33"Göklerle yer ikisi bitişik bir halde iken, Bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı o kâfirler bilmezler mi, hala inanmayacaklar mı? Yeryüzü onları çalkalar diye, sabit sabit dağlar yarattık ve aralarında bol bol yollar açtık, ta ki maksadlarına ersinler. Biz, gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, bunun ayetlerinden yüzçevirirler. O, geceyi gündüzü, güneşi ve ayı yaratanlar ve bunlardan herbiri kendi yörüngesinde yüzmektedirler". Bil ki Allahü teâlâ, şu anda bir yaratıcının varlığına delil olan şeyleri serdetmeye başlamıştır. Bu deliller, aynı zamanda O'nun ortaklardan münezzeh olduğuna da delâlet etmektedir. Çünkü bu deliller, alemde çok dikkate değer bir tertibin mevcud olduğunu göstermektedir. Halbuki iki ilahın aynı anda var olması, âlemin düzeninin bozulmasına yol açar. Binâenaleyh bu deliller, işte bu açıdan O'nun birliğine de delâlet ettiği için, daha önce geçen ayetlerin bir te'kidi gibidirler. Hem sonra bu ayetlerde, bu kadar kıymetli şeylere kadir olan bir ilâha ibadet etmekten yüz çevirip, hiçbir zarar ve faydası olmayan taşlara (putlara) ibadetle yönelmek, aklen mümkün olmadığı için, put perestlere bir reddiye vardır. Bu ayetin, kendinden öncekilerle münasebeti işte sudur. Bil ki Allahü teâlâ burada şu altı çeşit delili zikretmiştir: Allah'ın Kudretinin Altı Delili Birinci çeşid "Göklerle yer, İkisi bitişik bir halde iken. Bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı o kâfirler bilmezler mi?" ayetidir. Bu ifade ile ilgili, birkaç mesele bulunmaktadır: İbn Kesir, vavsız olarak (......) şeklinde okurken, diğer kıraat imamları vâv ile (......) şeklinde okumuşlardır. Bu vav, bu sözün daha önce geçen bir ifade üzerine atfedildiğini göstermek için getirilmiştir. Keşşaf Sahibi, tâ'nın fethası ile kelimenin, retekan diye okunduğunu söylemiştir. Her iki şekil de, tıpkı halk" ve "nefd" masdarlarının ism-i mef'ul olarak (mahluk-menfûd) manasına gelişi gibi, ism-i mef'ûl yani "bitişmiş" manasınadır. Buna göre eğer sen, "Ratk" kelimesi, mertûk" manasına gelebilir. Çünkü masdardır. Fakat niçin "mertûk" değil de "ratk" olarak gelmiştir?" dersen, ben derim ki: "Bu, bir mukadder mevsûfu olduğu için böyledir ve takdiri, "şey'en ratkan" "bitişmiş bir şey" şeklindedir. Rüyet Burada Bilmek Anlamındadır Birisi şöyle diyebilir: "Ayetteki "Görmediler mi?" ifadesindeki, "görme" ile, ya bizzat görmek, yahut bilip-anlamak manası kastedilmiştir. Birinci mananın söz konusu olması zordur. Çünkü herşeyden önce o (Mekke'li) Kafirler, yer'ile göğün bu halini kesinlikle görmemişlerdir. İkinci olarak da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben ne göklerin ne yerin yaratılışında, ne de kendilerinin yaratılışında onları şâhid tutmadım" (kehf, 51) buyurmuştur. Bu "görme" nin "bilme" manasına olması da müşkildir. Çünkü maddeler, aslında bitişebilir ve ayrılabilirler. Binâenaleyh yer ile gökte önce bitişmenin, sonra ayrılmanın olduğunu bilmenin yolu ancak nakil (vahiy)dir. Hâlbuki bu münakaşa, peygamberliği inkâr eden kâfirlerle yapılmaktadır. Binâenaleyh böyle bir istidlale (delile) tutunmak nasıl caiz olabilir?" Buna şu şekilde cevab verilir: Bu ifadedeki "görme" ile, "bilme" manası kastedilmiştir. İleri sürülen bu soruyu şu şekillerde cevablamak mümkündür: a) Biz, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini, diğer mucizeleri ile isbat ediyor, daha sonra artık onun sözleri ile istidlal ediyor, sözlerini delil kabul