25

"Yoksa onlar, yerden bir takım tanrıları edindiler de, (ölüleri), onlar mı diriltecekler? Eğer gökte ve yerde Allah'dan başka tanrılar olsaydı, onların ikisi de, muhakkak ki harap olup gitmişti. Demek ki, Arşın Rabbi olan Allah, onların niteledikleri şeylerden yücedir, münezzehtir. O, yapacağından mesul olmaz Fakat onlar, mesul olurlar. O'ndan başka tanrılar edindiler (Öyle mi?). Sen (onlara) de ki: "Delillerinizi getirin. İşte benimle beraber olan müslümanların, kitabı (işte), benden evvel gelenlerin kitabı (da meydanda)". Hayır onların çoğu, hak bilmezler de, bunun için yüz çevirirler... Biz senden evvel hiç bir peygamber göndermedik ki, ona şu hakikati vahyetmiş olmayalım: "Ben'den başka hiçbir Tanrı yok. O halde, bana ibâdet edin".

Bil ki, sûrenin başından buraya kadar olan söz, nübüvvet konusunda ve suâl ve cevap gibi onunla alâkalı konular hakkındaydı. Ama, bu ayetler ise, tevhidin beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın eşi ve benzerinin bulunmadığı hususundadır.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Yoksa onlar, yerden bir takım tanrılar edindiler de, (ölüleri), onlar mı diriltecekler?" ifadesine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Keşşaf Sahibi şöyle der: "Bu ayetin başındaki em edatı bel (daha doğrusu) anlamına gelen, munkatıa denilen (em)dir. Hemze, bazan, kendisinden önceki ifadenin idrâbını (ondan vaz geçildiğini) bazan da kendisinden sonraki ifadenin inkârını ifade eder. Bu ayette yadırganan şey, onların, yerden, Ölüleri dirilteceklerini iddia ettikleri ilâhlar edinmeleridir. Vallahi en batıl bir şey varsa o da o cansızların, ölüleri dirilteceklerini söylemektir.

Putların Diriltme Gücü Yoktur

İmdi, eğer derseniz ki: "onlar tanrılarının böyle bir şey yapacağını iddia etmedikleri niçin bunu reddetme ihtiyacı duyulmuştur? Halbuki onlar böylesi bir iddiadan çok uzakta idiler?" Çünkü onlar, Allah'ı kabul edip, O'nun, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu ikrar etmelerine rağmen O'nun ölüleri dirilteceğini kabul etmeyip "Çürümüş oldukları halde, kemikleri diriltecek?" (Yasin, 78) diyorlardı. Binâenaleyh, daha nasıl, olur da, onlar bu diriltme kudretini, kudretle asla nitelenemeyen cansız varlıklar için iddia edebilirler?" bu soruya karşı ben derim ki: Onlar, o putlara ibâdetle meşgul olup, ibâdetin de mutlaka bir mükafaat bulununca, onların o putlara ibâdete yönelmeleri, o putların hasra, neşre; mükafaat ve cezaya kadir olduklarını ikrar etmiş olmalarını iktizâ etmiştir. Binâenaleyh, bu ifade, onları tahkir edip onları cehalete nisbet etmek için getirilmiştir. Yani, "Onlar, diriltip öldürmeye, zarar verip faydalı olmaya kadir olamadıklarına göre, hangi akıl onların ilâh edinilmelerini makûl görür?" demektir.

Yerdeki Putlar

Ayetteki "yerden" ifadesi, senin tıpkı, Mekkell veya Medineli birini kasdedereki demen gibidir. Çünkü o putların yere nisbet edilmesinin manası, onların, yeryüzünde kendisine tapılan putlar olduğunu bildirmektir. Çünkü ilâhlar, yersel ve göksel olmak üzere ikiye ayrılır. Ayette bahsedilen ilâhlar ile yer cinsinden olan ilâhların kastedilmiş olması mümkündür. Çünkü bu putlar, bir kısım taşlardan yontulmuş veyahutta yerdeki bazı madenlerden imâl edilmiş şeylerdir.

Üçüncü Mesele

(......) lafzının ifade ettiği incelik hususilik manasını ifade etmiştir. Buna göre, sanki, "Yoksa onlar, yerden, sadece kendilerinin yaratmaya kadir olacakları ilâhlar mı edindiler?" denilmek istenmiştir.

Dördüncü Mesele

Hasan el-Basri (Yenşurûne) şeklinde okumuştur ki, bu ikisi de, aynı manada olan değişik iki kullanıştır.

Nitekim Arapça'da "diriltme" anlamında, hem hem de denilmektedir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Gökte ve yerde Allah'dan başka tanrılar olsaydı, onların ikisi de, muhakkak ki harap olup gitmişti" ifadesine gelince, bununla ilgili iki mesele vardır.

İllâ, İstisna için

Nahivciler şöyle demektedir: Buradaki illâ, gayr anlamındadır. Buna göre ifadenin anlamı, şayet onların idaresini üzerine alan ve onları yöneten, onların yaratıcısı olan o Tek olan Allah'dan başkası olsaydı, her ikisi de munakkak ki harap olup gitmişti" şeklinde olur. Buradaki illâ'nın istisna anlamında olması caiz değildir. Çünkü biz bunu istisna anlamına alacak olsaydık, o zaman mâna, Şayet o yer ile gökte, yanlarında Allah'ın bulunmadığı ilâhlar olsaydı, o zaman o ver ile gök, fesada uğrardı" şeklinde olurdu ki, yanlarında Allah'ın da bulunduğu ilahlar olsaydı, bir fesat meydana gelmezdi" demek olur ki, bu yanlıştır. Çünkü, şayet o yerle gökte başka izahlar bulunmuş olsaydı, beraberlerinde Allah ister bulunsun, öterse bulunmasın, fesat kaçınılmaz olurdu. Binâenaleyh bu ifadeyi istisna anlamına nıamletmek batıl olunca, kastedilenin bizim bahsettiğimiz şey olduğu sabit olmuş olur.

İki İlahın Bulunması İmkânsızdır

Kelâmcılar şöyle demişlerdir: İki ilâhın varlığını kabul etmek, imkansızlığa götürür. Binâenaleyh, iki ilâhın bulunduğunu söylemenin, imkansız olması gerekir. Biz bunun, imkânsızlığa götürdüğünü söyledik. Çünkü biz, iki ilahın varlığını varsayacak olsak, bu durumda onların herbirerlerinin, ayrı ayrı, mutlaka bütün makdûrata kadir olmaları gerekir. Şayet böyle olsaydı, o zaman onların her biri, (meselâ), Zeyd'i hareket ettirmeye ya da durdurmaya muktedir olurdu. Binâenaleyh, az onlardan birinin, Zeyd'i hareket ettirmeyi, diğerinin ise onu durdurmayı istediğini farzetsek, bu durumda, ya her ikisinin isteği yerine gelir ki bu imkansızdır; çünkü, to zıddı birleştirmek muhaldir. Veyahutta onlardan birisinin isteği yerine gelmez ki, bu da imkansızdır. Çünkü, onlardan her birinin isteğinin yerine gelmesine mani olan, diğerinin isteğidir. Binâenaleyh, berikinin isteğinin yerine gelmesinin imkânsız olması, ancak diğerinin isteğinin yerine gelmesi durumunda söz konusu olur. Veyahut ta, bunun aksi düşünülebilir. Binâenaleyh, şayet her ikisinin isteğinin de yerine gelmesi imkânsız olsa, o zaman her ikisi de aynı anda bulunmuş olurdu ki, bu imkansızdır. Veyahutta, onlardan berikinin değil de diğerinin isteği yerine gelmiş olur ki, bu da iki sebepten dolayı imkânsızdır.

