94

"(Musa) Dedi ki: "Ey Harun, bunların saptıklarını gördüğün zaman, bana tabi olmaktan seni ne alıkoydu? Benim emrime isyan mı ettin" (Harun) dedi ki: "Ey anamın oğlu, sakalıma ve başıma yapışma. Gerçekten ben senin, "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın. Sözüme aldırış etmedin" demenden korktum".

Bil ki peygamberlerin "ismet" sahibi olduğunu kabul etmeyenler, bu ayeti şu birkaç yönden delil getirmişlerdir:

1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Harun (aleyhisselâm) kendisine tâbi olmasını (yolunca gitmesini) ya emretmiş, ya emretmemiştir. Eğer o bunu ona emretmiş ise, Harun (aleyhisselâm) bu emre ya uymuş, ya uymamıştır. Eğer o buna uymuş ise, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın onu böyle kınaması günah ve haksızlık olur. Çünkü suçsuz yere kınamak günahtır. Yok eğer o bu emre uymadıysa, Hazret-i Harun (aleyhisselâm) görevini yapmamış demektir. Dolayısıyla günah istemiş olur. Ama Musa (aleyhisselâm)'ın ona, bunu emretmemiş olduğunu söylersek, o zaman Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ı, emretmediği halde, bundan dolayı kınaması günahtır. Böylece her halükârda, ya Musa (aleyhisselâm) için, ya Harun (aleyhisselâm) için bir günahın söz konusu olduğu sabit olur.

2) Hazret-i Musa (aleyhisselâm), bir istifham-ı inkârî üslûbu ile, "Benim emrime isyan mı ettin?" demiştir. Binâenaleyh bundan, Harun (aleyhisselâm)'ın ona isyan etmiş olduğu ve bunun yadırganacak bir isyan olduğu neticesi çıkar. Aksi halde, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) böyle söylemekle, yalan söylemiş olur ve bu günahtır. Binâenaleyh Hazret-i Harun (aleyhisselâm) bunu yaptığına göre günah istemiş olur.

3) Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın, "Ey anamın oğlu, sakalıma ve başıma yapışma" sözü de, bir günahı ifade eder. Çünkü o, elinden geldiği kadar kavmine va'zu nasihatta culunup, onları alıkoymaya çalışmıştır. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm), hadiseyi incelemiş ve Harun (aleyhisselâm)'ın elinden geleni yaptığını anladıktan sonra onun saçına-başına yapışmış ise, bu günahtır. Yok eğer bunu, işin aslını anlamadan yapmış ise, böyle yapmak da günahtır.

4) Harun (aleyhisselâm),"sakalıma ve başıma yapışma" demiştir. Eğer onun saçına-başına böyle yapışıp çekmek caiz olsaydı, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ın "yapışma" ifadesi, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'yı, yapması gereken bir işten nehyetme olurdu ki bu bir günahtır. Yok eğer bu iş caiz değil ise, o zaman Musa (aleyhisselâm) bu günahın sahibi olmuş olur. İşte bütün bunlar bu konuda çok güzel misallerdir.

Bunların hepsine şöyle cevap veririz: Bakara sûresinde (Bakara, 36) ayetinin tefsirinde, peygamberlerden günahın sâdır olmasının caiz olmayacağı hususunda, açık her türlü delili getirip izah ettik. Bütün bu izahların özü, te'vil edilebilecek şeylerle karşı çıkmak caiz değildir. Bu mukaddime (prensib) sabit olunca bil ki, bu müşkillere bir kaç şekilde cevap veririz:

1) Her ne kadar peygamberlerin günah işleyebilecekleri hususunda biz ihtilaf etmişsek de, onların evlâ olanı terkedebilecekleri hususunda müttefikiz, durum böyle olunca, bu iki peygamberden, yani Musa (aleyhisselâm) ile Harun (aleyhisselâm) dan birini yapıp, diğerinin yapmadığı fiile gelince, belki de bunlardan birisi yapılması daha evlâ, diğeri ise evlâyı terkdir. İşte bundan ötürü belki onlardan biri bunu yapmış diğeri, ise o evlâ olanı terketmiştir.

