104

Sana geçmiş ümmetlerin haberlerinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz. Şüphe yok ki sana tarafımızdan bir "zikir" verdik. Kim ondan yüz çevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü ağır bir günah yükü yüklenecektir. O günahın zezası içinde', onlar ebedi kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir ktür. Sûrun üfleneceği günde ki biz o gün günahkârları gözleri gömgök masmavi) bir şekilde mahşerde toplayacağız. Onlar aralarında "Dünyada on günden fazla kalmadınız" diye gizli gizli hsıldaşacaklar. Aralarında ne konuştuklarını biz daha iyi biliriz. Onlardan gidişi ve aklı daha üstün olanlar o zaman, "(Dünyada) bir günden fazla eğlenmediniz" diyecek".

Bil ki Allahü teâlâ, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ilk önce Firavun ile olan hadisesini, sonra da Sâmiri ile olan hadisesini nakledince, bunun peşinden, "Sana geçmiş ümmetlerin rierinden bir kısmını işte böylece anlatıyoruz" yani "Biz sana, şânını yüceltmek, mucizelerini artırmak ve böylece de dinî konularda insanların mükellef olduğu hususlarda daha çok düşünüp ibret almaları için, diğer (geçmiş) ümmetlerin hallerini ve haberlerini haber veriyoruz. Sana tarafımızdan-"zikri" "yani Kur'ân'ı verdik" buyurmuştur. Bu tıpkı, "Bu, (Kur'an) indirdiğimiz mübarek bir zikirdir" (Enbiya, 50), "Hiç şüphesiz o Kur'ân. senin için bir zikir (hatırlatma, bir va'z-u nasihattir)"(Zuhruf.44) ve Zikirli Kur'ân a yemin olsun " (Sâd. 1) "Onlara ne zaman bir zikir gelse..." (Enbiya. 2) ve "Ey kendisine zikir indirilmiş olan (peygamber)" (Hicr. 6) ayetlerinde olduğu gibidir.

Kur'ân'ın Sıfatı Olarak Zikir

Diğer taraftan, Kur'ân'ın "zikir" diye adlandırılması hususunda, şu izahlar yapılmıştır:

a) Bu, insanların gerek dinî, gerek dünyevi hususlarda, muhtaç oldukları her türlü zikrin (hatırlatma ve va'z-u nasihatin) bulunduğu bir kitabtır.

b) Kur'an, Allah'ın her türlü nimet ve lutuflarıhı zikreden (sayan) bir kitabtır. Binâenaleyh o Kur'ân'da, hem bir tezkir (hatırlatma), hem de bir va'z-u nasihat vardır.

c) Kur'ân'da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz o Kur'ân senin ve kavmin için" bir zikirdir" (Zuhruf, 44) ayetinde de beyan edildiği gibi, Hazret-i Muhammed ve ümmeti için bir zikir, bir şan-şeref vardır. Bil ki Allahü teâlâ, bütün kitablarını "zikir" diye adlandırılmış ve "Zikir ehli olanlara sorun..."(Nahl,43) buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak, Kur'an'ın böyle büyük bir nimet olduğunu beyan buyurduğu gibi, ona iman etmeyip, ondan yüzçevirenler için çok şiddetti bir va'id bulunduğunu, şu birkaç şekilde beyan etmiştir.

Kur'ân'dan Uzak Duranın Akıbeti

1) "Kim ondan yüzçevirirse, hiç şüphesiz kıyamet günü ağır bir günah yükü yüklenecektir" "Vizr", ağır ceza demektir. Ağır cezaya "vizr" denilmesi, onu yüklenecek ve çekecek olana ağır gelmesi ve o kimsenin belini neredeyse çatır çatır kıracak gibi olduğu için, böyle ağır bir yük taşıyana benzetilerek verilmiştir. Yahut o, vizrin yani günahın cezası olduğu için böyle denilmiştir. Yahmilü (taşır) fiili, yuhmelü (taşınır) şeklinde de okunmuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu günahın vasfını şu iki şekilde açıklamıştır:

a) Ebedi ve devamlı oluşu,

b) Kıyamet günü, onlar (işleyenler) için kötü bir oluşu... Yani bu günah taşınılması bakımından ne kötü! Bu ifadedeki hımlen kelimesi, temyiz olarak mansubtur.