ediyor, sonra da bunları kâinatta (evvelden beri) bir nizam ve intizamın mevcûd olup, fesadın (bozukluğun) olmadığına delil kabul ediyoruz. Bu da, tevhid konusunda getirilen delilleri te'kid eder. b) Ayette bahsedilen bitişme ve ayrılmanın, "mümkin" bir şey utarak görülmesi manasına hamledilebilir. Buna akıl da delalet eder. Çünkü maddelerin bitişmeleri ve ayrılmaları 'rnümkin"dir. Binâenaleyh bunlara bitişme ve ayrılmayı tahsis etmek (yani bitiştirme sonra ayırma) veya aksini yapma, bir muhassisin (yani bunu yapan birisinin) olmasını gerektirir. c) Yahudi ve hristiyanlar, yer ile göğün bu halini biliyorlardı. Çünkü Tevrat'da şu bilgi yer almaktadır: "Allah bir cevher (öz) yarattı. Sonra ona heybet gözü ile nazar etti de, böylece o, bir su oluverdi. Sonra ondan gökleri ve yeri yaratıp, onları birbirinden ayırdı." O putperestler ile yahûdiler arasında, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşman olma bakımından müşterek oldukları için, bir nevi dostluk vardı. Allahü teâlâ işte bundan dolayı o putperestlere, bu hususta yahûdilerin sözlerini kabul edecekleri için, bu delili getirmiş ("görmediler mi?" buyurmuştur). Cenâb-ı Hak, "Onlar bitişik" dememiş, "İkisi bitişik bir halde idi" demiştir. Çünkü "gökler" (semâvat) lafzı cemidir, ama bununla cins isme delâlet eden "bir gök" manası kastedilmiştir. Nitekim Ahfeş, "Semâvât, bir çeşid (cins), yer de bir çeşittir" demiştir. Hak teâlâ'nın, "Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri, o ikisi zeval bulmasın (yıkılmasın) diye, tutmaktadır" (Fatır, 41) ayetinde de böyledir. Arapların, "iki kavmin arasını bulduk"; "Bize iki siyah sürü uğradı" demeleri de böyledir. Çünkü biri bir sürü, diğeri bir sürüdür. Ratk ve Fatk Kelimelerinin İzahı Arapça'da "ratk", tıkamak, tutmak, bendlemek" demektir. Nitekim, "O şeyi tıkadım, o da tıkandı" manasında (......) denilir. "Feth" ise, bitişik-yapışık iki şeyin arasını, yarıp-ayırmaktır. Zeccac şöyle demektedir: "Ratk masdar olup, ayetin manasını "O, ikisi ayrılan oldular" demektir. Mufaddal da, "Cenâb-ı Hak burada "ratkaynl" dememiştir. Bu tıpkı Biz onları yemek yemez birer beden olarak yaratmadık" (Enbiya. 8) ayetinde olduğu gibidir. Çünkü nasıl onların herbiri bir "beden" ise, burada bahsedilen yer ile göğün her biri de bir "ratk" (bitişik şey) dir. Müfessirler, bu "ratk" ve "fetk" ile ne kasd edildiği hususunda şu değişik izahları yapmışlardır: 1) Hasan el-Basrî, Katâde, Sa'id b. Cübeyr ve İkrime'nin İbn Abbas'dan rivayet ettikleri görüşe göre, mana "O ikisi birbirine yapışık tek şey idi. Allah onları birbirinden yarıp ayırdı. Göğü yerine kaldırdı ve yeri öylece bıraktı" şeklindedir. Bu görüş, yerin gökten önce yaratılmış olmasını gerektirir. Çünkü Allahü teâlâ bunları birbirinden ayırınca, yeri olduğu gibi bırakmış, gökleri yükseltmiştir. Ka'b İse, "Allahü teâlâ gökleri ve yeri bitişik olarak yarattı, sonra onların ortasındabir rüzgar yaratarak, bununla onları birbirinden ayırdı" demiştir. 2) Ebu Salih ve Mücâhidin görüşüne göre mana, "Gökler bitişikti. Derken Cenâb-ı Hak, gökleri yedi kat olarak ayırdı. Yeri de böyle yaptı" şeklindedir. 