a) Şayet, onlardan her biri, sonsuz kudrete sahip olsalardı, o zaman, onlardan birinin diğerinden daha muktedir olması imkânsız olurdu. Tam aksine, her ikisinin de, kudret açısından mutlaka eşit olmaları gerekir. Onlar, kudret açısından eşit olduklarındaysa, meydana gelme bakımından, birinin isteğinin diğerinin isteğinden evlâ olması imkansız olurdu. Aksi halde, mümkün olan şeyin, bir müreccihi bulunmaksızın, tercihi gerekmiş olur.

b) Onlardan birinin isteği yerine gelip, diğerininki gelmediğinde, isteği yerine gelen, kadir; gelmeyen ise, âciz olmuş olur. Acizlik ise noksanlıktır. Böyle bir şeyse, ilah (olacak varlık) için imkânsızdır. Buna göre şayet, "Bu, "fesada uğrama (bozulma) işi, onların isteklerinin farklı farklı olması halinde söz konusudur. Siz de, onların isteklerinin farklı farklı olmasının vücubiyyetini iddia etmiyorsunuz. Tam aksine, sizin iddia ettiğimiz şey, onların İsteklerinin farklı farklı olmasının mümkün olduğudur. Binâenaleyh "fesat" iradedeki farklılığa bina edilip, farklılık mümkün olup mümküne binâ edilen şey de (zorunlu değil) mümkün olunca, o zaman da fesat zorunlu değil, mümkün olmuş olur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak daha nasıl, bu fesâtın muhakkak olacağına hükmetmiştir?" denilirse, biz deriz ki:

Buna şu iki açıdan cevâp verebiliriz:

1) Belki de, Allahü teâlâ aralarında meydana gelebilecek olan baskın çıkma duygusundan dolayı, iki hükümdarın idaresi altında bulunan halkın idaresi altında bulunan halkın fesada uğramasının muhakkak olması itibariyle, durumu zahire bina ederek, olması mümkün olanı, olması muhakkak ve kaçınılmaz olan yerine koymuştur.

2) En güçlü olan bu görüşe göre, biz bu fesadın kaçınılmazlığını, bahsetmiş olduğunun açıdan değil de başka bir açıdan izah edip de, şöyle dememizdir: Biz, iki ilâhın varlığını, varsayacak olsaydık, o zamanı onlardan her biri, "makdûratın tamamına kadir olmuş olurdu." Böylece de bu ise, bir makdûrun, aynı cihetten iki bağımsız kadirden ötürü meydana gelmesi neticesine götürürdü ki, bu imkansızdır. Çünkü fiilin failine isnadı, onun mümkün olmasından dolayıdır. Binâenaleyh, bunlardan her biri, yaratma hususunda müstakil olunca, fiil ve iş, meselâ birinci ilâh tarafından meydana geldiği için, meydana gelmesi vâcib olur. Binâenaleyh o işin, berikine isnat edilmesi o fiilin her ikisinden meydana gelmesi gerektireceğinden, imkânsız olur. Böylece de o fiilin, aynı anda, ya her ikisinden müstağni olması, veyahutta aynı anda her ikisine muhtaç olması gerekir ki, bu imkânsızdır. İşte bu, tevhid meselesinde, tam bir hüccet ve delildir.

Buna göre, şimdi biz diyoruz ki: iki ilâhın varlığını kabul etmek, o meydana gelecek şeyin, onlardan biri için imkansız olduğu neticesine götürür. Durum böyle olunca da, onun kesinlikle meydana gelmemesi gerekir. Bu durumda da, kesinlikle fesadın meydana gelmesi söz konusu olur.

Veyahutta şöyle diyebiliriz: şayet biz, iki ilâhın bulunduğunu söyleyecek olsak, bu durumda onlar, ya ittifak ederler, ya da ihtilâf. Eğer onlar, tek bir şeyde ittifak sağlayacak olurlarsa, bir tek şey, her ikisinin makdûru ve her ikisinin isteği olmuş olur. Ve böylece de, onun meydana gelmesi, her ikisiyle meydana gelmiş olur. Yok eğer, ihtiiaf ederlerse, bu durumda ya her ikisinin isteği meydana gelir, veyahut hiçbiri meydana gelmez veyahutta, onlardan birisinin isteği meydana gelir, diğerinin gelmez. Halbuki, bunların hepsi de imkansızdır. Böylece, her türlü takdire göre, fesadın kaçınılmazlığı sabit olmuş olur.

İmdi eğer, sen, "onların tek bir şey üzerinde ittifak etmeleri niçin mümkün olmasın? O zaman, ittifak olduğu için de fesat da gerekmez. Çünkü fesat ancak, onlardan herbirinin, "Bunu ben yaratacağım demesi durumunda gerekir ki işte ihtilaf budur. Ama onlardan herbiri, ayrı ayrı şeylerin yaratıcısının bizzat kendisi olmasını istediğinde, bu durumda o yaratılan şey, iki yaratıcı tarafından yaratılmış olmaz dersen, ben derim ki: Onun, onun yaratıcısı olması, ya kudret ve iradenin bizzat kendisi, ya o eserin bizzat kendisi, veyahutta bir üçüncü şey olmuş olur. Binâenaleyh, mgayet birinci ihtimal söz konusu olursa, o zaman, kudrette, irâdede ve icâdda müştereklik meydana gelmiş olur. Yok, eğer ikincisi olursa, o şeyin, onlardan birisinin irade ve kudretiyle meydana gelmesi, diğerinin irâde ve kudretiyle meydana gelmesinden daha evlâ olmaz. Çünkü onlardan herbirinin, tesir bakımından müstakil olan irâdeleri vardır. Eğer üçüncüsü, yani onun mucidinin üçüncü bir şey olması söz konusu olursa, o üçüncü şey, eğer kadim ise, onun, iradenin alanı ve sahası olması imkansız olur. Yok eğer, hadis olursa, eserin bizzat kendisi o olmuş olur. Ve böylece de bu kısım, bahsettiğimiz ikinci kısma dahil olmuş olur.

Bil ki sen, bu delâletlerin hakikatine vakıf olduğunda, ulvi ve süfli alemdeki ve mahlûk varlıkların tamamının Allah'ın birliğinin delili olduğunu, hatta ve araz namına ne varsa, her şeyin varlığının, bahsettiğimiz açılardan, tevhide tam bir delil olduğunu anlamış olursun. Bu delâlet Cenâb-ı Hakk'ın, kitabının çok yerinde zikretmiş olduğu delâlettir.