2)"Sûrun üfleneceği gün...." Bununla, kıyamet gününün, sûra üflendiği gün olduğunun anlatılması murad edilmiştir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Farklı Kıraatler

Ebu Amr, tıpkı nahşuru kelimesi gibi, buradaki fiili de nûn'un fethası ile nenfuhu (Biz üfleriz) şeklinde okurken, diğer kıraat imamları, bunu meçhul siğasında, yunfehu (üflenir), (bundan sonra gelen) diğer fiili ise, nûn ile nahşuru (toplarız) şeklinde okumuşlardır. Çünkü sûru alıp üfleyen, melek İsrafil (aleyhisselâm)'dır, haşir insanları mahşerde toplayan) ise, Allahü teâlâ'dır. Fiil, yâ'nın fethası ile gâib sığasında yenfuhu (üfler) şeklinde okunmuştur. Buna göre fail ya Allahü teâlâ'dır yahut İsrafil (aleyhisselâm)'dır. Diğer fiili yahşuru (toplar) şeklinde okuyan ise, sadece Hasan el-Basri'dir. Sûr kelimesi, vâv'ın fethası ile suver şeklinde de okunmuştur, ki bu durumda bu "suret" (şekil) kelimesinin çoğulu olur.

Sûr Hakkında İzahat

Ayette geçen "Sûr" ile ilgili olarak şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Bu, üflenerek insanların mahşere çağırıldığı boynuz (şeklindeki borazan) demektir.

b) Bu, "Suret"in çoğuludur. Nefh (üflenme) ise, ruhların bu suretlere üflenmesi üşmektir. Bunun böyle olduğuna, kelimeyi "suver" şeklinde okuyanların kıraati delalet eder. Fakat birinci mana daha uygundur. Çünkü Hak teâlâ, "Çünkü o boruya üflenince" (Müddessir, 8) buyurmuştur. Allahü teâlâ, tıpkı bu dünyada görülüp, bilinen şeylerin benleri şeylerle, insanlara ahiret işlerinin başladığını haber verecektir. Nitekim dünyada, yolculuk ve askerlikte, borazana üflemek insanların adetidir.

Üçüncü Mesele

Ayetle bahsedilen sûra üfleniş ile, ikinci üfleniş kastedilmistir. Çünkü Allahü teâlâ'nin, bunun hemen peşisıra gelen, "Biz o günahkârları gözleri gömgök (masmavi) bir şekilde mahşerde toplayacağız" ifadesi, sûra üflemenin, bu hasrın sanki bir sebebi olacağını gösterir. Bunun bir benzeri ifade de, "Sûra üflendiği gün onlar bölük bölük gelirler.” (Nebe, 19) ayetidir.

Mahşerde Kâfirlerin Hali

Cenâb-ı Hak, "Biz o gün günahkârları gözleri gömgök (masmavi) bir şekilde mahşerde toplayacağız" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Mu'tezile: "Bu ayetteki "mücrimler" ifadesi, kâfirleri ve günahkârları içine alır. Dolayısıyla bu, büyük günah sahibi asi kulların affedilmediklerini gösterir" demiştir. İbn Abbas curadaki '"mücrimler" ile, Allah'a başka ilahları ortak koşanların kastedildiğini söylemiştir ki bu sözü, daha önce de geçmişti.

Zurk Kelimesinin Manası

Alimler ayette geçen "masmavi”likle ne kastedildiği hususunda, şu değişik izahları yapmışlardır:

a) Dahhâk ve mukâtil, "Bu, "Gözleri masmavi, yüzleri simsiyah oldukları halde onları toplarız" demektir" demişlerdir ki bu, insanların yaratılışlarının (şekillerinin) çirkinleştiği bir maviliktir. Araplar böyle maviliği uğursuzluk sayar. Buna göre eğer, "Allahü teâlâ, o günahkârların kıyamet günü kör olarak haşrolunacaklarını haber vermemiş midir?" (Taha, 124) Binâenaleyh daha onlar hem kör, hem mavi gözlü nasıl olurlar?" denilirse, biz deriz ki: Belki de onlar, bir durumda kördürler, bir durumda mavi gözlüdürler.