3) İbn Abbas (radıyallahü anh), Hasan el-Basri ve ekseri müfessirin görüşüne göre, gökler ve yerler, aynı seviyede ve aynı katılıkta idiler. Derken Allahü teâlâ gökleri yağmure yeri de bitki ve ağaçlarla yarıp ayırdı. Bunun bir benzeri de, Hak teâlâ'nın, Andolsun o dönüş sahibi olan göğe ve o nebat ile yarılan yere" (Tarık, 11-12) ayetidir. Alimler bu izahı, ayetteki bundan sonra gelen, "Her canlıyı sudan yarattık" ifadesine dayanarak, diğer izahlara tercih etmişlerdir. Çünkü bu suyun ancak, kendinden öncekilerle münasebeti söz konusudur. Bu münasebet ise, mananın bahsettiğimiz bu mana olması halinde mümkündür. Buna göre eğer, "Bu izah tercihe şayan izah değildir. Çünkü yağmur göklerin hepsinden değil, sadece bir gökten yağar. O gök de, yere en yakın göktür?" denilirse, deriz ki: Göğün herbir yeri, gökyüzü olduğu için, böyle "gökler" denilmiştir. Bu tıpkı, "Eski eblise" "Taş kazan" ifadelerinde olduğu gibidir. Bil ki bu izaha göre, ayetteki O "ru'yeti" (görmeyi), bizzat görme manasına atmak mümkün olur. 4) Ebu Müslim el-İsfehâni şöyle der: "Ayetteki "feth" ile yaratıp ortaya koyma -manası kastedilmiş olabilir. Bu tıpkı, "O, göklerin ve yerin fatırıdır" (Fatır, 1) ve "Hayır, sizin Rabbiniz hem göklerin, hem yerin Rabbidir, bunları o "fatr" etmiştir. aratmıştır) (Enbiya,56) ayetleri gibidir. Binâenaleyh Cenâb-ı Allah, yaratmasını "fetk" ile, yaratmazdan önceki durumu da "ratk" ile ifade etmiştir. "Ben derim ki işin özü şudur: Yokluk (adem), sırf yokluktur. Yoklukta, birbirinden ayrılan ve birbirine zıd olan zatlar (varlıklar) ve cevherler yoktur. Aksine hepsi, sanki birbiri içinde, birbirine benzer tek bir şeydirler. Binâenaleyh eşya meydana geldiğinde, varlık ve oluşum tahakkuk ettiğinde, bunlar birbirinden seçilir ve birbirlerinden ayrı olurlar. İşte bu yolla "ratk", yokluk manasına "fetk"i var oluş manasına mecaz kılmak güzel olmuştur. 5) Gece, gündüzden öncedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Gece de onlar için bir ayettir. Biz ondan gündüzü sıyınp çıkarırız" (Yasin, 37) buyurmuştur. Gökler ve yerler, ilkönce karanlıktı. Derken Allah onları, aydınlatan gündüzü ortaya koymak suretiyle, birbirinden yarıp ayırmıştır. İmdi şayet, "Bu görüşlerinden hangisi, ayetin zahirine daha uygundur?" denilirse, biz deriz ki: Ayetin zahiri, semanın olduğu hal üzere; yerin de, olduğu hal üzere birbirine bitişik olduklarını iktizâ eder. Onların bu şekilde olmaları da, ancak her ikisinin mevcut ve var olmalan halinde mümkündür. Ratk, fatk'ın zıddıdır. Binâenaleyh, "fetk", "ayırmak" anlamında olduğuna göre, "retk"ın da bitişmek ve yapışmak, anlamında olması gerekir. İşte yapılan bu izaha göre, dördüncü ve beşinci izahların "mercûh" olması gerekir. Böylece, birinci izah, açıklamaların en iyisi olur, ikinci izah da onu izler. İkinci izah da şudur: O yerle gökten her birinin, birbirine bitişik olup, Cenâb-ı Hak, onlardan herbirini yedi tabaka kılarak, birbirinden ayırmıştır. Bunu, üçüncü izah izler ki, bu da şu şekildedir: Yerle gök, herhangi bir yarık, boşluk ve çatlak olmaksızın, katı halde idiler. Derken Cenâb-ı Hak gökten yağmuru yağdırmak, yerden de bitkiler bitirmek için, onları birbirinden ayırmıştır. Bu izahların, bir Yaratıcı'nın varlığına ve O'nun birliğine delâlet ettikleri açıktır. Çünkü, hiçkimse, böyle bir şeye muktedir olamaz. Doğruya en yakın olan şöyle denilmesidir: Hak Subhanehû ve Teâlâ, yerle göğü, meleklerin maslahatı ve faydasına olduğu için bitişik olarak yaratmış; sonra da Cenâb-ı Hak, yeryüzündekileri, orada iskân ettireceği ve, kullarının menfaati de bu şekilde yapmada olduğu için, gökle yeri birbirinden yarıp ayırmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın "ve her canlıyı sudan yarattığımızı o kâfirler görmediler mi, hâlâ inanmayacaklar