Tevhidin Diğer 14 Delili

Ki burada, Allah'ın birliğine dair olan başka deliller de bulunmaktadır:

1) En kuvvetlisi olan bu delile göre şöyle denilebilir: Biz, zâtlan gereği abu'l-vücûd olan iki varlığın bulunduğunu kabul etsek, bu durumda onların varlık bakımından müşterek olmaları gerekir. Yine onlardan herbirinin bizzat kendisi sebebiyle, (harici bir şeye ihtiyaç kalmaksızın) diğerinden ayrılması gerekir. Halbuki, kendisi sayesinde müşterekliğin sağlandığı şey, farklılığın edildiği şeyden başkadır. Böylece, onlardan herbiri, sayesinde diğerine müşterek şeylerle, yine sayesinde diğerlerinden ayrılmış olduğu şeylerden mürekkeb bir varlık olmuş olur. Halbuki, her mürekkeb varlık, cüz'üne, parçalarına muhtaçtır, iki, cüz'ü, kendisinden başkadır. O halde, her mürekkeb varlık, başkasına :açtır. Başkasına muhtaç olan her varlık da zatı gereği mümkin varlıktır. Binaenaleyh (netice itibariyle), zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olan, zâtı gereği mümkünü'l-vücüd olmuş olur ki, bu bir "hulf'dur. O halde, vacibu'l-vücüd, sadece Allah'dır. O'nun dışında kalan her şey ise, mümkin varlıktır ve O'na muhtaçtır. Halbuki, hususunda başkasına muhtaç olan, muhdestir. O halde, Allah'ın dışında kalan şey muhdestir. Bu delili, bu ayetin tefsiri kabul etmek mümkündür. Çünkü biz, vâcibu'l-vücüd olan iki varlığın farzedilmesi halinde, onlardan hiçbirinin vâcibu'l-vücüd lyacağına; vâcibu'l-vücüd bulunmadığında da, mümkin varlıklardan hiçbirinin Artmayacağına ve bu durumda da, "fesat" in gerekli olacağına delillerle işarette sunmuştuk. Böylece, iki ilâhın bulunması halinde, bütün âlemde fesadın meydana fatoceği kesinleşmiş olur.

2) Biz, iki ilahın varlığını kabul etmemiz halinde, o zaman, onlardan herbirinin, uluhiyette diğerine müşterek olması gerekir. Bu durumda da, herhangi bir şey abebiyle onlardan herbirinin diğerinden ayırdedilmesı gerekir. Aksi halde, ikilikten Bahsedilmez. Binâenaleyh, kendisiyle farklılığın ve seçilmenin meydana geldiği şey, ya kemâl sıfatı olur, veya olmaz. Eğer bu, kemâl sıfatı olursa, bu vasfı taşımayan (taraf) kemâl vasfından uzak olmuş olur. Böylece de nakıs olur. Nakıs olan ise, ilâh olmaz. Yok eğer ulûhiyyette, bu nazar-ı dikkate alınmazsa, bununla nitelenmek vacib değildir. Böylece bu, bir tahsis ediciye muhtaç olmuş olur. O halde bu demektir ki, bununla tahsis edilmiş olan, başkasına muhtaç olmuş olur.

3) Şöyle de denilebilir: Biz iki ilâhın bulunduğunu farzetsek, o ikisi arasında mutlaka, onları birbirinden ayırdedecek bir farklılığın bulunması gerekirdi. Ancak ne var ki, bize göre, bu başkalık, ancak ya mekân, ya zaman, ya vâciu'l-vücüd olma veyahutta mümkinü'l-vücüd olma açısından meydana gelir. Bütün bunlar ise, ilâh hakkında imkânsızdır. Böylece, bir başkalığın bulunması imkansız olur.

4) İki ilâhtan birisi, âlemi idare etmede ya yeterli olur, veya olmaz. Eğer yeterli olursa, ikincisi gereksiz ve kendisine ihtiyaç duyufmayan olmuş olurdu ki, bu bir noksanlıktır. Noksan olan ise, ilâh olamaz.

5) Akıl, muhdes varlıkların bir faile muhtaç olmasını iktizâ eder. Tek bir failin bütün âlemin müdebbiri olmasında bir imkânsızlık yoktur. Ama, bu Bir'in ötesinde olması düşünülebilen fail ve müdebbirlere gelince bu hususta herhangi bir rakamla bir başka rakam arasında fark yoktur: Bu da, sonsuz sayıların meydana gelmesi neticesine götürür ki, bu imkânsızdır. O halde, birden fazla ilâhın mevcudiyetine hükmetmek, imkansızdır.

6) İki ilâhtan biri, kendisine delâlet eden başkasına delâlet etmeyen bir delili kendisine tahsis etmeye ya muktedir olabilir veya olmaz. Birincisi imkânsızdır. Çünkü yaratıcıya delâlet eden delil, ancak muhdesler ile sağlanır. Halbuki, muhdeslerin meydana gelmesinde, berikine değil de bizzat diğerine delâlet edecek delil yoktur. İkincisi de muhaldir, çünkü bu, O'nun, bizzat kendisini tanıtmaktan ve izhâr etmekten aciz olduğu sonucuna varır götürür. Hâlbuki aciz olansa ilâh olamaz.

7) İki ilâhtan biri, yaptığı işlerden herhangi birisini diğerinden gizlemeye, ya kadir olabilir veya olamaz. Eğer kadir olursa, o zaman kendisinden gizli tutulan taraf, cahil olmuş olur. Eğer kadir olamazsa, aciz olması gerek.

8) Şayet biz, iki ilahın bulunduğun farzetsek, o ikisinin kudretlerinin toplamı, yalnız başına herbirinin kudretinden daha güçlü olur. Fakat herbirinin kudreti sonludur. Toplam, sonlu olan kudretlerin katlanmış biçimidir. Binâenaleyh, hepsi de sonlu olur.

9) Sayı, bire muhtaç olduğu için, noksandır. Cinsinden noksan sayı bulunan bir ise, noksandır. Çünkü sayı, birden fazladır. Nakıs olan ise, ilâh olamaz. O halde ilahı mutlaka tektir.

10) Biz, varlığı mümkün olan bir yok farzedip, sonra da, iki ilâhın bulunduğunu varsayarak, bu durumda eğer onlardan birisi, o varlığı mümkün olan yok'u yaratamazsa, o zaman onlardan her biri aciz olmuş olur. Aciz olan ise, ilâh olamaz.

Eğer onlardan biri kadir olsa, diğeri olamasa, kadir olan, ilâh olur. Eğer her ikisi de feftdir olursa, bu durumda onlar onu, ya yardımlaşarak var etmişlerdir; bu durumda bu da demektir ki, onlardan her biri diğerinin yardımına muhtaç olmuşlardır. Yok, eğer onlardan her biri yalnız başına onu icâd etmeye kadir olup, onlardan birisi de onu icâd ettiğinde, bu durumda ikincisi, onun icâd etmeye kadir olmaya devam eder ki bu imkânsızdır. Çünkü, mevcut olanı yeniden icad etmek (var etmek) imkansızdır. Eğer beriki, onu icada kadir olmayı sürdüremezse, bu durumda birincisi, ikincisinin kudretini silmiş ve onu acze düşürmüş olur; böylece de onun tasarrufu altında ezilmiş olur. Dolayısıyla da ilâh olamaz. Bu durumda, şayet, "Bir, yaratacağı şeyi icad ettiğinde, kudreti ondan zâil olur. Bu durumda da, sizin, onun aciz olduğunu eniz gerekir" denilirse, biz deriz ki: Bir o yaratacağı şeyi yarattığında, kudreti etkili olmuş, ona kudreti intikâl etmiştir. Kudretin geçmesi ise acizlik olamaz. Ama olana gelince, onun kudreti etkili olduğunuda, ortağı için, kesinlikle kudret kalmaz. Tam aksine, birincinin kudretinden dolayı onun kudreti zail olmuş olur. Ve bu karşı tarafı acze düşürme olmuş olur.

