98

"(Musa), "Ya senin zorun ne idi, ey Sâmiri?" dedi. o da şöyle dedi: "Ben onların görmediklerini gördüm. O peygamberin izinden bir avuç (toprak) alıp, onu attım. Bunu bana nefsim, böyle hoş gösterdi." Musa, "Haydi, (defol) git. Çünkü senin hayatın boyunca, (nasibin, Benimle) temas etmeyin" demendir. Sana, senin için, şüphesiz asla vazgeçilemeyecek olan bir ceza günü dahi vardır. Üstüne düşüp tapdığm tanrına bak. Biz onu cayır cayır yakacağız. Sonra onu parça parça edip denize atacağız. Sizin Tanrınız ancak kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmayan Allah'dır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır".

Bil ki, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Harun (aleyhisselâm)'a hitap etmesini bitirip ve onun bu gecikmedeki mazeretini anlayınca Sâmiri'ye döndü. Sâmiri'nin, Hârun (aleyhisselâm)'la birlikte orada bulunması, dolayısıyla Hazret-i Musa (aleyhisselâm) Harun (aleyhisselâm) ile konuşmasını bitirince Sâmiri'yle nonuşmaya başlaması söz konusu olabileceği gibi, Sâmiri'nin uzakta olması, bundan sonra gelmiş olması; yahutta, kendisiyle konuşmak için Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın onun yanına gitmiş ve "Ya senin zorun ney idi Sâmiri?" demiş olması da mümkündür. Hatbu bir kimse bir şey taleb ettiğinde kullanılan (Hatabe'l-emre) cümlesindeki fiilin masdarıdır. Binâenaleyh, birşey yapan kimseye denildiğinde, bunun manası, "sıkıntın ne isteğin ne?" demek olup, bundan maksat ise, o kimsenin yaptığını yadırgamak ve, onun yaptığı şeyin büyük kabahat olduğunu belirtmektir.

Sâmiri'nin Gördüğü Şey

Sâmiri, bundan sonra bu husustaki mazeretini belirterek, "Ben onların görmediklerini gördüm" demiştir. Bununla ilgili iki mesele bulunmaktadır.

Birinci Mesele

Bu ifadeler kesre ile (......) şeklinde de okunmuştur. Hamza ve Kisai, tâ ile "sizin görmediğiniz" anlamında (......) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları (......) şeklinde okumuşlardır ki, bu, "İsrailoğullarının görmediği" anlamındadır.

İkinci Mesele

Ayette bahsedilen "görme"nin ne manaya geldiği hususunda iki görüş bulunmaktadır:

a) Ebu Ubeyde "onların bilmediklerini bildi, öğrendim" manasını vermiştir. Arabların, "alim" anlamında Reculun basîrun demeleri de. bu anlamdadır. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın görüşüdür. Zeccâc bu ifadeyi izah ederken şöyle demiştir: (Ebsartuhû), onu gördüm, anlamındadır. Ama, (Basurtu bihî), onu gören ve bilen birisi oldum, demektir."

b) Başkaları da şöyle demiştir: "Bu, "onların görmediğini gördüm" anlamındadır. Binâenaleyh, (......) ifadesi, "Onu gördüm" demektir. "O, bununla, Cebrail (aleyhisselâm)'in bineğini gördüğünü kastetmiştir."

