15"Biz, zulmeden nice memleketi kırıp geçirdik. Sonra ardından diğer kavimleri yarattık. Evet, onlar azabımızı hissettikleri zaman, hemen oralardan alelacele kaçıyorlardı. (Onlara): "Kaçmayın, içinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün. Çünkü sorguya çekileceksiniz" (denildi). (Onlar) dediler ki: "Yazıklar olsun bize... Biz, gerçekten zâlimiz... Nihayet biz onları biçilmiş bir ot, ocakları sönmüş (bir kül yığını) haline getirinceye kadar, daima feryâd-ü figanları bu söz olmuştur". Bil ki Allahü teâlâ, o müşriklerin bu itirazlarını nakledip, Kur'an'da mucizelik şarttarı tastamam olduğu için bu itirazlar son derece kıymetsiz ve düşük olunca, herkes Kur'ân'ın bir mucize olduğunu anlamış ve bu noktada, onların bu itirazlarla meşgul olmalarının, dünya ve dünyevi başkanlık sevgisinden ötürü olduğu ortaya çıkmıştır. İşte Cenâb-ı Hak, onları bundan alabildiğine sakındırarak, "Biz, zulmeden nice memleketi kmp geçirdik" buyurmuştur. Keşşaf Sahibi şöyle der: "Kasm", "fasm"ın zıddına, eklemlerin birbiriyle birleştiği yerlerin, birbirinden ayrılıp koparıldığı en feci bir kırıp geçirme manasınadır. Cenâb-ı Hak, mecazi olarak, zalim olarak memleketi tavsif etmiş, ama bu "zalim oluş ile, o memleketin halkının zâlim oluşunu kastetmiştir. Çünkü memleketin (beldenin), zâlim ve mükellef olamayacağına, hem akıl, hem de ayetteki, "sonra (onların) ardından diğer kavimler yarattık" ifadesi delâlet etmektedir. Buna göre bu, "Biz bir kavmi helak edip, sonra onların yerine başka bir kavim yarattık" demektir. Cenâb-ı Hak, "Evet, onlar azabımızı hissettikleri zaman..." Yazıklar olsun bize, Biz gerçekten zalimiz" dediler" buyurmuştur ki bütün bunlar, peygamberi tasdik etmekle mükellef tutulan, ama onları tehzib eden o beldeler ahalisi için uygundur. Binâenaleyh eğer bu deliller olmasaydı, yalanı vehmettireceği (yalana benzediği için), Cenâb-ı Hakk'ın böyle mecazi bir ifade kullanması caiz olmazdı. Alimler bu helak konusunda, değişik izahlarda bulunmuşlardır: Bu cümleden olarak İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bununla, kılıçlarla öldürme kastedilmiştir. Ayette geçen "karye" (memleket) ile de, "Hadûr" kastedilmiştir. Hadûr ve Sahûl, kendilerine elbise nisbet edilen (yani elbiseleri kumaşları ile meşhur) iki yemen şehridir." Nitekim hadiste, "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) iki sahül elbisesi (kumaşı) ile kefenlendi" diye vârid olmuştur. Yine şu da rivayet edilmiştir: "Allah Hadûr'lulara peygamber gönderdi. Ama onlar onu öldürdüler. Bunun üzerine Allah onlara, aynen Beyt-i Makdis'in ahalisine musallat kıldığı gibi, Buhtunnasr'ı musallat kılıp, onların kökünü kazıdı." Rivayet edildiğine göre, onlar kılıçtan geçirilmeye başlayınca gökten bir ses, "peygamberlerin intikamı için" diye nida etmeye başladı. Böylece onlar pişman oldular ve hatalarını itiraf ettiler. Hasan el-Basri de bu ayette geçen helak ile, kökünü kazıma azabının murad edildiğini söylemiştir. Bil ki bu, doğruya daha yakındır. Çünkü bu helakin Allah'a nisbet edilmesi, o kılıçtan geçirenlere nisbet edilmesinden daha uygundur. Sonra bunun, kılıçtan geçirilme azabı manasına hamledilebileceği farzedilse bile, İbn Abbas'ın görüşünün delili nedir? Belki de İbn Abbas, Hadûr'u, Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetle kastettiği "Karye"terden biri olarak kastetmiştir. Hak teâlâ'nın "Evet, onlar azabımızı hissettikleri zaman, hemen oralardan alelacele kaçıyorlardı" ifadesi, "Onların Bizim azabımızın Kıskıvrak yakalamamızın şiddetini, gözle görülür, elle tutulur bir biçimde açıkça anlayınca, acelece memleketlerinden kaçtılar" demektir. "Rekd", hayvanı -mahmuzlamak demektir. Hak teâlâ'nın, "Ayağınla vur" (Sâd, 42) ayeti de bu manadadır. Onların, azabımızın emare ve işaretleri görününce hayvanlarına (atlarına) binip, memleketlerinden kaçmak için onları mahmuzlamış olmaları