11) Biz bu delili bir başka şekilde de şöyle ifade edebiliriz: Belli bir cisim ele alıp diyelim ki: O iki ilâhtan birisi, o cisimde hareketi, diğeri ise sükunu; ya da, bunun aksini yapmaya kadir olabilir mi? Eğer kadir olamazlarsa, aciz olurlar. Eğer kadir olurlarsa, bu durumda delili biz şu noktaya yöneltiriz: Onlardan biri, o cisimde hareketi yarattığında, ikincisinin, onda sükunu yaratması imkânsız olur. Bu durumda birincisi, reisinin kudretini silmiş ve onu acze düşürmüş olur. Böylece de o, ilâh olamaz. ıklama biçimi her ikisini kudretine nazaran, acziyyet'ı ifade ederler. Birinci izah da, her ikisinin iradesine nisbetle acziyyeti ifade ederler.

12) İki ilâh da bütün malûmatı bildiklerinde, o zaman her birinin ilmi, bizzat içerinin ilmi olmuş olur. Böylece de, iki ilmin denk olması gerekir, iki denklikten birisini kabul eden zât, diğer denkliği de kabul eder. O halde, bunlardan herbirine, aedel yoluyla, diğeriyle de vasıflanması mümkün iken, o sıfatın tahsis edilmesi, bunların herbirine ilmi ve kudreti, sayesinde bu vasfı tahsis eden bir muhassisin masını gerektirir. Böylece de bunların herbiri fakir, muhtaç ve noksan bir mahlûk olur.

13) Bu âlemde ortaklık, kusur ve noksanlık, tek başına bulunma, kendine yetmese mükemmelik kabul edilir. Nitekim biz bu âlemde kıratların o basit ve sonlu hâkimiyetleri hususunda, ortaklıktan alabildiğince uzak durduklarını görmekteyiz. Yine biz, hükümdarın, iktidarı ne kadar büyük olursa, ortaklıktan nefret etmesinin de o kadar büyük olduğunu müşahede ediyoruz. O halde, Aziz ve Celil olan Allah'ın mülkü ve melekûtu hakkındaki kanaatin nasıl olabilir? Binâenaleyh, onlardan birisi, bu melikliği sadece kendisine tahsis etmek istese ve bunu da yapsa, yapamayan, fakir ve aciz olmuş olur ki, böylece de ilâh olamaz. Bunu yapamasa, o zaman son derece üzülür ve nefret duygusu içinde olur ki, yine ilâh olamaz.

14) Biz, iki ilâhın bulunduğunu farzetsek, bu durumda onlardan herbiri, ya diğerine muhtaç olur veyahut herbiri diğerinden müstağni bulunur muhtaç olmaz, veyahutta, onlardan biri diğerine muhtaç olurken, diğeri ona muhtaç olmaz. Bu durumda sen bak, eğer birincisi olursa, herbiri de noksan olmuş olur. Çünkü muhtaç olan noksandır, "Eğer ikincisi olursa, onlardan herbiri, kendisine ihtiyaç duyulmayan şeyler olmuş olurlar. Kendisine ihtiyaç hissedilmeyen şeyde noksandır. Baksana, bir beldenin bir başkası ve yöneticisi olsa, o beldenin halkı da, o başkana müracaat etmeyip ona iltifat etmeksizin kendi işlerini yapsalar, o başkan, eksik ve noksan kabul edilir. Halbu ki ilâh olan, kendisinden istifade edilen ve, kendisinden müstağni olunamayandı. Eğer onlardan birisi, aksi düşünülmeksizin diğerine muhtaç olursa, muhtaç olan herkes kendisine muhtaç olunan ise, ilâh olmuş olur. Bil ki, bütün bu izahlar ikna etmeye yönelik ve zannî ilahlardır. Esas olan ise, önceki ilahlardır.

Tevhidin Nakli Delilleri

Bu konudaki nakli delillere gelince, bunlar pekçok çeşittir:

1) Cenâb-ı Hakk'ın, "O, hem evveldir, hem ahirdir, hem zahirdir, hem batındır" (Hadid.3) ayetidir, "Evvel", ilk tekdir. İşte bundan dolayı hür kimse, "Satın aldığım ilk köle hürdür" dese ve iki köte birden satın alsa, yeminini bozmuş olmaz. Çünkü "ilklik"in şartı, tek olmaktır. Halbuki, köleler tek değildir. Binâenaleyh, bundan sonra da bir köle daha satın alsa, yine sözünü bozmuş olmaz. Çünkü, tekliğin şartı, ilk olmaktır. Halbuki bu köle ilk değildir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak Kendisi'ni "ilk" olmakla vasfedince, O'nun ilk-tek olması gerekir. Böylece de O'nu ortağının bulunmaması gerekir

2) Cenâb-ı Hakk'ın, "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Kendisinden başkası bunları bilemez" (Enam,59) ayetidir. Binâenaleyh bu ayet, O'nun dışında, gaybi bilen başka bir kimsenin olmamasını gerektirir. Şayet O'nun ortağı olsaydı, o da gaybı bilirdi. Halbuki bu durum, bu ayetin ifade ettiğinin aksinedir.

3) Allahü teâlâ, kitabı Kur'ân-ı Kerimin otuzyedi yerinde, "Lâ ilahe illâ hû" "O'ndan başka Tanrı yoktur" ifadesini açıkça zikretmiş, pekçok yerinde de, "Sizin ilâhınız, tek bir olan ilâhtır"(Bakara. 163) "De ki Allah birdir" (ihlas, 1) ayetlerinde de olduğu gibi, vahdâniyyetini açıkça belirtmiştir ki, bütün bunlar, bu konuda sarih beyanlardır.

4) Cenâb-ı Hakk'ın, "O'nun zâtı hariç, her şey yok olacaktır" (Kasas, 88) ayetidir. Allah, Kendisi dışında kalan herşeyin helak olacağını söylemiştir. Var olduktan sonra yok olan, kadîm olamaz. Kadim olmayan ise, ilâh olamaz.

5) "Eğer gökte ve yerde Allah'dan başka Tanrılar olsaydı, onların ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti" (Enbiyâ.22) ayetidir. Bu Cenâb-ı Hakk'ın, "... bir kısım, bir kısmına gaiib gelirdi" (Muminun, 91) ve "... o zaman onlar arşın sahibine elbet bir yol ararlardı" (isra, 42) ayetleri gibidir.

