kısımları (uzuvları), ona uyuyamama ve ateşlenme ile iştirak ederlerse (müminler de böyledir)" Buhâri Edeb 27; Müslim, Birr, 66 (4/1999).

Ebu Ali el-Hasan el-Gavrl şöyle der: "Bir yerde idim. Derken içinde, üzerlerinde "latif" yazılı fıçılan bulunan bir kayık gördüm. Kayıkçıya: "Bu nedir?" dedim, O da: "Ne lüzumsuz bir sofusun. Bu, (Halife) Mutedid'in içkileridir" dedi. Bunun üzerine ona: "Bana şu taş tarağını ver" dedim. O, uşağına: "Onu ona ver, bakalım ne yapacak!" dedi. Böylece tarağı alıp, kayığa çıktım, onunla fıçılan kırmaya başladım. Kayıkçı, bağırıp-çağırmaya başladı. Sonunda tek sağlam fıçı kaldı ve ben durdum. Geminin sahibi geldi, beni yakaladı ve Mu'tedid'in huzuruna götürdü. Mu'tedid'in kılıcı, konuşmasından önce, harekete geçti. Gözü bana ilişince: "Kimsin?" dedi. Ben: "bir hisbeci?" dedim. O: "Seni "hisbe" işine tayin eden kim?" dedi. Ben, "Seni halife tayin eden (Allah)" dedim. O, "Niçin bu fıçıları kırdın" deyince de, Senin elin, kötülüğü uzaklaştırmaktan aciz olunca "sana acıdığımdan ötürü" dedim. Bunun üzerine o, "Peki o bir taneyi niçin bıraktın" deyince, "O fıçıları kırdığımda, Allah'ın dinini korumak, o hususta dikkat göstermek için kırdım. Ama sıra ona gelince, kalbime bir ucub (kendini beğenme) hissi geldiği için onu kırmadım. Eğer'eski durumum (niyetim) devam etseydi onu da kırardım" dedim. O da: "Ey ihtiyar adam, haydi git, seni hisbe işine tayin ettim" dedi. Bunun üzerine, ben: "Bu işi Allah rızası için yapmıştım..Şartlı hareket etmeyi sevmem" dedim.

Müslümanlara şefkat duyup acımaya gelince, insanın kalbinin kendi cinsinden olanlara karşı müşfik ve duyarlı olması gerekir. Ateşe koşuşan bir topluluk görüp de, onlara engel olmaya çalışandan daha şefkatli kimdir. Ebu Sa'id el-Hudri Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet edilmiştir:

"Allahü teâlâ buyurur ki: Fazlı, himayelerinde yaşadığınız merhametli kullarımın yanında arayınız. Çünkü rahmetimi onların içine (kalbine) yerleştirdim. Onu kalbleri katı olanların yanında aramayın. Çünkü onların içinde gazabım vardır." Camiüs-Sağir, 1/44.

Abdullah b. Ebi Evfâ'nın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e gitmek niyetiyle evden çıkmıştım. Bir de ne göreyim: Ebu Bekir ve Ömer yanında olduğu halde O... Derken küçük bir erkek çocuk ağlayarak geldi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ömer'e: "Onu yanına at, çünkü o yitmiş" dedi. Hazret-i Ömer de onu tuttu. Derken ortalığı velveleye veren, başı açık, çocuğu için ağlayıp sızlayan bir kadın çtkageldi. Bunun üzerin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Kadının imdadına yetiş" dedi. Hazret-i Ömer ona seslendi ve kadın da glip çocuğu aldı. Çocuğunu bağrına basıp, ttevinçten) ağlamaya başladı. Dönüp peygamberi görünce utandı. İşte o zaman Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Ne dersiniz, bu kadın, çocuğuna karşı, şefkatli midir?" dedi. Onlar, "Ey Allah'ın Resulü, "Elbette, o oldukça şefkatli" deyince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hayatım elinde olan zâta yamin ederim ki, Allah mü'minlere bu kadının çocuğuna olan şefkatinden daha merhametlidir" buyurdu. Buhari, Edeb 18; Müslim, Tevbe 22 (4/2109)