Şimdi şayet, "Bu açıklama, caiz değildir. Çünkü, onlardan her biri, ister yapmak isterse yapmamak olsun, yaptığı şey hususunda, azimli ve kesin kararlıydı. Halbuki, mendûbu yapıp yapmamada kesin karar söz konusu olmaz" denilirse, biz deriz ki: Mutlakı delil ile teyid etmek, imkânsız değildir. Binâenaleyh biz, o işi yapıp yapmama hususundaki o katılık ve kesin kararlılığı, "Eğer en uygununu yapmak istiyorsan, onu ister yap ister yapma" manasına hamlediyoruz. Onların, ona riayet etmenin malûm ve yapılması gerekli olan birşey olduğuna dair ittifak etmeleri halinde, o şart terk edilebilir.

2) Musa (aleyhisselâm), kavmine kızmış olarak döndü de, insanın, gazablı ve öfkeli iken kendisine yapabileceği işi ona, Harun (aleyhisselâm)'a yaparak, onun başını tuttu ve onu kendisine çekti. Çünkü, mütefekkir ve öfkeli kimse bazan dudaklarını ısırır, parmaklarını eğip büker ve sakalını tutar. Binâenaleyh, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) da, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'ı kardeşi ve yardımcısı olduğu için kendisi yerine koymuş ve ona, tıpkı bir kimsenin, tefekkür ve gazab halinde kendisine yapmış olduğu şekilde davranmıştır. Harun (aleyhisselâm)'ın, "Sakalıma ve başıma yapışma" şeklindeki sözüne gelince, Harun (aleyhisselâm)'ın, İsrailoğullarının, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kendisine göz açtırmadığı ve yardımcı olmadığı sû-i zannına kapılmalarından endişe etmiş olması, imkansız değildir. Daha sonra, olayı iyice izaha başlayarak, "Gerçekten ben senin, "îsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın..." demenden korktum" demiştir.

3) İsrailoğulları, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a karşı son derece sû-i zan içinde bulunuyorlardı. Hatta Harun (aleyhisselâm), bir ara görünmez olunca, onlar Musa (aleyhisselâm)'a, "Onu sen öldürdün" dediler. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile otuz geceliğine sözleşmek.o otuz geceyi on ile tamamlayıp: Hazret-i Musa (aleyhisselâm) için levhalara herşeyi yazıp sonra Musa (aleyhisselâm) dönüp de, kavmi içinde görerek, vakıanın keyfiyyetini iyice incelemesi için yanına yaklaştırmak amacıyla kardeşinin başından tutunca, Harun (aleyhisselâm) İsrailoğullarının kalbine aslı esası olmayan bir şeyin âriz olmasından ve endişelenerek, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a acıdı da "Sakalımı, saçımı tutma. Tutma ki halk senin hakkında yakışıksız şeyler düşünmesin" dedi.

4) Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah ve onun dini için, çok öfkeli, her şeyde ciddi ve sertlik üzerine yaratılmış olan haşin mizaçlı bir kimse idi. Binâenaleyh, onca büyük mucizeleri görmelerine rağmen, kavminin, Allah'ı bırakıp da buzağıya tapdıklarını görünce, Allah için gazaplanıp O'nun dinini koruma hususunda taassub ve titizlik gösterdiği için, zihnini alabildiğine büyük bir hiddet kapladığından kendine hakim olamadı da, Tevrat levhalarını fırlattı ve kavmine halife bırakmış olduğu kardeşine sert davrandı da, hasmına diş gösteren düşmanın atılması gibi, onun üzerine atıldı."