6) "Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu Kendinden başka hiçbir açıcı ve giderici yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O'nun fazlını geri çevirici hiçbir (kuvvet) de yoktur" (yunus, 107) ayetidir. Cenâb-ı Hak bir başka ayetinde de, "De ki: O halde bana haber verin: Allah bana herhangi bir zarar dilerse, sizin Allah'ı bırakıp da andıklarınız O'nun bu zararını giderebilirler mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, onlar O'nun bu rahmetini tutabilirler mi?" (Zümer, 38) buyurmuştu.

7) "Bana haber verin: Eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi alırsa, kalblerinizin üstüne bir de mühür vurursa, Allah'dan başka onları size getirecek tanrı kimdir" (Enam, 46) ayetidir. Buradaki nasr, Cenâb-ı Hakk'ın bir ortağının olmadığını gösterir.

8) "Allah, her şeyin yaratıcısıdır" (Ra'd, 16) ayetidir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın şayet bir ortağı bulunmuş olsaydı, o Hakk, (yaratıcı) olamazdı. Böylece de, bu ayetin bir manası olmazdı.

Peygamberlerin doğruluğunu bitmeye bağlı olmayan her meselenin nakil yoluyla isbatı mümkündür. Fakat vahdaniyeti bilmek ise, peygamberlerin doğruluğunu bimeye bağlı değildir. Dolayısıyla, onu nakli delillerle isbatlamak mümkündür.

Bil ki, "temânu" delilini tenkid edenler, ayeti şu şekilde tefsir etmişlerdir. "Şayet gökte ve yerde, putperestlerin ilah olduğunu iddia ettiği başka ilâhlar olsaydı, o zaman âlemin fesada uğraması gerekirdi. Çünkü bunlar, âlemi idare edemeyen, cansız varlıklardır. Binâenaleyh, böylece âlemin fesadı gerekmiş olurdu." Bu görüşte olanlar, bu açıklamanın daha uygun olduğunu söyleyerek şöyle demişlerdir: "Çünkü Allahü teâlâ, ilk önce onların, "Yoksa onlar, yerden bir takım tanrılar edindiler de, (ölüleri), onlar mı diriltecekler?" şeklindeki sözlerini nakletmiş, sonra da bunun yanlışlığına oair delil getirmiştir. Binâenaleyh, delilin bu hususa tahsis edilmiş olması gerekir. Muvaffakiyet Allah'tandır.

Taklidden Tahkike Geçmenin Lüzumu

Cenâb-ı Hakk'ın "Demek ki, Arşın Rabbi olan Allah, onların niteleyecekleri şeylerden yücedir, münezzehtir" ifadesine gelince, bununla ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Cenâb-ı Hak (c.c) Kendi vahdaniyyetine dair kesin deliller getirince, bununda akabinde, "Arşın Rabbi olan Allah. onların niteleyecekleri şeylerden yücedir, münezzehtir" buyurmuştu. Yani, "O, işte bu delillerden dolayı, onların, "O'nunla birlikte başka ilâh da vardır" demelerinden münezzeh ve yücedir. İşte, (ayetin bu tertibi), Cenâb-ı Hakk'ı tenzihle meşgul olmanın, O'nun her şeyden münezzeh olduğuna dair delil getirdikten sonra ancak faydalı olacağına ve, taklid yolunun terkedilmesi gereken bir yol olduğuna dikkat çekmektedir.

İkinci Mesele

Birisi, "Cenâb-ı Hakk'ın, "Arşın Rabbi olan Allah, onların niteleyecekleri şeylerden yücedir, münezzehtir" ifadesinin ne faydası vardır? O, niçin "Allah, onların niteleyecekleri şeylerden yücedir, münezzehtir" ifadesiyle yetinmemiştir?" diyebilir.

Buna şu şekilde cevap veririz. Bu münazara, aslında putperestlere karşı yapılmış olan bir münazaradır. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın öne sürdüğü bu delil, bütün muhalifleri içine alan bir delildir. Daha sonra, Cenâb-ı Hak, bu genel delili zikrettikten sonra, put perestlere has olan şu inceliğe dikkat çekmiştir: O da şudur: Nasıl olur da aklı olan insan, akledemeyen ve hissedemeyen bir cansızı, büyük olan Arşın yaratıcısı; göklerin ve yerin halikı; nûr, zulmet, Levh-i mahfuz, kalem, cansızlar, bitkiler ve bütün canlı türlerinin müdebbiri olan Zâta, ulûhiyyet vasfında ortak kılabilir?

Sorumsuz Olan Yalnız Allah'dır

Cenâb-ı Hakk'ın, "O, yapacağından mesul olmaz. Fakat onlar, mesul olurlar" ifadesine gelince, bil ki, bu ifade şu iki hususu ihtiva eder:

a) Allahü teâlâ. yaptığı herhangi bir şeyden sorumlu tutulamaz ve O'na, "Niçin yaptın?" denilemez.

b) Mahlûkatın tamamı, yaptıklarından sorumludurlar. Birincisine gelince, bu hususta iki mesele vardır:

Önceki Ayetlerle Münasebet

Bu ayetin, kendinden önceki ifadelerle münasebeti şu şekilde yapılabilir: Allah'a ortak koşanların dayanağı, Allah'ın fiilleri hususunda, "Niçin?" denilebilmesini ileri sürmeleridir. Bu böyledir. Çünkü Seneviyye ve Mecûsi'ler, Allah'a ortak koşan kimselerdir. Onlar şöyle derler: "Bu alemde biz, hayır-şer, lezzet-elem, hayat-ölüm, sıhhat-hastalık, zenginlik-fakirlik gibi şeyler görmekteyiz. Halbuki, hayrı yapan hayırlı; şerrin faili de şerlidir. Tek bir failin, aynı anda hem hayırlı hem de şerli olması imkânsızdır. Binâenaleyh, biri hayrın, diğeri de şerrin faili olabilmesi için, mutlaka iki failin bulunması gerekir." İleri sürülen bu şüphenin neticesi şuna varıp dayanır: "Alemin müdebbiri şayet tek olsaydı, şuna hayat, sıhhat, zenginliği, berikine ölümü, acıyı ve fakirliği tahsis edemezdi." Bunun neticesi de, Allah'ın fiilleri hususunda, "niçinlik, sebep" aramaya varıp dayanır. Allah'ın ortakları bulunduğunu söyleyenlerin işi, Allah'ın fiilleri hususunda sebep ve nedensellik aramaya varıp dayanınca, pek yerinde olarak, Cenâb-ı Hak, Kendi birliğine dair olan delili zikrettikten sonra, Allah'ın ortakları olduğunu ileri sürenlerin şüphesine cevap verme hususunda işte bu asıl nükteyi getirmiştir. Çünkü, münazarada en güzel sıra ve tertip, ise neticeyi ve gayeyi isbatlayan delilleri zikretmekle başlayıp, daha sonra da, karşı tarafın şüphelerine cevap teşkil edecek şeyleri getirmektir.

