10

Biz, senden evvel de, kendilerine vahyettiğimiz bazı erkeklerden başkasını (peygamber) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun. Biz, onları yemek yemeyen birer cesed olarak yaratmadık. Onlar, ebedi de değillerdi. sonra Biz onlara olan vadimizin doğruluğunu gösterdik de, hem kendilerini, hem de dilediklerimizi kurtardık, iftiracıları ise helak ettik. Andolsun, size öylebir kitab indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacakmısınız?.

Bil ki Allahü teâlâ onların,

"Bu sizin gibi bir insandan başkası mıdır?" (Enbiya. 3) şeklindeki ilk sorularına: "Biz, senden evvel de, kendilerine vahyettiğimiz bazı erkeklerden başkasını (peygamber) göndermedik" diye cevap vermiş ve böylece sunun, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'den önceki peygamberler hakkındaki örfü âdeti-sünneti) olduğunu ve bunun, onların elinden zuhur eden mucizelerden ötürü, odların peygamber olmalarına mâni olmadığını, dolayısıyla onlar hakkında bunun doğru olması halinde, Hazret-i Muhammed'in elinde de, onların elinde zuhur eden -mucizelerin benzerleri zuhur ettiği için, bir insan oluşunun dedikodusunun yapıtamıyacağını beyan buyurmuştur.

Ehl-i Kitabın Bu Konudaki Bilgisi

Ayetteki ifadesi şu manayadır: Allahü teâlâ, onların, vahye -nazharolan peygamberlerinin melek değil insan olduklarını anlamaları için, ehl-i zikre, (bilenlere) yani ehl-i kitaba sormalarını emrediyor. Cenâb-ı Hak, bunları onlara (sormaya) sevketmiştir. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamber e düşman olma hususunda müşriklerin yolunda idiler. Nitekim Allahü teâlâ, "Sizden evvel kendilerin kitab verilenlerden ve Allah'a eş tanıyanlardan da, mutlaka incitici birçok (laf) işiteceksiniz" (Al-i imran, 186) buyurmuştur.

Ehl-i Kitaba Güvenilebilir mi?

Şimdi, eğer, "Yahudi ve Hristiyanlar güvenilir olmadıkları halde Cenâb-ı Hak niçin, müşriklere peygamberin durumunu onlardan sormalarını emretmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Onların haberleri mütevâtir derecesine varıp, tam kesinlik noktasına ulaştığında, bu caizdir. Bu tıpkı mü'minlerin haberleri ile amel edildiği şekilde, kâfirlerin mütevâtir olan haberleri ile bazan amel edilmesi gibidir." Bazı kimseler, ayetteki, "ehl-i zikir" ile, ehl-i Kur'ân'ın kastedildiğini söylemişlerdir ki bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ayette bahsedilen (müşrikler), Kur'ân'ı ve Hazret-i Peygamber'i tenkid eden, reddeden kimselerdir.

Yine pek çok fukahânın, halktan bir kimsenin, bir âlimin fetvasına başvurmasına ve müctehidin bir başka müctehidin sözünü (fetvasını) alabileceğine bu ayeti delil getirmesine gelince, bu da uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ayet, şifahi bir hitab olup, bilhassa bu hâdise hakkındadır ve sadece Yahudi ve Hristiyanlarla ilgilidir.

Peygamber Yiyip İçen Bir İnsandı

Daha sonra Cenâb-ı Allah, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) den önce geçen peygamberleri, "yemek yemeyen birer cesed kılmadığını "beyan buyurmuştur. Bu hususla ilgili birkaç bahis vardır:

Birinci bahis: Ayetteki, "yemek yemeyen" ifadesi, "cesed" kelimesinin sıfatı olup, mana, "Biz o peygamberleri, yemek yemeyen birer cesed kılmadık" şeklindedir.