Böylece o, onun hayvanının tırnağının bastığı yerden bir avuç toprak almış, bunu o peygamberin izinden bir avuç (toprak) alıp, onu attım" ifadesiyle belirtmiştir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hasan el-Basri tıpkı (avuçlanan şey) ve (......) kelimelerinde olduğu, ele alınan şeyin ismi olarak, kâfin dammesiyle (......) şeklinde okumuştur. Bu kelimenin kabdatan şeklinde okunmasına gelince, bu kabd masdarının, binâ-i merre ifade eden masdarı olup, bunun, ism-i mefûl anlamına alınması, tıpkı (Emirin dövdüğü) deyiminde olduğu gibi, mefûlun masdar ile adlandırılması kabilindendir. Yine bu kelime hem sâd ile hem de dâd ile olarak bu da kabastu kabsatan şeklinde okunmuştur ki, dâd ile okunanı, "avucun tamamı" manasında; sâd ile okunanı da "parmakların ucuyla alınan" anlamındadır. Bunların bir benzeri de, (el-hadm) ve (el-kadm) kelimeleridir. Ha ile olanı, ağzın tamamıyla, kaf ile olanı da, ağzın ön kısmıyla yemek anlamlarına gelir. İbn Mesûd, Peygamberin atının izinden" şeklinde okunmuştur.

İkinci Mesele

Bütün müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu ayetteki Resul sözüyle, Cebrail (aleyhisselâm), eser kelimesiyle de, Sâmiri'nin, Cebrail (aleyhisselâm)'in bineğinin tırnağının bastığı yerden aldığı toprak kastedilmiştir. Daha sonra alimler, Sâmiri'nin Cebrail (aleyhisselâm)'ı ne zaman gördüğü hususunda ihtilaf etmiştir. Ekseri ulema, Sâmiri'nin onu, denizin yarıldığı gün gördüğünü söylemiştir. Hazret-i Ati (aleyhisselâm)'ın, de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cebrail (aleyhisselâm), Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı "İra götürmek için indiğinde, insanlar içinden sadece Sâmiri onu görmüştü..."

Sâmiri'nin Cebrail'i Görme Hususiyeti

Âlimler, Sâmiri'nin, diğer insanlar içinden seçilerek, Cebrail (aleyhisselâm)'ı görme ve onu an na şerefine nasıl nail olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, Kelbi'nin rivayetine göre, İbn Abbas şöyle demiştir: "O onu küçüklüğünde Firavun, hrailoğullarının çocuklarının boğazlanmasını emrettiğinde kendisini öldürülmekten korumuş olması sebebiyle görüp tanımıştı. Şöyle ki: Kadınlar doğuruyor ve çocuklarını, Firavun hanedanının hissedemeyeceği bir yere bırakıyorlardı. Böylece melekler o çocukları alıyor, büyüyüp insanlara karışıncaya kadar, bakıp büyütüyorlardı. Sâmiri de Cebrail (aleyhisselâm)'ın aldığı ve avucunun içini ağzına koyduğu, derken oradan bal ve süt emdiği çocuklardan idi. Cebrail (aleyhisselâm) onun yanına gidip geliyordu. Derken, bu arada da o onu tanımıştı. İşte, o onu görünce, hemen tanıdı.. İbn Cüreye şöyle dedi: Buna göre ifadesinin anlamı, "onların göremediğini gördüm" şeklindedir. Bu tabiri "bilmek" anlamında tefsir edenlerin tefsiri doğrudur. Buna göre mana, "Cebrail (aleyhisselâm)'in atının ayağının bastığı toprağın diriltme özelliği olduğunu bildim, biliyordum" şeklinde olur.

