29

"(Onlar) "Rahman, evlad edindi" dediler Halbuki O'nun şânı bundan yücedir. Hayır onlar, ikrama mazhar edilmiş kullardır. Bunlar, sözde asla O'nun önüne geçemezler. Bunlar O'nun emirleriyle hareket ederler, önlerindekini de, arkalarındakini de O bilir. Bunlar. O'nun rızasına ermiş dondan başkası hakkında şefaat etmezler. Bunlar, O'nun korkusundan tirtir titrer. Bunlardan kim, "Ben de O'nun dûnunda bir tanrıyım" derse onu cehennemle cezalandırırız. Biz o zalimleri de böylece cezalandıracağız".

Bil ki Allah subhânehû ve Teâlâ, apaçık delillerle kendisinin ortaklardan, zıdlardan ve benzerlerden münezzeh olduğunu beyân edince, bunun peşisıra, kendisinin çocuk edinmekten beri olduğunu da beyân etmek üzere "(Onlar), "Rahman, evlâd edindi" dediler. Halbuki O'nun şânı bundan yücedir" buyurmuştur. Bu ayet, Huzaa Kabilesi hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, "melekler, Allah'ın kızlarıdır" diyorlardı ve tama, Allahü teâlâ'nın da, "(Onlar) o (Allah) ile cinler arasında bir hısımlık uydurdular" (Sâffat. 158) ayetiyle işaret ettiği gibi, Allah'ın evlenmek suretiyle cinlerle akraba olduğunu ekliyorlardı. Cenâb-ı Hak, Kendisini, "Subhânehû" (O'nun şânı bundan münezzehtir) diyerek, bundan tenzih etmiştir. Çünkü çocuğun, babasına benzemesi gerekir. Binâenaleyh eğer Allah'ın bir çocuğu olmuş olsaydı, mutlaka bazı bakımlardan ona benzemesi gerekirdi. Yine bazı bakımlardan da mutlaka O'ndan farklı olması gerekirdi. Halbuki sayesinde benzerlik (ortaklık) sağlanan şey, sayesinde, farklılığın (benzememenin) sağlandığı şeyden başkadır. Binâenaleyh o zaman Cenâb-ı Hakk'ın, zâtında bir mürekkeblik söz konusu olmuş olur. Halbuki her mürekkeb varlık, mümkin" varlıktır. Binâenaleyh Allah'ın evlad (çocuk) edinmesi kendisinin vacibu'l-vucüd değil, mümkinü'l-vucüd olmasını gerektirir ki bu, O'nu İlah olmaktan çıkarıp, kulluk sınırına sokar. İşte bundan ötürü O, kendisinin bundan münezzeh olduğunu bildirmiştir.

Melekler Evlad Değil Şerefli Kullardır

Ayetteki "Hayır, onlar ikrama mazhar edilmiş kullardır" ifadesine gelince, bil ki Hak teâlâ, çocuğu bulunmaktan tenzih edince, (kendisine çocuk olarak nisbet edilenlerin) kullar olduklarını ve kulluğun (ilah'dan) doğmasına ters olduğunu beyân buyurmuştur. Fakat o kullar, diğer kullardan üstün, ilâhi ikrama mazhar kimselerdir (meleklerdir). Bu ayet mükrimûn (ikram eden kullar) şeklinde ve "sebk" fiili bablarından olmak üzere, şekillerinde de okunmuştur. Buna göre mana, "Onlar, Allah'a sözü hususunda uyarlar. O söylemedikçe (sormadıkça), bir şey söylemezler ve Cenâb-ı Hak'dan önce söz söylemezler" demektir. Bu tıpkı onların sözünün, Cenâb-ı Hakk'ın sözün tâbi olması (peşisıra gelmesi) gibidir. Binâenaleyh onların bütün amel ve işleri, Allah'ın emrine bağlıdır. Onlar emrolunmadıkları hiçbir şeyi yapmazlar.

Daha sonra Allahü teâlâ bu taatın sebebini anlatan ifadeyi zikrederek, "Önlerindekini de arkalarındakini de O bilir" buyurmuştur. Bu, "Onlar Allahü teâlâ'nın herşeyi bildiğini bildikleri için, O'nun içlerindekini ve dışlarındakini bildiğini de bilirler. Böylece bu, onları son derece huzu, huşu ve mükemmel bir kulluğa sevketmiştir. Müfessirler bu hususta şu izahları yapmışlardır:

1) Ibn Abbas (radıyallahü anh) şöyle demiştir: "Bu, "Allah onların yaptıkları ve yapmadıkları amellerini bilir" demektir."

2) "Önlerindekini" ifadesi, "ahireti", "arkalarındakini" ifadesi dünya" manası veya bunun aksi manaya olduğu söylenmiştir.

3) Mukâtil şöyle der: "Allah, onları yaratmazdan önceki şeyleri ve yarattıktan sonraki şeyleri bilir."

Gerçek mana şudur: Onlar, O'nun melekûtunda, kudreti altında dönüp dolaşırlar ve O, onları çepeçevre kuşatmıştır. Onların durumu böyle olunca, daha nasıl ibadete müstehak olabilir ve Allah'ın önüne geçebilirler de böylece Allah'ın müsade etmediği kimselere şefaat edebilirler?