b) Buradaki mavilikle, körlük kastedilmiştir. Nitekim Kelbi, "zurkâ" kelimesinin, "kör olarak" manasına geldiğini söylemiştir. Zeccâc da: "Onlar başlangıçta görür ocukları halde kabirlerinden çıkarılırlar. Ama mahşerde kör olurlar. Gözün siyahlığı bolduğunda göz mavileşir" demiştir. Buna göre şayet, "Allahü teâlâ, "Allah bunları, gözlerinin belerip kalacağı birgün için geciktirmektedir" (İbrahim, 42) buyurduğuna göre bunlar mahşerde, nasıl kör olurlar? Çünkü körün gözlerinin Mermesi imkansızdır. Yine Cenâb-ı Hak onlar hakkında, "Kitabım (amel defterini) ."(İsra, 14) buyurucaktır. Ama kör nasıl okuyabilir?" denilirse, buna cevaben deriz ki: Oranın durumları farklı farklıdır, değişir."

c) Ebu Müslim şöyle demiştir: "Ayette bahsedilen mavilikten murad, onların gözlerinin belermesidir. Mavi gözler belerir. Çünkü böyle insanların gözlerinin görme gücü zaytf olduğu için, baktığı şeyi iyice görebilmek maksadı ile, ona gözünü iyice dikip bakar. Böyle bir durum ise, başına hoşlanmadığı birşeyın gelmesinden korkan kimsenin halidir. Bu tıpkı, "O (Allah) bunları, gözlerinin belerip kalacağı bir gün için geciktirmektedir" (İbrahim, 42) ayetinde olduğu gibidir.

d) Bu kelime, "susamış olarak" manasınadır. Bu görüşü, Sa'leb, İbnu'l-A'râbi'den rivayet etmiştir. İbnü'l-A'râbi şöyle demiştir: "Mücrimlerin mahşerde alabildiğine susamış olmalarından ötürü, gözlerinin siyahı değişir ve masmavi hale gelir." Bu tefsire, Cenâb-ı Hakk'ın, "(Biz) mücrimleri, cehenneme susuz olarak süreceğiz" (Meryem, 86) ayeti de delâlet eder.

e) Sa'leb, yine İbnu'l-A'rabi'nin buna onlar, elde edemeyecekleri birşeyin arzusu (beklentisi) içinde oldukları halde" manasını verdiğini nakletmiştir.

Mahşerden Dünyaya Değerlendirme

3) "Onlar aralarında, "Dünyada o günden fazla kalmadınız" diye gizli gizli fısıldaşırlaşır..." Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır.

Birinci Mesele

(......) "gizli konuşmak" demektir. Nitekim Arapça'da, (......) ve (......) (gizli konuştu, fısıldaştı) denilir. "Tehâfüt", gizlice, yavaşça konuşmak, sır vermek manasınadır. Bu, Hak teâlâ'nın, "Artık (orada) bir fısıltıdan başka birşey işitmesin" (Taha, 100) ayetinin bir benzeridir. Çünkü ya onların gönülleri korku ve dehşetle dolu olduğu için, yahut da bu korku sebebi ile son derece zayıf düşmüş olup, sesti olarak söyleme gücünü bulamadıktan için onlar işte böyle fısıltı ile, konuşmuşlardır.

İkinci Mesele

Alimler, (kaldınız) ifadesi ile ne murad edildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu kalma, ya dünyadaki kalış, ya kabirdeki kalıştır.

a) İşte bu sebeble bazı alimler, onların bu sözle, dünyada kalışlarını kastettiklerini söylemişlerdir. Bu görüş, Hasan el-Basri, Katade ve Dahhâk indir. Bunlar görüşlerine, Hak teâlâ'nın, "(Allah) buyuracak kî: "Yerde kaç yıl kaldınız?" (Onlar), "Birgün yahut, bir günün bir kısmı (kadar) kaldık" diyecekler. Şimdi sayanlara sor"(Mü'minûn. 112-113) ifadesini delil getirmişlerdir. Buna göre eğer, "Onların, dünyada ne kadar kaldıklarını unuttukları veya unutmadıkları söylenebilir. Bunu unutmuş olmaları mümkün değil. Çünkü eğer bu mümkün olsaydı, o zaman insanın bir yerde elli yıl yaşayıp, sonra bunu unutması da mümkün olurdu. İkincisi de mümkün değildir.