Bil ki, bu cevap düşüktür, değersizdir. Çünkü (ona) şöyle, denilebilir: "Farzet ki, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) alabildiğine öfkelenmiş olsun. Ancak ne var ki, bu alabildiğine öfkesinin yanında, mükellef ve aklı başında olarak kalabilmiş midir, yoksa kalamamış mıdır? Eğer o, mükellef ve akıllı olarak kalmışsa, o zaman, sorulan sorular aynen devam etmektedir. Bu konuda söylenebilecek ençok şey şudur: "Sen, onun çok aşırı bir öfkeyle geldiğini söylersen, -ki bu da masiyetler cümlesinden olur-, böylece o zaman, ortaya yani bir problem çıkarmış olursun. Yok eğer sen (siz), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın bu öfke halindeyken, akıllı ve mükellef olarak kalmadığını, (bu vasfını yitirdiğini) söylerseniz, bu hiçbir müslümanın kesinlikle razı olmayacağı şeyler cinsinden olmuş olur. Bütün bunlar, peygamberlerin küçük günah işlemelerinin caiz olamayacağını ileri sürenlerin verdiği cevaplardır. Ama bunu caiz görenlere gelince, bu sorunun sakıt olduğu hususunda şüphe yoktur. Allah en İyisini bilendir.

Onun, "...bunların saptıklarını gördüğün zaman, bana tâbi olmaktan seni ne alıkoydu" şeklindeki sözüne gelince, bu hususta iki izah bulunur:

1) Bu ifadenin başındaki zâid olup, ifadenin manası, "Seni bana tâbi olmaktan ne alıkoydu?" şeklindedir.

2) İfadenin manası, "Hangi şey, seni bana uymamaya sevketti?" şeklindedir. Böylece o, (......) fiilini (......) fiili yerinde kullanmış olur.

Ayette bahsedilen ittibâ hakkında da şu iki açıklama yapılmıştır.

a) Bu, "Seni, sana itaat edenlerle birlikte bana tâbi olmaktan, bana katılmaktan ve onların arasında bulunmamaktan alıkoyan nedir?" anlamındadır. Bu, Ata'nın rivayetine göre İbn Abbas'ın görüşüdür.

b) Bu, "Sana, "Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslâh et, fesatçıların yoluna uyma" (A'raf, 142) dediğimde seni, benim vaziyyetime ve emre uymaktan hangi şey men etti? Niçin onlarla savaşmadın, onları terbiye etmeyi devam ettirmedin?" oemektir. Bu da, Mukatil'in görüşüdür.

Daha sonra, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) "Benim emrime isyan mı ettin?" demiştir ki, bunun ne demek olduğu açıktır. Bu, emrolunduğu şeyi yapmayanın, asi olduğuna delâlet eder. Asi ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim de Allah'a ve peygamberine isyan eder, (Allah'ın) sınırlarını geçerse onu da, içinde daimi kalıcı olmak üzere, ateşe koyar" (Nisa. 14) ve "Kim Allah'a ve peygamberine isyan ederse, şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır" (cin, 23) ayetlerinde de belirtildiği gibi, cezaya müstehaktır. Bu iki ayetin ikisi de, emrin vücub ifade ettiğine delâlet eder.

Harun (aleyhisselâm), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a cevap vererek, "Ey anamın oğlu, sakalıma ve başıma yapışma" demiştir. Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'un, "Ey anamın oğlu..." demesinin sebebi olarak da:

a) o, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı kendisinden savuşturup elinden kurtulmak için böyle hitab etmiştir.

b) O, onun ana bir kardeşi olduğu için böyle denilmiştir, şeklinde iki açıklama yapılmıştır.