mı?" ayetidir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: Keşşaf Sahibi şöyle der. "Cenâb-ı Hakk'ın buradaki lafzı, (......) bir mefûl de alabilir, iki mefûl de... Binâenaleyh, eğer bir mefûl alırsa, buna göre mana, "Biz, sudan, her canlıyı yarattık" şeklinde olur ki, bu durumda bu ayet, tıpkı "Allah her hayvanı sudan yarattı"(Nûr,45) ayeti gibi olmuş olur. Yahut mana, "Biz, mahlûkatın suya olan aşırı ihtiyacından, onu sevdiğinden ve ona karşı da çok sabırsız olduğundan, o mahlûkatı sudan yaratmış gibiyizdir" şeklindedir. Bu durumda ayet, Cenâb-ı Hakk'ın, "insan aceleden yaratılmıştır" (Enbiya. 37) ayeti gibi olmuş olur. Eğer iki mefûl alırsa, buna göre mans, "Biz, her şeyi, su sebebiyle canlı kıldık; binâenaleyh, her canlı için, mutlaka su lâzımdır" şeklinde olur. Hazret-i Peygamber'in, "Ben, oyun eğlenceden, oyun eğlence de benden değildir" ifadesindeki min harf-i cerleri de bu anlamdadır. Kelime, ikinci mefûl olarak, (hayyan) şeklinde de okunmuştur. Her Canlının Sudan Yaratılmasının izahı Bir kimse şöyle diyebilir: "Cenâb-ı Hak, "Cânn'ı da, daha önce çok zehirleyici ateşten yarattık" (Hicr, 27) buyurmuş; hadiste de, "Allahü teâlâ, melekleri nurdan yaratmıştır" ifadesi yer almışken; Hazret-i İsa (aleyhisselâm) hakkında, "Hani benim iznimle bir kuş suretinin benzerini tasarlıyordun, içine üfürüyordun da benim iznimle bir kuş oluveriyordu" (Maide, 110) buyurmuş ve, Hazret-i Adem (aleyhisselâm) hakkında da, "Onu, topraktan yarattı"(Al-i İmran, 59) demişken, daha nasıl, "Biz her canlıyı sudan yarattık" diyebilmiştir?" Cevap: Ayet-i kerimenin lafzı her ne kadar umumi ise de, ancak ne var ki burada, ayetin bu umumiliğini tahsis edecek karineler mevcuttur. Çünkü, delilin maksada daha yakın olabilmesi için mutlaka, görülür ve hissedilir cinsten olması gerekir. İşte bu izahla, melekler, cinler, Hazret-i Adem ve Hazret-i İsa'nın durumu ayetin bu umumi ifadesinin dışında kalır. Çünkü o kafirler, bunlardan hiçbiri görmemişlerdir. Müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesinden sadece canlıların kastedildiğini söylerken, diğer bazıları, "Hayır, bu ifadenin cine bitkiler ve ağaçlar da girer; çünkü bunlar da su sayesinde büyüyor ve, bunlardaki nem, yeşillik, tomurcuk ve meyveler de sudandır" demişlerdir. Bu görüş kastedilen manaya daha uygundur. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, yağmur yağdırmak ve o yağmurdan yeryüzündeki bitki vs. şeyler gibi her şeyi canlı kılmamız için semayı, yerden yarıp ayırdık" demek istemiştir. Birincilerin delili, bitkiye "hayy" denilemeyişidir. Ama biz bunu kabul etmiyoruz. Ona da böyle denilebileceğinin delili, "Ölümünden sonra yeri nasıl diriltir" (Rûm, 50) ayetidir. Cenâb-ı Hakk'ın, (......) ifadesine gelince, bu, "Onları, bu delilleri düşünmeleri ve bu sayede, başkasına benzemeyen Hakkı tanımaları ve şirk yolunu terketmeleri suretiyle imana gelmezler mi?" manasındadır. Üçüncü çeşit delil, Cenâb-ı Hakk'ın "Yeryüzü onları sarsar diye, sabit sabit dağlar yerleştirdik" ayetidir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır: (......) deyimi ya (......) için veyahutta "onları sarsması hoş olmayacağı için, onları çalkalamasın diye" takdirindedir. İkinci takdire göre ifadenin baş kısmından, hem tâ, hem de birinci lâm (-li) hazfedilmiştir. Bir karışıklık onadığı için, bu lâ hazfedilir. Nitekim sen, Cenâb-ı Hakk'ın Ehl-i kitab bilmesin diye" (Hadid, 29) ayetinin başına, bu lafzın geldiğini de görmektesin. (......) (revâsi), dağlar