Ebu Müslim'in Farklı Görüşü

Ebu Müslim el-İsfehani şöyle der: "Kur'ân'da, müfessirlerin bahsettiği bu hususa dair, sarih bir açıklama bulunmamaktadır. Burada yapılabilecek başka bir izah da şudur: Ayetteki "resul" sözüyle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm); "eser" kelimesiyle de, onun sünneti ve kendisiyle emrolunduğu şeyler (resm) kastedilmiştir. Nitekim bir kimse bazan, onun resmini temsil ettiğinde, "Falanca, falancanın izinde gidiyor veya onun yaptığını yapmaya kalkışıyor" denilir. Buna göre ifadenin takdiri, Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Sâmiri'yi kınamaya ve buzağı Konusunda kendisini kavimini saptırmaya sevkeden şeyi sormaya yönelince, Sâmiri "Ben onların görmediklerini gördüm "demiştir. Yani, üzerinde olduğun şeyin, hak olmadığını bildim ve anladım. Ey Resul, senin eserinden, yani senin sünnetinden ve dininden bir şeyler kaptım. Ve onu attım" demek istemiştir. İşte bu durumda, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ona, dünya ve ahirette başına gelecek azabı bildirmiştir. Bazan, hazır (muhatab) için, gayb sigası kullanılabilir. Mesela bir kimsenin, yüz yüze olduğu başkanına, "Başkan bu hususta ne buyururlar ve neyi emrederler" demes gibi... Sâmiri'nin, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı, inanmadığı ve kabul etmediği halde, "Resul" diye çağırması, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın kendilerinden bahsettiği kimseler hakkında, inzale (vahye) inanmadıkları halde, söylemiş oldukları "Ey kendisine kitab inzal edilen, sen muhakkak ki bir mecnunsun"(Hicr, 6) şeklindeki sözdeki üslûba göredir.

Razinin Ebu Müslimi Desteklemesi

Bil ki Ebu Müslim'in ileri sürdüğü bu görüş, müfessirlerin izahlarına açıkça aykırıdır. Fakat şu sebeblerden dolayı, bu görüş doğruya daha yakındır:

1) Cebrail (aleyhisselâm)'in, "Resul" ismi ile anılması yaygın değildir. Hem sonra, daha önce ondan bahsedilmemiştir ki, "er-resûl" kelimesinin başındaki lam-ı tarif, ona işaret sayılabilsin. Dolayısıyla burada, Cebrail (aleyhisselâm) kastedilerek, "resul" lafzının kullanılması sanki muhataba gaybı bilmeyi teklif gibi birşey olur.

2) Burada mutlaka şöyle bir takdir yapmak gerekir: "O, Cibril (aleyhisselâm)'in atının tırnağının izinden (bastığı yerden) aldı." Halbuki böyle takdir yapmak, asıl değildir.

3) Diğer insanlar arasından sadece Sâmih'nin Cibril (aleyhisselâm)'i görüp tantyabitme şerefine nasıl nail olduğunu, sonra Cibril (aleyhisselâm)'in atının tırnağının bastığı yerin toprağının böyle bir tesiri olduğunu nasıl bilebildiğini izah için, mutlaka zorlanmak gerekir. Müfessirlerin, Hazret-i Cebrail'in Sâmiri'yi çocukken büyütüp terbiye ettiği şeklindeki rivayetleri doğru olmaktan uzak birşeydir. Çünkü Sâmiri, eğer Cibril (aleyhisselâm)'i âkil-bâliğ iken tanımış ise, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın gerçek bir peygamber olduğunu kesinlikle anlaması gerekir. Binâenaleyh o daha nasıl insanları saptırma çabasına girebilirdi? Yok eğer o onu, buluğa ererken tanımadı ise o tanımanın meydana gelişinde, Cibril (aleyhisselâm)'in onu çocukken büyütmüş olmasının ne faydası olabilirdi?

4) Eğer bazı kâfirlerin, Cibril (aleyhisselâm)'in atının ayağının bastığı toprağın böyle bir özelliği olduğunu bilebilecekleri söylenirse, buna karşı "Belki de Musa (aleyhisselâm), buna benzer başka birşeye muttali olmuş ve bu sayede, o mucizeleri yapabilmiştir?" denilebilir. Bunun neticesi de mucizeleri tenkid edenlerin ve "o peygamberler mucizelerin meydana gelmesini sağlayan bir takım alet-edevât ve çareleri bilmeleri sayesinde, bu mucizeleri getirmişlerdir" denilmesi niçin caiz olmasın" diyenlerin sorusuna varıp dayanır. Bu durumda da mucize kapıları tamamen tıkanmış olur.