Şu da rivayet edilmiştir: "Bir gün, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabi ile birlikte duruyordu. Derken, Mescid'in kapısında duran bir gence gözü ilişti: "kim cehennemlik birisini görmek isterse, şuna baksın" dedi. Buhari, Rikak, 33. genç bunu duydu ve geriye dönerek, "Allah'ım, Ey efendim, senin peygamberin benim cehennemliklerden olduğuma şahadet etti. Ben onun doğru olduğunu biliyorum. Durum böyle olduğuna göre, senden beni ümmet-i Muhammed'e fidye kılmanı (saymanı) diliyorum; Peygamber sözünde doğru çıksın diye, cehennemi (sırf) benimle tutuştur, o ateşi tutuşturmada bir başkasını kullanma" dedi. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) inerek, "Ey Muhammed, o gence, seni tasdik ettiği, canını senin ümmetine feda ettiği ve insanlara acıdığı için, onu (Allah'ın emri ile) cehennemden kurtardığımı müjdele" dedi. Bunun böyle olduğu sabit olunca bil ki, Emr-i ma'rûf yapıp, müslümanlara şefkat duymak vacibtir.

Sonra Harun (aleyhisselâm), İsrailoğullarının cehenneme adeta üşüştüklerini görünce, onların sayıca çok ve kuvvetli oluşlarına aldırmadan, hakkt açıkça söyleyerek, "Ey kavmim siz bu (buzağı) ile ancak imtihana çekildiniz" demiştir. Burada şöyle bir incelik vardır: "Rafiziler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Hazret-i Ali'ye, "Harun Musa'ya göre ne idiyse, sen de bana nisbetle aynı durumdasın" Buhari, Fezailü'l-Ashab 9 hadisini delil getirmeye meraklıdırlar. Halbuki "Harun (aleyhisselâm), onca kalabalık içinde "takiyye" etmeyip, aksine minbere çıkmış ve hakkı haykırmış ve insanları kendisine uymaya davet etmiş, başkasına uymaktan menetmiştir. Binâenaleyh peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabi hata üzerinde olmuş olsalardı, Hazret-i Ali'ye tıpkı Hazret-i Harun'un yaptığı gibi yapması, korkmadan minbere çıkıp, "Bana uyun, benim emrime itaat edin" demesi gerekirdi. O bunu yapmadığına göre, biz ashabın hak üzerine olduğunu anlarız.

Bil ki Harun (aleyhisselâm), bu va'z-u nasihatında en güzel yolu takib etmiştir. Çünkü önce, "Siz bu (buzağı) ile ancak imtihana çekildiniz" diyerek, onları bâtıldan menetmiş; ikinci olarak, "Sizin hakîki Rabbiniz Rahmandır" diyerek, Allah'ı tanımaya davet etmiş; üçüncü olarak, "Haydi bana tâbi olun" diyerek, peygamberliği tanıyıp kabul etmeye çağırmış ve dördüncü olarak, "Benim emrime itaat edin" diyerek, onlan şeriata davet etmiştir ki en güzel tertib budur. Çünkü herşeyden önce şüpheleri izâle etmek demek olan, "Yoldan eziyet verici şeyleri gidermek" sonra asıl ve temel olan marifetullah, sonra nübüvvet sonra ela şeriat gelir. Binâenaleyh bu tertibin, en güzel bir bira olduğu sabit olur. Hazret-i Harun (aleyhisselâm), özellikle, "sizin hakiki Rabbiniz Rahmandır" demiş ve burada, Allah'ın "Rahman" adını zikretmiştir. Çünkü o onlara, ne zaman tevbe ederlerse Allah'ın tevbelerini kabul edeceğini, çünkü O'nun rahman ve rahim olduğunu haber vermiştir. Allah'ın onları Firavun'un belâlarından kurtarışı da rahmetinin eseridir.

Sonra onlar, cahilliklerinden dolayı, Harun (aleyhisselâm)'ın, istidlâlindeki bu güzel tertibine, taklid ve inkâr ile karşılık vererek, "Musa bize dönüp gelinceye kadar, o (buzağıya) kâim ve daim olmaktan katiyyen ayrılmayacağız" dediler. Böylece sanki, "senin delillerini kabul etmeyiz, ancak Musa (aleyhisselâm)'nın sözünü dinleriz" demiş oldular. Taklidcilerin adeti zaten hep böyledir.

Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a Çıkışması

91 ﴿