demektir. er-Râsi, aslında yere giren, yere çakılan demektir. İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Yeryüzü, su üstüne serilmişti. Böylece, tıpkı geminin, içindekileri sallaması gibi, yeryüzü de su üzerine serilip döşendiği için, üzerindekileri yakalayıp durmaya başladı. Bunun üzerine Allahü teâlâ, o yeryüzünü ağır dağlarla perçinledi." Dördüncü çeşit delil, Cenâb-ı Hakk'ın "ve aralarında bol bol yollar açtık, ta ki maksatlarına ersinler" ayetidir. Bununla ilgili bir kaç mesele vardır: Keşşaf Sahibi şöyle der: "el-feccu, "geniş yol" anlamındadır. Buna göre şayet sen, "el-ficâc kelimesinde sıfat anlamı vardır. Binâenaleyh, daha nasıl, o şubuten kelimesinden önce getirilmiş de, sonra bırakılmamıştır? Nitekim bu hususa Cenâb-ı Hakk'ın "Onun geniş yollarından gezip dolaşasınız diye" (Nuh. 20) ayetinde riâyet edilmiştir" dersen, ben derim ki: Bu kelime, sıfat anlamını taşıdığı halele öne geçmemiştir. Bu, terkib içinde hâl mevkiindedir. Bu, şairin meselâ "Şimdi yapayalnız olan o izzet ve şerefe dair, eski izler ve kalıntılar var" sözünde olduğu gibidir. Bu iki ifade arasında, mana bakımından şöyle bir fark bulunmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın ifadesi, O'nun o yeryüzünde geniş yollar meydana getirmiş olduğunu bildirir. Ama ayetteki "ficacen sübülen" kelimesine gelince, bu da O'nun, o yollan yaratırken bu vasıf üzere yaratmış olduğunu bildirmektedir. Binâenaleyh bu ifade, önceki cümlede müphem bırakılan şeyi izah etmiş olur." Ayetteki fihâ "orada" lafzıyla ilgili şu iki görüş bulunmaktadır: a) Bu ifâdedeki zahir, "dağlar"a râcidir. Yani, "Biz, perçinler gibi olan o dağlarda, geniş yollar yarattık" demektir. Bu, Mukâtil ve Dahhâk'ın görüşü olup, Atâ'nın İbn Abbas'tan yapmış olduğu bir rivayettir. İbn Ömer'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Dağlar birbirlerine bitişik idi. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, Nûh Kavmini suda boğunca, o dağları birbirinden ayırdı ve böylece, aralarında geniş geniş yollar meydana getirdi." b) Bu ifadedeki zamir, yeryüzüne (ard) kelimesine râcidir. Yani, "Biz o yeryüzünde geniş geniş yollar yarattık" demektir. Bu da, Kelbi'nin görüşüdür. Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesini takdiri, "hidayete ermeleri için" demektir. Çünkü Allah hakkında şekkin ve şüphenin düşünülmesi mümkün değildir. Bu ifadeyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır: a) "Şehirlerine, beldelerine ulaşsınlar... diye" manasındadır. b) "İstidlal yapmak suretiyle, Allah'ın bir olduğu neticesine ulaşsınlar... Diye" anlamındadır. Mu'tezile şöyle der: "Bu açıklama, Allahü teâlâ'nın bütün mükelleflerin, hidâyete ermelerini istediğini gösterir." Bu konudaki sözümüz daha önce geçmişti. Bu ifadeyle ilgili bir üçüncü açıklama da şudur: "Beldelerine ulaşma" ve "Allah'ın birliğine ulaşma" ifadeleri, aynı manada müşterek olup, bu da, bir şeye vasıl olma ve ulaşma"dır. Binâenaleyh lafız, bu müşterek manaya hamledilebilir ve bu durumda da ayet, her iki hususu da içine almış olur. Bundan da, müşterek lafzın, aynı anda iki anlamda kullanılmış olması sonucu çıkmaz. Beşinci çeşit delil, Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz gökyüzünü de, korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, bunun ayetlerinden yüzçevirirler" ayetidir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır "Semâ", yere nisbetle, tıpkı, evin tavanı gibi olduğu için, ona sakf denilmiştir. Bu