Sâmiri'nin Nefs Hevesine Uyduğunu İtirafı

Sâmiri'nın "Bunu bana nefsim böyle hoş gösterdi" şeklindeki sözü,"ben, nefsimin davet edip, bana süslü gösterdiği şeyi yaptım" demektir. Buradaki (......) kelimesi, su'al (istemek) masdarındandır. Buna göre mana, "Yaptığım şeye beni, başkası çağırmadı, aksine bu hususta ben kendi istek ve arzuma uydum" şeklindedir.

Daha sonra Musa (aleyhisselâm), Sâmiri'den bunları duyunca ona, hem dünya hem ahiret açısından onun ve ilahının halini beyân ederek cevab vermiştir. Onun dünyadaki halini "Haydi (defol) git. Çünkü senin hayatın boyunca (nasibin, "Benimle) temas etmeyin" demendir" ifadesi ile beyan etmiştir. Bu ifade ile ilgili şu izahlar yapılmıştır;

1) Bununla, "Ben dokunmam ve dokunulmam" manası kastedilmiştir. Müfessirler demişlerdir ki: Birisi ona dokunduğunda, hem dokunan hem dokunulan ateşleniyordu. Bundan dolayı birisi ona dokunmak istediğinde o, kendisinin ateşleneceğinden korkarak, "Dokunma" diye bağırıyordu.

2) Bu sözler kastedilen, onun hiç kimseye, hiç kimsenin de ona karışmaması, ayrı durmasıdır. Mukatil şöyle demiştir: "Musa (aleyhisselâm) onu İsrailoğullarının mahallesinden çıkarıp sürmüş ve ona, "Sen ve ailen buradan defolun" demiştir. "Bir kimse tardedildiğinde, "Lâ misâs" (dokunmayın) demez, aksine ona, böyle denilir. "Bu itiraz zayıftır. Çünkü koğulmuş ve tek başına bırakılmış olursa, ona "Nasılsın?" diye sorulduğunda "Lâ misâs" yani, "ne bana kimse dokunsun, ne de ben kimseye..." diyebilir. Buna göre bu, "Ey Sâmiri ben seni koğulmuşlardan sayıyorum. Çünkü sen, başkasına durumunu haber vermek istediğinde ancak "Lâ Misâs" diyeceksin" demektir. Bu izah, sözün (cümlenin) münasebetine (yukarısı ile uygunluğuna), birincisinden daha güzel ve daha yakındır.

3) Ebu Müslim şunu söylemiştir: "Bu kelimeyi, kadınların döl tutmaması manasına hamletmek de mümkündür. Binâenaleyh bu, Allah'ın ona, soyunu kurutması şeklinde bir azabı olmuş olur. Dolayısıyla onu, kendisini sevecek hiçbir çocuğu olmamıştır. Çünkü Hak teâlâ onu, "Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür" (Kehf, 46) diye İade buyurduğu bu iki dünya süsünden mahrum bırakmıştır." Bu kelime, "fecâri" vezninde, "mess" kökünden, "Lâ mesâsi" şeklinde bir kadının özel ismi (alemi) olarak da okunmuştur.

Sâmiri'nin ahiretteki halinin izahı da Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ona söylediği şu sözdedir: "Sana, senin için şüphesiz asla vazgeçilmeyecek olan bir randevu (ceza günü) de var" Buradaki "mev'id" "va'd" manasınadır, yani, "Bu senin dünyevi cezan... sana bir de ahirette cehenneme girdirme va'di var. O halde sen, hem dünya, hem ahirette zarara uğrayanlardan olacaksın. Bu ise, apaçık bir hüsran, bir zarar-ziyandır. Medine ve Küfe Kurrası bunu, lâmin fethası ile (......) şeklinde okumuşlardır. Bu, "O va'd, asla vazgeçilmeyecek olan bir va'ddir, yani Allah onu mutlaka senin başına getirecek ve o seni bulacak" demektir. İbn Kesir, Ebu Amr ve Hasan el-Basri ise bu fiili, lâmin kesresi ile (......) şeklinde okumuşlardır, yani, "Sen ona mutlaka ulaşacaksın, onu başından savuşturamayacak, ondan kurtulamayacaksın" demektir. Bu fiilin, lâm'ın fethası ile okunan şekli, Ebu Ubeyd'in tercihidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Bu, asla caytlamayacak gerçek bir va'ddir" denilmiştir. İbn Mes'ûd (radıyallahü anh)'un bu fiili, nün ile (kesinlikle caymayacağımız bir va'd...) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Buna göre, daha önce, (Meryem, 19) ayetinde de izah edildiği gibi, sanki Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Allah'ın sözünü aynen nakletmiştir.