Çünkü bu bir yalan olur. Halbuki ahirettekiler yalan söylemezler. Özellikle böyle falanların onlara bir faydası yoktur" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Belki de onlar ilk defa mahşere toplanıp, o dehşetengiz halleri görüp müşahede ettikleri için, bu dehşetin ağırlığından ötürü, dünyada ne kadar yaşamış olduklarını bilemediler ve "çok az" olduğunu söyleyerek, "Keşke dünyada o azıcık günleri hiç yaşamamış olsaydık da bu, korkunç şeylerle yüzyüze gelmeseydik" dediler. İnsan, böylesi dehşetler esnasında bazan en açık şeyleri bile görüp bilemez, onları hatırlayamaz. Bunun geniş izahı, En'âm süresindeki... (En'am 23) ayetinin tefsirinde geçti.

b) Onlar, dünyada nekadar yaşadıklarını biliyorlardı. Fakat dünyadaki ömürlerini, anıret ömrü ile karşılaştırınca, bazıları, "Dünyada on gün kadar yaşamışız" derken, en akıllıları, "Hayır, tek bir gün yaşamışız" yani, "Dünya hayatımız, ahirette kalışımızın miktarına kıyasla, tıpkı on gün veya bir tek gün, hatta hiç yok hükmündedir" demiştir. Ayette on gün ve bir gün ifadeleri zikredilmiştir. Çünkü bu gibi yerlerde azlık, "on" veya "bir" ile ifade edilir.

c) Onlar, o dehşetli kıyamet hallerini müşahede ettiklerinde, (dünyadaki) nimet ve sürür (sevinç) günlerini hatırladılar ve bunlara üzülerek, o günleri, kısa olarak nitelediler. Çünkü sevinç günleri, insana kısa gelir, çabuk geçer.

d) Dünya günleri gelip geçmiştir. Ahiret günleri ise gelecektir. Gelip geçen, ne kadar uzun süreli de olsa, gelene göre gelen ne kadar az olursa olsun kısadır. Halbuki burada durum aksinedir (yani gelen daha uzundur) İşte bundan ötürü, Cenâb-ı Hak, bu dünya hayatını iyice az olarak ifade edenlerin sözünü daha doğru bularak, "Onların, gidişi ve aklı daha üstün olanlar o zaman, "(Dünyada) bir günden fazla eğlenmediniz" diyecek" buyurmuştur.

2) Ayetteki bu "kalış" İle, onların kabirdeki kalma müddetleri kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, "Kıyametin kopacağı gün, mücrimler, bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. İşte onlar böyle döndürülüyor, (saptırılıyorlar). Kendilerine ilim ve iman verilenler ise, "Andolsun ki Allah'ın yazgısında, siz o tekrar diriliş gününe kadar kaldınız" derler" (Rûm, 55-56) ayeti de bunu destekler.

Kıyamettekilerin yalan söyleyebilecekleri görüşünde olanlara göre, bu ayette bir problem yoktur. Fakat bunun mümkün olmadığını söyleyenler, (ortaya çıkan problemi) şöyle izah etmişlerdir: "Allahü teâlâ, onları kabirde iken diriltip, (kabir azabı) verip, sonra da onları yeniden öldürüp, daha sonra kıyamet günü diriltince, onlar kabirde ne kadar kalmış olduklarını bilememişlerdir. Onlardan bazılarının hatırına bu miktarın on gün olduğu gelirken, bazıları bunun birgün olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh onlar, ahirette yeniaen azaba dûçâr olunca, başlarına gelen bu yeni azabın dehşetinden ötürü, buna nazaran kurtuluş zamanı sayılabilecek olan o ölüm dönemini arzulayacaklardır.

Üçüncü Mesele

Ekseri alimler, ayetteki "On" ifadesinin, "On gün" takdirinde olduğu görüşündedirler. Böylece, "Bir günden fazla eğlenmediniz" diyenlerin sözü, buna göre daha az olmuş olur. Mukâtil. bu kelimenin, "On saat" takdirinde olduğunu söylemiştir. Bu da, tıpkı "Onlar bunu görecekleri gün sanki (günün) bir akşamından, yahut bir kuşluğundan başka durmamışlardır" (naziat, 46) ayetinde ifade edildiği gibidir. Bu izaha göre, "bir gün" daha fazla olmuş olur. Allah en iyi bilendir, Bil ki Hak Subhanehû ve Teâlâ, bu ayeti ile, onları böyle fısıldaşmaya sevkeden şeyin, başlarına gelen en büyük dehşet olduğunu beyan buyurmuştur.

Mahşerden Manzaralar

104 ﴿