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu hususu iyice açıklamak üzere: "Bunlar, O'nun rızasına ermiş olandan başkasına şefaat etmezler. Bunlar O'nun korkusundan tirtir titrerler" buyurmuştur. Bu ifadede "haşyet", masdarı, mef'ûlüne muzaaf olmuştur. "Müşfikûn", "korkanlar ve Allah'ın mekrinden emin olmayanlar"dır demektir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Miraç gecesi Cibril'i, Allah'ın korkusundan ötürü, tıpkı bir çul gibi porsumuş düşmüş olarak gördüğü, kendisinden rivayet edilmiştir. Bunun bir benzeri de, "Rahman (Allah'ın) kendilerine izin verdiğinden başkaları (o gün) konuşmazlar" (Nebe. 38) ayetidir.

Hak teâlâ'nın "Bunlardan kim, "Ben de O'ndan başka bir tanrıyım" derse, onu cehennemle cezalandırırız" ifadesi, "meleklerden böyle bir söz söyleyen herkese, sözünün cezasını veririz" demektir. Bu, onların söylediklerine de söylemediklerine de delâlet etmez.

Bu, Hak teâlâ'nın Hazret-i (sallallahü aleyhi ve sellem)'e karşı, "Eğer müşrik olursan, amellerin boşa gider" (zümer, 65) ayeti gibi bir ifadedir. Bunda birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu sıfatlar, şöyle pek çok cihetten meleklerin Allah'ın kulu olup, çocukları olmadığına delâlet eder:

1) Onlar, taatta öyle ileridirler ki Cenâb-ı Hakk'ın emri olmadan ne bir söz söylerler, ne bir iş yaparlar. Böyle olmak, evlat olmanın değil, kul olmanın özelliğidir.

2) Allahü teâlâ meleklerin sırlarını bilip, onlar Allah'ın sırlarını bilmediğine göre, ibadete müstehak ilahın meleklerin değil, Allah'ın olması gerekir. İşte bu delil, Hazret-i İsa (aleyhisselâm)'nın "Sen bendekini bilirsin. Ama ben sendekini bilemem" (Mâide, 116) ifadesi ile belirttiği hususun aynısıdır.

3) Onlar, ancak Cenâb-ı Hakk'ın izin verdiği kimseler için şefaat ederler. İlah olan veya ilahın çocuğu olan böyle olmaz.

4) Onlar, son derece ürkek ve korkaktırlar. Bu ise ancak kullarda olan bir özelliktir.

5) Cenâb-ı Allah, "Bunlardan kim, 'Ben de O'nun dûnunda bir tanrıyım" derse, dtü cehennem ile cezalandırırız" ifadesi ile, meleklerin halinin va'd ve va'id hususunda tıpkı diğer mükelleflerin hali gibi olduğunu dikkat çekmiştir. Binâenaleyh onların ilah olmaları daha nasıl söz konusu olabilir?

Meleklerin Bazı Vasıfları

Mu'tezile, Ayetteki "Bunlar, O'nun rızasına ermiş olandan başkası hakkında şefaat etmezler" ifadesini delil getirerek, ahiretteki şefaatin büyük günah sahibteri için olmayacağını, çünkü büyük günah sahibleri hakkında. "Allah'ın rızasına ermiş kimseler" denilemeyeceğini söylemişlerdir. Buna şöyle cevab verilir: İbn Abbas (radıyallahü anh) ve Dahhâk, ayetteki bu ifadeye "yani lâilahe illallah diyen kimselerden başkasına şefaat etmezler" manasını vermişlerdir. Bil ki bu ayet, şefaatin büyük günah sahibi için olacağı hususunda en kuvvetli delillerimizdendir. Bunu şöyle izah edebiliriz: "Lâilahe illallah" (Allah'dan başka tanrı yoktur) diyen herkesten, Allah bu sözden dolayı razı olmuştur. O kimse için, "Bu hususta Allah ondan razı olmuştur" denilebildiği zaman, onun hakkında, (kayıtsız olarak) "Allah ondan razı olmuştur" ifadesi de doğru olur. Çünkü mürekkeb (parçalardan olan bütünün) genel olarak, şeçerli ve doğru olduğunda, her bir parçası da geçerli ve doğru olur. Allah'ın o kimseden razı olduğu sabit olunca, "Lâilahe illallah" diyen kimsenin, bu ayetin hükmüne dâhil olması gerekir. İşte böylece, izaha çalıştığımız ve İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın ifade ettiği gibi, bu ayetin biz (ehl-i sünnet) için en güçlü delillerden olduğu sabit olur.

Üçüncü Mesele

Bu ayet şu üç şeye delâlet eder:

1) Ayetteki, "Bunlar, sözde asla O'nun önüne geçmezler. Bunlar, O'nun emirleriyle hareket ederler" ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın sözü olması bakımından, meleklerin mükellef olduğuna, "Bunlar, O'nun korkusundan tirtir titrerler" cümlesi de, meleklerin ilahî va'd ve va'ide dâhil olduklarına delâlet eder.

2) Bu, aynı zamanda onların masum (günahsız) olduklarını gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Bunlar, O'nun emriyle hareket ederler" buyurmuştur. Kâdi Abdul cebbar, Ayetteki, "Öte o zalimleri de böylece cezalandıracağız" ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın, melekleri tehdid ettiği şekilde, her zalimi cehennemle cezalandıracağına delalet eder. Bu da Allahü teâlâ'nın, âhirette büyük günah sahiplerini bağışlamamasını kesinkes ortaya kor" der. Buna şöyle cevab veririz; Bu konuda söylenecek en son söz şudur: "Ayetteki bu genet ifade tehdide konu teşkil eden cehennemi gösterir ki bu da tehdid bildiren diğer genel ayetlerin maksadlarının sınırlı olması gibi, bu gayretin maksadının da sınırlı olduğunu gösterir.

Kâinatın Yaratılışı

29 ﴿