Sâmiri'nin ilahının (putunun) halinin izahı da, Üstüne düşüp taptığın tanrına bak" şeklindeki ifadesindedir. Mufaddal şöyle demiştir: "Bu fiil, hem zî'nin fethası, hem de kesresi ile, ve (......) şeklinde okunur. (Vakıa, 65) ayetinde de durum böyledir. Bu fiilin aslı, cife dir Bunda birinci lâm hazfeditmiştir. Bu, ancka, ikinci lâm sakin olduğunda, Araplar birincisini atmayı güzel gördükleri için böyle olmuştur. Binâenayelh zî'yi kesreti okuyanlar, işte hazfedilen bu lamın kesresini zî'ya vermişlerdir. Onu fethalı okuyanlar ise, zî'yı olduğu gibi bırakmış, harekesini değiştirmemişlerdir. Araplar, muzaaf fiillerde böyle yaparlar ve meselâ veya (ona dokundum) derler.

Altın Buzağının Akıbeti

Daha Cenâb-ı Hak, "Biz onu cayır cayır yakacağız. Sonra onu parça parça edip denize atacağız" buyurmuştur. Ayetteki, "Onu cayır cayır yakacağız" ifadesi ile ilgili olarak şu iki izah yapılmıştır:

a) Bununla, o putun cehennemde yakılması murad edilmiştir ki bu o buzağı heykelinin, et ve kemik olduğuna delâlet eden şeylerden birisidir. Çünkü altının ateşte yakılması mümkün değildir. İşte bu hususta Süddi şöyle demiştir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) o buzağının kesilmesini emretti. Buzağı kesildi ve ondan kan aktt. Sonra onu yaktı ve külünü göğe savurdu." İbn Mes'ud (radıyallahü anh) bunu "Biz onu keseceğiz cayır cayır yakacağız" şeklinde okumuştur.

b) Bu, "Biz onu, eğe ile eğeledik" manasınadır. Çünkü birisi birşeyi eğelediğinde, denilir. Bu kıraat, o buzağının et ve kemiğe dönüşemediğini gösterir. Çünkü et ve kemiğin eğelenmesi doğru olmaz. Şöyle de denebilir: Buzağı et ve kemikten idi. Sonra kesildi, sonra kemikleri, parça parça edilebilmesi için, eğe ile (testere ile) kesildi. "Ekseri kıraat alimlerinin okuyuşu, bunu nün'un zammesi ve ra'nın şeddesi ile, "Onu cayır cayır yakacağız" şeklindedir. Ebu Cafer ve İbn Muhaysen, "Onu eğeledik" manasında bu kelimeyi, nûn'un fethası ve şeddesiz ra'nın zammesi ile, (......) şeklinde okumuşlardır.

Bil ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm), Sâmiri'nin yolunun yanlışlığını anlatınca, hak dini anlatmaya başlayarak "Sizin tanrınız, yani ibadet ve saygıya gerçekten müstehak olan ilahınız, kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmayan Allahdır. O'nun ilmi herşeyi kuşatmıştır" buyurmuştur. Mukatil bu son cümleye, "O kendisine ibadet edeni ve etmeyeni bilir" manası vermiştir.

Kıssadan Çıkan Ders

98 ﴿