ifadede yer alan "mahfûzen" kelimesi hakkında şu iki görüş ileri sürülmüştür: a) "O diğer tavanlar için sözkonusu olabilen düşmekten ve çökmekten korunmuştur" demektir. Bu, "Semâyı, izni olmadıkça, yerin üzerine düşmekten o tutuyor" (Hac. 65) ayeti gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Göğün ve yerin, O'nun emriyle durması da, yine O'nun ayetlerindendir"(Rûm, 25) "Şüphesiz ki Allah, gökleri ve yeri zeval bulmalarından (korumak için bizzat) tutmaktadır" (Fatır, 41) ve "Bunların muhafazası O'na ağır gelmez" (Bakara, 255) buyurmuştur. b) O Şeytanlardan korunmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz onları taşlanan her şeytandan koruduk" (Hicr, 17) buyurmuştur. Burada bu noktada şu iki açıklama yapılabilir: 1) "Gökyüzü, melekler vasıtasıyla şeytanlardan korunmuştur." Birincisi daha kuvvetlidir, çünkü ayeti bu manaya hamletmek, bu nimete yücelik vasfını kazandırır. Çünkü Cenâb-ı Hak (c.c) o gökyüzünü mükelleflerin üzerine düşürmemeyi ve onu korumayı tekeffül etmiş gibidir. İkinci görüş ise, böyle değildir, çünkü semâ'dan cinlerin kulak hırsızlığı yapmasından endişe edilmez. Cenab-ı Hakk'ın ifadesinin manası, "Onlar, Allahü teâlâ'nın o semâya, koymuş olduğu delillerden, o semânın hareketlerinden; hareketlerinin keyfiyyet ve cihetlerinden, gök cisimlerinin doğuş ve batış mevkilerinden ve o semâ'nın birbirleriyle bitişip ve birbirlerinden ayrılmalarının, Cenâb-ı Hakk'ın çok üstün hikmetine ve açık kudretine delâlet eden çok ilginç bir tertib ve güçlü bir hesap üzere olmasından ibret alma işinden yüz çeviricidirler" şeklindedir. Ayetteki "Onun ayetinden" şeklinde de okunmuştur ki, buna göre mana, "onlar, onun Cenâb-ı Hakk'ın, birliğine delâlet etmesinden yüz çeviricidirler" şeklinde olur ki, bu müfret kelime ile cins mana kastedilmiş olur. Yani "Onlar, o semâdan kendilerine gelen, meselâ ay ile aydınlanma; yıldızlarla yol bulma, yağmurlarla yeryüzünün hayat bulması gibi... dünyevî menfaatları gayet iyi bilmektedirler. Buna rağmen onlar, o semânın, bir Yaratıcı'nın varlığına ve O'nun birliğine dair açık bir delil olmasından yüz çeviricidirler" demektir. Altıncı çeşit delil, Cenâb-ı Hakk'ın "O, geceyi, gündüzü,güneşi ve ayı yaratandır ve bunlardan her biri kendi yörüngesinde yüzmektedirler" ayetidir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır. Bil ki Allah "Onlar ise, bunun ayetlerinden yüz çevirirler" buyurunca, burada ise o ayetleri tafsilatlı bir biçimde anlatmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, şayet gökyüzüyle yeryüzünü yaratıp, sayelerinde gece ife gündüzün ve sıcaklıkla soğukluğun herbirini izlemesi gibi bir takım faydaları izhar etmek için güneş ile ayt yaratmasaydı, Allah'ın kulları üzerindeki nimetleri kemâle ermiş olamazdı; tam aksine bu, ancak onların kendi yörüngeleri üzerindeki hareketleri sebebiyle olmuş olurdu. İşte bundan dolayıdır ki Allah, "bunlardan her biri kendi yörüngesinde yüzmektedirler" buyurmuştur. Bunu şöyle izah edebiliriz. Gözlemler neticesinde, kevâkib (yıldızlar, seyyareler)in farklı farklı hareketi olduğu sabit olmuştur. Bu hareketlerin bir kısmı, doğudan batıya olmak üzere, "kevâkib"in tamamını içine alır ki, bu güneşin günlük hareketidir. Diğer taraftan, felsefecilerin ve astronomların ekserisi şöyle derler: "Burada, batıdan doğuya doğru olan diğer bir hareket daha vardır ki, bu hareket yedi gezegende açık, sabit olanlarda da ise, adeta gizli ve görünmez haldedir." Bunlar