da mümkündür. Yine onların böyle alelacele kaçışlarının, hayvanlarına binip mahmuzlayanlara, teşbih edilmiş olması da mümkündür. Ayetteki "Kaçmayın..." hitabına gelince, Keşşaf Sahibi şöyle der: "Bunun başında mahzûf "kîle" (denildi) kelimesi var." Buna göre eğer, "Bu sözü söyleyen kim?" dersen, diz deriz ki: Bunu bazı melekler veya o beldedeki mü'minlerin söylemiş olması ihtimal cahilindedir. Yahut da bu söz onlara bizzat söylenmemiş olsa da, onlar böyle söylenilmeyi haketmişlerdi. Yahut bu sözü Cenâb-ı Hak söylemiş ve dinleri hususunda kendilerine fayda versin diye, melekler onlara duyurmuştur. Yahut Cenâb-ı Hak bunu onlara ilham etmiş ve böylece onlar bunu kendi kendilerine söylemişlerdir. Ayetteki içinde bulunduğunuz refah ve yurdlarınıza dönün" hitabı, "Yaşayışınıza, refahınıza ve müreffeh durumunuza dönün" demektir. "İtrâf", nimetin (zenginliğin) verdiği şımarıklık ve refah demektir. Ayetteki "Çünkü sorguya çekileceksiniz" ifadesine gelince, bu onlara bir hakaret ve azarlamadır. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır: 1) Nimetlerinize ve evlerinize dönünüz. Muhakkakki sizler, yarın başınıza ve meskenlerinizi gidereceğiz ve siz soranlara, iyice bilen ve anlamış olan olarak cevab vereceksiniz. 2) Daha evvel olduğunuz gibi meclislerinize dönünüz. Böylece size köleleriniz ile emir ve yasağınız geçen kimseler size sorsunlar ve size, tıpkı kendilerine hizmet edilenlere yapıldığı gibi, "Ne buyurursunuz" desinler. 3) Belâların inmesi esnasında, kendilerine yardım etmemiz, işleri hususunda sizinle istişare etme ve fikirlerinizden yararlanmak için, insanlar meclislerinizde sizlere sorsun. 4) Size gelen elçiler ve sizi görmek isteyenler, size sorsunlar. Bu, ya onlar mallarını insanlar görsün ve böylece kendilerini övsünler diye infâk eden cömert kimselere, yahut tam aksine cimri kimseler oldukları için, hakaret üstüne hakaret, alay üstüne alay olarak söylenmiştir. Hak teâlâ'nın "(Onlar) dediler ki: "Yazıklar olsun bize... Biz, gerçekten zâlimiz... Daima feryâd-u figanları bu söz olmuştur" ifadesine gelince, Kaşşâf Sahibi şöyle der: Buradaki tilke (Bu söz) kelimesi, ya veylena "Yazıklar olsun bize" sözüne işarettir. Çünkü bu söz bir çağrı (feryâd-ü figan) dır. Buna göre sanki, "Bu feryâd-ü figan (çağrı) daima onların çağrısı olmuştur" denilmek istenmiştir. Da'vâ, davet (dua, çağrı) manasınadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onların son çağrılan (duaları), "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemin" (demektir)" (Yunus, 10) buyurmuştur. İmdi eğer, "Bu sözleri niçin da'va (dua-çağrı) diye adlandırılmıştır?" dersen, ben derim ki: çünkü onlar, kendileri aleyhine "veyl"i çağırmış ve "Yâveylenâ" demişlerdir ki bu, "Ey veyl gel, işte bu senin vaktindir" demektir. Tilke, ya isim ya haber olarak, merfû veya mansubtur. Da'vâhum kelimesi de böyledir. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu kâfirler, bunu hep söyleyip durmuşlardır, ama bu onlara fayda vermemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Fakat hışmımızı gördükleri zaman, imanları fâide verecek değil" (Mü'min, 85) buyurmuştur. Ayetteki "Nihayet Biz onları biçilmiş bir ot, ocakları sönmüş (bir kül yığını) haline getirinceye kadar" ifâdesine gelince, "Hasid", biçilmiş ekin demektir, yani "Biz onları, tıpkı biçilmiş bir ekin gibi kıldık" demektir. Cenâb-ı Hak, onları, köklerinin kazınması hususunda, böyle biçilmiş ekine benzetmiştir. Bu tıpkı, "Biz onlan kül kıldık" demen gibidir. Buna göre ceale fiili nasıl üç mef'ûl almıştır?" denilirse, ben derim ki: Son iki mel'ûlün hükmü, birincinin hükmüdür. Buna göre mana, "Biz onları, bu iki vasfı birlikte kendilerinde toplayan kıldık" demektir. Bununla da, "Onlar, o azabla helak oldular. Böylece onlarda ne his, ne hareket kaldı. Ekinin kuruması gibi kuruyup, ateşin sönmesi gibi söndüler" demektir. |
﴾ 15 ﴿