İkinci bahis: "Cesed" kelimesi, cins kasdedilerek müfret getirilmiştir. Buna göre sanki, "Beden nevilerinden bir nevi kılmadık" denilmiştir,

Üçüncü bahis: Onlar,

"Bu nasıl peygamber, yemek yiyor, çarşılarda yürüyor. Ona bir melek indirilip de, (böylece) onun yanında bir inzarcı bulunmalı değil miydi?" (Furkân, 7) demişlerdi. İşte Cenâb-ı Hak, "Biz, onları yemek yemeyen birer cesed olarak yaratmadık" buyurarak buna cevap vermiş ve böylece bunun, daha önce geçen peygamberler hakkındaki âdeti (örfü) olduğunu, onları da yemeyen bedenler kılmadığını, aksine yemek yiyen bedenler kıldığını ve dünyada ebedi kalıcı olmayıp, onların da başkaları gibi ölüp gittiklerini beyan buyurmuştur. Bununla O, onların peygamber olmalarına sebeb olan şeyin, bu durumları dışında bir şey olduğuna, yani ellerinde mucizelerin zuhur edip, tebliği zedeleyen sıfatlardan uzak ve beri oluşları olduğuna dikkat çekmiştir.

Allah Peygamberlerini Doğru Çıkarır

Ayetteki, "Sonra Biz onlara olan vaadimizin doğruluğunu gösterdik" ifadesine gelince, Keşşaf Sahibi "bunun, tıpkı" (Araf, 155) ayeti gibi olduğunu ve bu ikisinin aslının (......) şeklinde olduğunu; "onlar, onları, o söz hususunda doğruladılar" ifadesinin de böyle, ((......) takdirinde) olduğunu" söylemiştir.

Ayetteki "Dilediklerimizi" ifadesi ile, mü'minler kastedilmiştir. Müfessirler şöyle demişlerdir: Bu ifade ile, daha önce bahsedilen, peygamberler ve onları tasdik eoenler değil de, peygamberleri tekzib edenleri kökünü kazıma azabı ile helak edeceğine dâir olan va'dinin (va'idinin) kastedildiğini, doğruluğunu ortaya koyması açsından, va'dettiği şeyi yerine getirmesini "doğruluk" kıldığı kastedilmiştir.

Hak teâlâ'nın "müsrifleriise helak ettik" ifadesi ile, âhiret azabının tedilmeyip, bununla kökünü kazıma azabı kastedilmiştir. Çünkü bu da, olup-biten şeyleri haber vermektedir.

Kur'ân Şeref Kaynağıdır

Daha sonra Cenâb-ı Hak, onlara gerek dini, gerek dünyevi hususlarda en büyük nimeti olan Kur'ân'ı verdiğini, "Andolsun, size öyle bir kitab indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz (zikriniz) ondadır" ifadesiyle beyan buyurmuştur. İşte bundan ötürü, "Sürün şan ve şerefiniz (zikriniz) ondadır" buyurmuştur. Bu ifadeye şu üç manaartmıştır:

1) Zikriniz, şerefiniz, vasiyyetiniz (Sizin için olan tavsiyeler ondadır). Nitekim Cenab-ı Hak, "O, (Kur'ân) senin ve kavmin için bir zikirdir" (Zuhruf, 44) buyurmuştur.

2) "Bundan, helâl olmayandan sakınmanız, yapılması gerekli olan şeye arzu duymanız için, size bir va'z-u nasihat (tezkire) vardır." Bu manaya göre, buradaki (......) ile, va'd ve va'id kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onlara hatırlat (va'z-u nasihatta bulun), çünkü zikir (hatırlatma, vaz), mü'minlere fayda verir" (zariyat. 55) buyurmuştur.

3) Bundan maksad şudur: Bu Kur'ân'da, kendisine tutunduğunuzda, cenneti elde edebilmeniz için, dininizin, yani dinen gerekli olan ve olmayan şeylerin zikri (hatırlatılışı) vardır." Bütün bu manalar ihtimal dahilindedir.

Hak teâlâ'nın, "Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" hitabı, Kur'ân'ı düşünmeye, Kur'ân üzerinde tefekküre teşvik gibidir. Çünkü o müşrikler, Kur'ân'a gafil (aldırmaz) idiler. Bir şeye alabildiğine dalmak, gafletin ayrılmaz özelliği, düşünüp-tefekkür etmek ise, o dalışı savuşturup bertaraf eden birşeydir. İnsanın kendisinden zararı defetmesi, yapılması gerekli şeylerdendir. Binâenaleyh kim tefekkür ve tedebbürde bulunmazsa, sanki aklın sınırları dışına çıkmış gibi olur.

İnatçı Zalimlerin İmha Edilmeleri

10 ﴿