görüşlerin şu şekilde istidlalde bulunmuşlardır: "Biz gezegen yıldızları şu şekilde görmekteyiz: Bunlar ne zaman hızlıca hareket ettiğinde, kendilerine, daha yavaş hareket diğeri yaklaştığında, o bu yaklaşmadan sonra, doğu tarafına doğru onun önüne geçer. Bu hareket tarzı, ayda çok açık biçimde görülmektedir. Çünkü ay, batı tarafında güneşten uzak bir yerde bir veya iki gün süreyle görünmezken, sonra ortaya çıkar. Sonra o ay, her gece, yaklaşık onbeş gün müddet içinde güneşin tam karşısına geçinceye kadar güneşten uzaklaşmasını sürdürür. Ay, burç noktalarında yoluna devam ederken, onun doğusunda olan her yıldız da, her gece, sürekli olarak ona yaklaşır. O yıldızlar, aya yetişip ulaştığında, o ayı doğu tarafından örter. Böylece o yıldızlar da, ayın batı tarafıyla örtülmüş, gözükmez hale gelmiş olur. Böylece biz, bu gezegen yıldızların, batı'dan doğuya doğru bir hareketini olduğunu anlamış olduk. Aynen bunun gibi, burçlar birbirlerini takib edip izlerken, sabit yıldızların da yavaş hareketlerinin olduğunu görmekteyiz. Böylece de biz, o sabit yıldızların da batıdan doğuya doğru bir hareketlerinin bulunduğunu anlamış oluyoruz." İşte felsefecilerin ve astronomların ileri sürdükleri görüş budur. Biz bu hususta onlara muhalefet ediyor ve şöyle diyoruz: Bu imkânsızdır. Çünkü mesela güneş şayet zâtı gereği batıdan doğuya doğru yavaş bir biçimde hareket etmiş olsaydı, -güneşin günlük hareketi sebebiyle batıdan doğuya doğru hareket ettiğinde de şüphe yoktur, o zaman tek bir kütlenin, aynı anda iki farklı yöne doğru iki türlü hareket etmesi gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Çünkü bir tarafa doğru olan hareket, o tarafa doğru hareket edenin, o cihetle bulunmasını gerektirir. Binâenaleyh, şayet aynı anda tek bir cisim, iki farklı cihete doğru hareket etmiş olsaydı, o zaman onun aynı anda iki farklı yerde olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır. İmdi, şayet denirse ki: "Güneş batıya doğru harekelettiğinde, onun hareketinin tarafında son bulduğunun ileri sürülmesi niçin caiz olmasın? Hem, sizin bahsettiğiniz şey, üzerinde aksi tarafa doğru hareket eden karıncanın bulunduğu değirmen taşıyla bir tenakuz teşkil eder!" cevaben biz deriz ki: Birincisi, sizin usûl ve kaidelerinize göre doğru olmaz. Çünkü, size göre feleklerin hareketi, son bulmaktan korunmuştur (devamlıdır, son bulmaz.) İkincisine gelince, bu olması muhtemel olan bir misâldir. Ama bizim zikrettiğimiz şey ise, kesin ve net bir delildir. Binâenaleyh bu ona karşı koyamaz. Felsefecilerin ve astronomların, yıldızların batıdan doğuya doğru hareket eriklerine dair getirdikleri delillere gelince, bunlar zayıftır. Çünkü niçin, "Bütün yıldızlar doğudan batıya, doğru hareket etmektedirler. Ancak ne var ki, onların bir kısmı diğer bir kısmından daha yavaş hareket etmektedir. Böylece onların bir kısmı bir kısmından geri kalır da onun aksi istikamete doğru hareket ettiği zannedilir" denilmesin? Mesela, en büyük feleğin, bir günün başlangıcından ikinci günün başlangıcına kadar olan devri, tam bir devirdir. Yine, sabit feleğin, bir günü başlangıcından ikinci günün başlangıcına kadar olan devri de, tam bir devirdir. Ancak ne var ki bu, ikinci bir miktardır, durumdur. Böylece, bu ikinci mikdar ve duruma göre, sabit feleğin, başka bir cihete doğru hareket ettiği zannedilmiştir. halbuki, aslında böyle değildir. Tam aksine bu, ikinci mikdara göre geri kalmıştır. Bu takdire göre, hepsinin yönü, doğudur ve