İkinci Mesele

Bu mesele, Hak teâlâ'nın yaptığından sorumlu olmayacağına dair deliller getirme hakkındadır:

Bu Hususta Ehl-i Sünnetin Delilleri

Ehl-i sünnet bu hususta pekçok biçimde istidlalde bulunmuşlardır:

1) Şayet her şey, bir sebebe bağlanmış olsaydı, o zaman, o sebebin sebep olması da, diğer bir sebebe bağlanmış olurdu ve böylece de, teselsül gerekirdi. Binâenaleyh, bir teselsülü sona erdirme hususunda mutlaka, sebepten müstağni ve münezzeh yan bir şeye varıp dayanmak gerekir Buna ise, Cenâb-ı Hakk'ın zât ve sıfatları, herşeyden daha çok layıktır. O'nun zâtı, bir müessir ve sebebe muhtaç olmaktan münezzeh olduğu gibi, sıfattan da, bir mûcid ve muhassise muhtaç olmaktan münezzeh olduğu gibi, aynen bunun gibi, O'nun fail oluşu da, bir mücib (gerektirici, zorunlu kılıcı) ve müessire varıp dayanmaktan münezzehdir.

2) O'nun fail oluşu, şayet bir sebebe bağlı olmuş olsaydı, o sebep, ya vâcib ya de mümkin olurdu. Eğer vâcib olsaydı, sebebin vâcib olmasından, O'nun fail olmasının vacib olması gerekirdi. Bu durumda da, Cenâb-ı Hak, Fail-i Muhtar değil, o Mûcib bizzât (zorunlu olarak, otomatik olarak yapan) olurdu. Eğer mümkün olsaydı, o sebep, Allah'ın bir fiili oturdu. Dolayısıyla, O'nun, o illetin faili oluşu, başka bir illete muhtaç olurdu. Ve böylece de teselsül gerekirdi ki, teselsül imkânsızdır.

3) Cenâb-ı Hakk'ın, âlemin faili olmasının illet ve sebebi, eğer kadîm ise, o zaman, Cenâb-ı Hak'ın bu âlemin faili olması gerekir. Böylece, âlemin de kadîm olması gerekir. Bu illet eğer muhdes ise, başka bir illete muhtaç olur. Böylece de teselsül gerekir.

4) Herhangi bir maksada mebnî olarak bir iş yapan kimse, O maksadını ya bir vasıta bulunmaksızın gerçekleştirebilir, ya da bunu gerçekleştiremez. Eğer, bunu vasıta olmaksızın gerçekleştirebilirse, O zaman o vasıta, boşuna olmuş olur. Eğer gerçekleştiremezse, o zaman da aciz olmuş olur. Halbuki Allah'ın aciz olması imkansızdır. Ama bizim aciz olmamız imkansız değildir. İşte bundan dolayı bizim "ilerimiz çeşitli gaye ve maksatlara mebnidir. Hâlbuki bütün bunlar, Allah hakkında mkansızdır.

5) Şayet, Cenâb-ı Hakk'ın fiili bir maksada mebni olsaydı, bu gaye ve maksat, ya Allah'ın Kendisine, ya da kullarına yönelik olmuş olurdu. Birincisi imkânsızdır. Çünkü o, bir fayda elde etmekten ya da kendisine bir zararın dokunmasından münezzehdir. Bu temelsiz olunca, bu maksadın mutlaka kullarına yönelik olması gerekir. Kullarının gaye ve maksatları ise, lezzetler elde etmek ve elemlerden kaçınmaktır. Halbuki Allahü teâlâ, bütün bunları vastta olmaksızın yar-.îmaya kadirdir. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hakk'ın, herhangi bir şeyden dolayı bir şey, yaratması düşünülemez.

6) Cenâb-ı Hak şayet, herhangi bir şeyi herhangi bir maksattan dolayı yaratmış olsaydı, Kendisine nisbette o şeyin varlığı ile yokluğu, ya eşit olurdu veya olmazdı. Eğer eşit olsaydı, onun bir gaye ve maksat olması imkansız olurdu. Eğer eşit olmasaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın, zâtı gereği noksan ve başkasıyla mükemmelleşen bir varlık olması gerekirdi ki, bu olamaz, imkânsızdır.

İmdi, şayet sen, "O gayenin varlığı ile yokluğu, her ne kadar O'na nisbetle müsavi ise de, kullarına nisbetle varlığı yokluğundan daha evlâdır" dersen, biz deriz ki: Kulları için, evlâ oluşu meydana getirmek veya getirmemek, Kendisine nisbetle ya eşit olur, ya da olmaz. Böylece de önceki taksim yeniden sözkonusu olur.

7) Mevcut olan, ya Cenâb-ı Hakk'ın (c.c) Kendisidir, veyahutta O'nun mülkü ve milkidir. Kendi mülkünde ve milkinde tasarruf eden kimseye de, "Bunu niçin yaptın?" denilemez.

8) Bir kimse başkasına, "Bunu niçin yaptın?" dese, bu soru, ancak soran kimsenin kendisine soru sorulanı o fiilden men etmeye kadir olduğu zaman yerinde bir iş olur. Binâenaleyh, bu sorunun, kulları tarafından Allah'a yöneltilmesi imkânsızdır. Çünkü Cenâb-ı Hak istediği herhangi bir fiili yaptığında, kulu O'nu o fiilden naşı menedebilir? Kul, Allah'ı ya ceza ile yahut elemle tehdid ederek bunu yapmak isteyecektir, ama bu Allah hakkında imkansızdır. Yahut da zemmedilmeye müstehak olma, hikmet dışı kalma ve, mu'tezile'nin dediği gibi, sefihlikle (akılsızlıkla) tavsif ederek tehdid edecektir ki bu da imkansızdır. Çünkü Allahü teâlâ'nın medhe müstehak oluşu, hikmet ve celâl sıfatları ile muttasıf oluşu, O'nun zâtı gereği olan şeylerdir. "Zâtı gereği olan şeyin ise, hârici ve arızî (sonradan) sıfatların değişmesi ile değişmesi imkânsızdır.

Bütün bu izahlarla, Allah'ın fiilleri hakkında, O'na "Bunu niçin yaptın?" denilemeyeceği sabit olur. Çünkü herşey O'nun fiilidir. O'nun fiillerinin de (zorlayıcı, gerektirici bir).illeti yoktur.

Mu'tezile de Allahü teâlâ'ya, "Bu fiili niçin yaptın?" denilemeyeceğini kabul etmişlerdir. Ama bunu başka bir asla (prensibe) bağlamışlardır. O prensib de şudur: Allahü teâlâ, kötülük (ve çirkinliklerin), kötü olduğunu bilir. O, kendisinin bütün bunlardan (kötülüklerden), müstağni (ve uzak) olduğunu da bilir. Böyle olan bir zâtın, "kabin" (çirkin) ve şer (kötü) olan şeyi yapması imkansızdır. Biz bunun böyle olduğunu anladığımızda, kısaca, Allahü teâlâ'nın yaptığı herşeyin hikmet ve doğru olduğunu anlamış oluruz. Bu da böyle olunca kulun, Allah hakkında "Bunu niçin yaptın?" demesi caiz olmaz.