Bil ki Kur'ân'da, onun bunu yapmış olduğuna dair bir delâlet yoktur. Çünkü, bir şeyden nehy, nehyedilenin, kendisinden nehyedileni yapmış olduğuna delâlet etmez. Bu mesela, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Ey nebi), kafirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzâb. 1) ve "Eğer şirk koşarsan, amelin boşa gider"(Zumer. 65) ayetlerinde de böyledir. Kur'ân'da zikredilen husus, sadecee, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kardeşinin saçından tutup, onu kendisine doğru çekmesidir. Bu kadarcık şey de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kardeşi Harun (aleyhisselâm)'ı hafife aldığını göstermez. Tam aksine bu onu, yukarda da belirttiğimiz gibi, başka maksadlardan dolayı yapmıştı. Bazı kimseler, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, sağ eliyle Harun (aleyhisselâm)'ın iki örüğünden, sol eliyle de sakalından tuttuğunu söylemiştir.

Harun'un Kavmi Bölme İddiasından Endişesi

Daha sonra Harun (aleyhisselâm) "Gerçekten ben senin, "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme aldırış etmedin"demenden korktum" demiştir. Birisi şöyle diyebilir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın, "... bunların saptıklarını gördüğün zaman, bana tâbi olmaktan seni ne alıkoydu? Benim emrine isyan mı ettin?" ifadesi, onun, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a birşeyi emrettiğine delâlet eder. Binâenaleyh, artık nasıl olur da bunun cevabı olarak, "Ben senin sözüne, "sözüme aldırış etmedin" demenden korktuğum için uymadım" denilmesi, nasıl uygun olabilir? Böyle bir sözü, aklı başında olan bir kimse nasıl söyleyebilir?"

Cevap: Musa (aleyhisselâm) belki de, Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'a, bu işin İsrailoğulları arasında bir bozgunculuğa yol açmaması şartıyla emretmiştir. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "bana tâbi olmaktan seni ne alıkoydu?" deyince, o, "sen bana bir bozgunculuk meydana gelmediği zaman sana uymamı emrettin. Binâenaleyh ben sana, bir bozgunculuk çıkmış olduğu halde gelmiş olsaydım, o zaman senin süzünü gözetmemiş olurdum" diye cevap vermiştir.

İmâm Ebu'l-Kasım el-Ensari şöyle demiştir: "Hidâyet, delâletten daha faydalıdır. Çünkü sihirbazlar, imandan çok çok uzak idiler. Onlar tek bir mucize gördüler, bunun üzerine de îman ederek, dünyadaki o şiddetli azaba katlandılar, bir daha da imanlarından dönmediler. Ama, İsrailoğullarına gelince onlar, asanın, büyük bir ejderhaya dönüştüğünü; sihirbazların toplayıp getirdikleri herşeyi yuttuğunu; sonra yeniden değnek haline geldiğini gördüler; yine onlar, sihirbazların, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın yaptığının bir sihir olmadığını, onun ilahi bir emir olduğunu itiraf ettiklerini de gördüler. Yine onlar, aralıklarla o dokuz mucizeyi de müşahede ettiler. Sonra onlar, denizin oniki yola ayrıldığını, Allahü teâlâ'nın, kendilerini boğulmaktan kurtardığını, onca sayıda olmalarına rağmen düşmanlarını da helak ettiğini gördüler. Sonraysa onlar, bu kadar mucizeyi görüp müşahade etmelerine rağmen, denizden çıkıp sığıra tapan bir topluluk gördüklerinde, "Bize, onların ilahları gibi ilahlar yap..." (Araf, 138) dediler. Buzağıdan bir ses duyunca da, hemencecik ona itaat ve ibadete koşuştular, buna devam ettiler. İşte bütün bunlar maksadın, delillerle değil, hidayetle meydana geldiğini gösterir. Hamza ve Kisai, mim'in kesresi ve izafetle (......) şeklinde okumuşlardır ki, buna göre mim'in kesresi, (muzafın ileyhi durumunda olan) yâ'ya delâlet eder.Diğer kıraat imamları da fetha ile (......) şeklinde okumuşlardır ki, bunun takdiri de şeklindedir. Allah en iyisini bilendir.

Hazret-i Musa'nın Sâmiri'yi Azarlaması

94 ﴿