Mahluklar İse Sorumludurlar

İkincisine gelince, yani Hak teâlâ'nın "Fakat onlar mesul olurlar" ifadesine gelince, bu mükelleflerin yaptıkları şeylerden mes'ûl olduklarını gösterir. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:

Mükellefiyeti Aklen Reddedenlere Cevap

Bu mes'ûliyetle ilgili söz, ya aklen mümkin olup olmadığı, yahut naklen vaki olup olmadığı şeklindedir. Bunun aklen mümkün olması hususundaki ihtilafı mükellefiyeti hiç kabul etmeyenlerledir. Mükellefiyeti kabul etmeyenler görüşlerine şu delilleri getirmişlerdir:

1) Kula yapılan teklif, ya o işi yapmaya veya yapmamaya götüren sebebler ne denk olarak olur, yahut bunlardan bir taraf diğer tarafa ağır basar olduğu olur. Birinci ihtimal imkânsızdır. Çünkü yapma ve yapmama tarafındaki sebebler birbirine denk iken, bir tarafı tercih etmek imkânsız olur. Tercih yapmama durumunda, tercih yapmayı teklif etmek, (kulu bununla mükellef tutmak), imkansız olanı teklif etmek olur. İkinci ihtimal de imkansızdır. Çünkü bir tarafın diğer tarafa baskın çıktığı bir durumda, baskın çıkan tarafın meydana gelmesi, vacib hafif tarafın meydana gelmesi imkansız olur. Meydana gelmesi vâcib olan şeyi meydana getirmeyi teklif etmek abes; meydana gelmesi imkansız olanı meydana getirmeyi teklif de "teklif-i mâ-lâ yutak" (güç yetirilemez şeyi teklif)tir.

2) Allahü teâlâ'nın, meydana geleceğini bildiği bir şeyin meydana gelmesi vâcibtir (zorunludur). Binâenaleyh böyle bir şeyi teklif etmek (zaten meydana geleceği için) abes olur. Allahü teâlâ'nın, meydana gelmeyeceğini bildiği herbir şeyin de, meydana gelmesi imkansızdır. Binâenaleyh bunu teklif etmek ise, "teklif-i mâla yutak" olur.

3) Kulun mes'ûl tutulması, ya bir faydadan dolayıdır, yahut böyle değildir. Eğer bu bir faydadan ötürü ise, bu durumda eğer o Cenâb-ı Hakk için olan bir fayda olursa, muhtaç bir varlık olmuş olur. Halbuki O'nun böyle olması imkansızdır. Yok eğer bu fayda kul için ise, bu da imkansızdır. Çünkü kulu mes'ul tutmak, eğer ona neticede tor ceza vermeye sebeb olursa, bu kulun faydasına değil, aksine zararına olmuş olur. Yok eğer bunda hiçbir fayda yok ise, o zaman bu abes olur. Halbuki abes, Hakim için caiz değildir. Hatta bu bir zarara uğratma olur. Böyle olması da Rahim Allah için düşünülemez.

Bu delillere şu iki açıdan cevab verilir:

1) Sizin, mükellefiyetin olmadığını isbata yönelik bu şüpheleri ortaya atmaktan maksadınız, bizim de mükellefiyetin bulunmadığını söylememizi ve kabul etmemizi temin etmek ise, o zaman siz bizi, mükellefiyetin olmadığını kabul etmekle mükellef tutmuş olursunuz ki bu bir çelişkidir.

2) Sizin, bu şüphelerdeki ifadeleriniz, "Mükellefiyetlerin tamamı, "teklif-i mâla yutak"dır. Binâenaleyh hakim olanın, kullarına bunu yüklemesi caiz değildir" şeklindeki tek düşüncenize dayanır. Dolayısıyla da bu şüphelerinizin neticesi, Cenâb-ı Hakk'a, "Kullarını niçin mükellef tuttun?" denilmesini gerektirir. Fakat biz Hak Sübhânehû ve Teâlâ'nın, "O yapacağından mes'ul olmaz. Fakat onlar (insanlar), mes'ûl olurlar" olduğunu beyân ettik. Binâenaleyh bununla, Cenâb-ı Hakk'ın, "O yapacağından mes'ul olmaz" ayetinin, "Fakat onlar mes'ul olurlar" ifadesinin bir aslı ve temeli gibi olduğu ortaya çıkar. Bu sebeble, Kur'ân ilminin sırlarından bir nebzesine vâkıf olmak için, bu enteresan incelik üzerinde iyi düşün.

Mükellefliğin Nakli Olarak Bildirilmesi

Mükellefiyetin naklen bildirilişine gelince, bu hususta birisi şöyle.diyebilir: "Hak teâlâ'nın, "Fakat onlar mes'ul olurlar" ifadesi, her ne kadar Allah'ın "Rabbine yemin olsun ki, muhakkak onların hepsini hesaba çekeceğim" (Hicr, 92) ve "Onları durdurun. Çünkü onlar hesaba çekilecek" (Saffat, 24) ayetleri ile desteklense bile, "O gün ne bir insan, ne de bir cin hesaba çekilmez, mes'ûl olmaz" (Rahman, 39) ayeti ile çekişir, müşkillik arzeder. Buna şu şekilde cevap verilir: Kıyamet, uzun bir gündür ve o günde pek çok duraklar vardır. Binâenaleyh bu çelişkiyi izah için, olumlu ve olumsuz olanları (yani sorulma ve sorulmama durumlarını) ayrı ayrı duraklara hamletmek gerekir.

İkinci Mesele

Mu'tezile şöyle der: "Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) Allahü teâlâ eğer, hüsün ve kubûh'un (iyi ve kötünün) yaratıcısı olsaydı, yaptığı şeylerden dolayı mes'ûl olması gerekirdi. Hatta zemmi gerektiren fiili yapmasından dolayı zemmedilmesi, övgüyü gerektiren fiili yapmasından dolayı da medhedilmesi gerekirdi.

2) Allah'ın, Kendisi dışında hiçbir fail (yaratıcı) olmadığını söylediğimiz takdirde, yaptıklarından mes'ûl olmaması gerekirdi.

3) İnsanlar için (kendi yarattıkları bir amel) olmadığı takdirde, onların amellerinden mes'ul tutulmaları caiz değildir.

4) Cenâb-ı Hakk'ın yarattığının söylenmesi durumunda, insanların, fiillerinden dönmeleri mümkün değildir.

5) Allahü teâlâ, kitabı Kur'ân'ın pekçok yerinde, kullarının Kendine karşı getirecekleri delilleri kabul edeceğini açıkça bildirmiştir. Mesela, (Biz) peygamberleri müjdeciler ve (azab) habercileri olarak (gönderdik). Tâ ki peygamberlerden sonra insanların, Allah'a karşı bir hüccetleri olmasın (kalmasın)" (Nisa. 165) buyurmuştur. Bu ayet, insanların eğer kendilerine peygamber gönderilmez ise, Allah'a karşı hüccet getirebileceklerini gösterir. Yine Cenâb-ı Hak, "Eğer onları daha evvel azabla helak etmiş olsaydık, muhakkak diyeceklerdi ki, "Ey Rabbimiz. bize bir peygamber göndermeli değil miydin? O zaman biz şu zillete ve rüsvaylığa uğramadan evvel ayetlerine tâbi olurduk"(Ta-hâ, 134) buyurmuştur. Kur'ân'da bunların benzeri ayetler çok olup, hepsi de kulun Allah'a karşı hüccetinin olabileceğini gösterir.

6) Sümâme şöyle der: "Kıyamet günü kul, bir durakta beklerken, Allahü teâlâ ona, "seni Bana isyan etmeye sevkeden nedir?" der. Kul da, Cebriye inancı çerçevesinde, "Ya Rabbi, beni sen kâfir olarak yarattın, bana gücümün yetmediği (yapamayacağım) şeyleri emrettin. Dolayısıyla bu benimle, emrettiklerin arasına girdin (beni engelledin) der. Bu kimsenin, cebriye mezhebine göre, doğru söylediğinde şüphe yok. Cenâb-ı Hak, "Bu, doğrulara doğruluklarının fayda verdiği bir gündür" Mâide, ıi9) buyurur. Binâenleyh bu kimseye, bu sözünün bir fayda sağlaması gerekir. Bunun üzerine Sümâme'ye, "Onun böyle söylemesine kim fırsat verir ki?" denildiğinde, Sümâme: "Eğer Allah, onu konuşmaktan ve hüccet getirmekten menederse, onu gerekçesi bulunan, haklı bir savunma imkânından mahrum bırakmış olmaz mı? Bu ise, alabildiğine (haksız) bir menedişdir" dedi. Bütün bu izahlara, "Bunlar dâi ve ilim meselesi ile reddedilir" diye cevab verilir. Ayrıca, biraz önce sıraladığımız o sekiz izah da, Allah'ın fiil ve hükümlerinin "niçin"liğini araştırıp sormanın imkansız olduğunu beyân eder.

Hak teâlâ "Ondan başka tanrılar edindiler (öyle mi?) Sen (onlara) de ki: "Delillerinizi getirin " buyurmuştur. Bil ki Hak teâlâ, onların küfre düşüşlerinin, çok hayret edilecek birşey olduğunu belirtmek için, tekrar "O'ndan başka tanrılar edindiler (öyle mi?)" buyurmuştur. Bu, "Siz, Allah'ın ortaklan olduğunu iddia ediyorsunuz. Öyle ise haydi bu husustaki, aklî veya naklî delillerinizi getirin" demektir. Çünkü Allahü teâlâ, önce Kendisinin birliğine dâir delillerini zikredip, sonra birden fazla ilah olduğunu söyleyenlerin şüphelerini ber taraf edecek temel prensipleri ortaya koyunca, üçüncü olarak şüphelerini zikredip onları hesaba çekmeye başlamıştır.

Tarih Boyunca Tevhid Ehli

Hak teâlâ'nın "hte bu, benimle beraber olan (müslümanların) zikri ve benden öncekilerin zikridir" ifadesi ile ilgili iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu mesele, ifadenin tefsiri hususûndadır. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:

1) "Bu, benimle beraber olanların zikridir" ifadesi, "Bu Kur'ân benimle beraber olan müslümanlara indirilen kitabtır" demek; "Benden öncekilerin zikridir" ifadesi de, "Benden önce geçen peygamberlere indirilen kitabtır. Bu kitabtar, Tevrat, İncil, Zebur ve Suhuf'lar olup, bunların herbirinde Allah'ın size, Allah dışında ilah edinmenize müsade ettiği gibi birşey yer almamış, aksine hepsinde de, "ilah benim Benden başka ilah yoktur. Sadece Ben varım" ifadesi yer almıştır" demektir. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetten sonraki, "Biz senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şu hakikati vahyetmiş olmayalım: "Benden başka hiçbir tanrı yok. O halde. Bana ibadet edin" ifadesinde olduğu gibidir. Bu, İbn Abbas'ın görüşü olup, Kaffâl ve Zeccâc'ın tercihidir.

2) Sa'id b. Cübeyr, Kâtâde, Mukâtil ve Süddi nin görüşüne göre, ayetteki "Benden öncekilerin zikridir" ifadesi de, Kür'ân ile alakalıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim, Ümmet-i Muhammed'in çeşitli hallerini zikrettiği gibi, geçmiş ümmetlerin hallerini de zikreder.

3) Kaffâl şu izahı yapar: "Bu, "onlara de ki: Size getirdiğim bu kitab, hem bana muhalif, hem de bana muvafık kimselerin hallerini anlattığı, zikrettiği gibi, benden önceki (peygamberlere) muhalif ve muvafıkların hallerini de zikretmektedir. Binâenaleyh kendiniz için (bir tarafı) seçin" demektir. Sanki bundan murad, tehdid-i ilâhidir.

İkinci Mesele

Keşşaf Sahibi buradaki "zikr" kelimesinin tenvin ile (......) şeklinde okunduğunu, edatlarının "zikr" masdarlarının (mefûlü olarak) mahallen mansub olduklarını ve bunun tıpkı (Beled, 14) ayetindeki gibi olduğunu, bu şekildeki kıraatin asıl olduğunu; izafet şeklindeki okunuşun da, masdarın, mefûlüne muzaf kılınışı, kabilinden olduğunu; bunun da (Rum, 3) ayetindeki gibi olduğunu söylemiştir. Yine bu kıraata göre, ayetteki men edatlarının, miminin, izâfetsiz olarak kesre ile min şeklinde de okunmuştur. Halbuki üzerine harf-i cerrin getirilmesi, garibtir. Bu husustaki mazeret, onun bir isim olup, tıpkı (......) ve (......) gibi bir zarf oluşudur. Binâenaleyh min harf-i cerrinin diğerlerine getirilmesi gibi, bunun üzerine de min gelmiştir. Bu ifade, şeklinde de okunmuştur.

Haktan Yüz Çevirenler

Cenâb-ı Hakk'ın "Hayır onların çoğu, hakkı bilmezler de, bunun için yüz çevirirler" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Allahü teâlâ, birliğinin delillerini zikredip, o kâfirlerden, iddialarının delillerini getirmelerini isteyip, onların ne aklî, ne de naklî hiçbir delillerinin bulunmadığını beyan edince, bundan sonra, onların bu sapık inançlara düşüşlerinin, kendilerini bunlara sevkeden bir delilden ötürü olmayıp, aksine kendilerindeki bütün şer ve fesadın temeli olan şeyden, yani cehaletten dolayı olduğunu, sonra hakkı dinlemek ve onu araştırmaktan yüz çevirişlerinin de bu cehalete dayandığını beyan etmiştir.

İkinci Mesele

Keşşaf Sahibi şöyle der: "Ayetteki "hak" kelimesi, sebeb ile müsebbeb (netice) arasına bir te'kidin girmesi açısından ref ile de okunmuştur. Buna göre mana, "onların cehaletleri sebebiyle yüz çevirişleri, batıl değil normaldir" şeklinde olur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Biz senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki ona şu hakikati vahyetmiş olmayalım: "Ben'den başka hiçbir tanrı yok. O halde, bana ibadet edin" emrine gelince bil ki, bu ifadedeki "vahy" kelimesinin yûhî (Allah vahyeder) nûht (Biz-Allah-vahyederiz) şekillerinde okunuşu iki meşhur kıraattir. Bu ayet, tevhidi anlatan ayetlerden olduğu için, daha önce izah edilmişti.

Allah'ın Evladı Olmaz

25 ﴿