bunların en hızlısı da günlük olarak hareketlerini tamamlayanlardır. Hızlılık bakımından bunları, sabit felekler izler. Sabit feleklerin peşine zuhal gelir. Ve bu iş, Ay feleğine gelinceye değin, böyle devam eder. Ay feleği ise, feleklerin en yavaş hareket edenidir. Kendisini, bahsettiğimiz akli delilin de desteklediği bu husus, var oluştaki tertibe daha yakındır. Çünkü bu takdire göre, en hızlı hareket eden, Felek-i muhit olmuş olur ki, bu en büyük felektir. En yavaş olanı ise, bu Felek-i Muhit'e en uzak olan kütledir ki, bu da yeryüzüdür. Sonra, Felek-i Muhit'e en yakın olan, en hıziı hareket eden; en uzak olan da, en yavaş hareket edendir. Bizim bu söylediğimiz şey, feleklerin boylamlarına göre hareketleridir. Bunların enlemlerine göre olan hareketlerine gelince, bunlar açık olup bu, onların kuzeye ve güneye doğru meyil ve eğimlerinin farklılığı sebebiyle olur. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi biz diyoruz ki: şayet, yıldızların eğim ve meyil (itibariyle) bir hareketleri olmasaydı, o zaman tesir (tabiat olayları) tek bir bölgeye tahsis edilmiş olur, diğer taraflarda, bundan elde edilecek olan faydalardan hali olmuş olurdu. Bu mantıkaya yakın olanların halleri, birbirine benzer olur ve buradaki kuvvet ve tesir de, tek bir keyfiyyetin ifadesi olmuş olur. Binâenaleyh, o tek keyfiyyet, sıcaklık ise, o bütün rutubet ve nemleri yok eder ve onların hepsini kurutur ve sıcağa dönüştürür. Netice olarak diyebiliriz ki: Yıldızların geçiş noktalarının hizasında bulunan bölgeler bir keyfiyyet üzere, onun hizasında olmayan yerler, başka bir keyfiyyet, bu ikisi arasında bulunan yerler ise, diğer bir keyfiyyet üzere olurlar. Böylece de bir yerde devamlı kış olur ve orada fırtınalar eser, başka bir yerde de, ortalığın yanıp kavrulmasını doğuran devamlı yaz olur, bir yer devamlı ilk bahar bir yerde, devamlı surette, kendisinde bitki ve meyvelerin olgunlaşmadığı bir sonbahar mevsimi yasardı. Şayet, birbirini izleyen dönüşler (mevsimler) olmasaydı, yıldız da yavaş biçimde hareket eder olsaydı, o zaman o eğimin faydası az, tesiri ise, son derece fazla olurdu. Böylece, eğim olmaması durumunda meydana gelecek olan şeye yakın bir şey arız olur, meydana gelirdi. Şayet, yıldızların hareketi şu anda olduğundan daha hızlı olsaydı, şu anda elde edilen menfaatler, tam ve mükemmel olarak elde edilemezdi. Ama burada, bir müddet bir yöne doğru hareketi muhafaza eden, sonra da, İhtiyaca göre, başka bir cihete geçen ve her cihette belli bir müddet kalan bir eğim bulunsaydı, bu sebeple onun tesiri, ifrat ve tefrit taraflarından uzak olduğu halde, tam olarak bulunmuş olurdu, (ki, durum da böyledir) Netice olarak diyebiliriz ki, akıllar Cenâb-ı Hakk'ın sırlarından pek azına vakıf olabilmektedirler. Üstün hikmeti ve sonsuz kudretiyle, âlemi yaratıp İrâde eden Allah'ı (c.c) takdis ve tenzih ederiz: Cemiyyet ve küllilik manasının meydana gelebilmesi için, ifadesine güneş, ay ve yıldızlar dahil olur. Binâenaleyh, her ne kadar bu ayette, "yıldızlar" ifadesi geçmemiş ise de, fiildeki zamirin bunları da içine almasından dolayı, onlar da zikredilmiş gibidir. Arapça'da "felek" dönen bir şey demek olup, bunun çoğulu eflâkdur. Alimler bu hususta farklı farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları, feleğin, bir cisim (maddi bir şey) olmadığını, bunun o yıldızların, döndüğü mahal ve yer (yörünge) anlamına geldiğini söylemişlerdir ki, bu Dahhâk'ın görüşüdür. Ekseri ulemâ İse, "Hayır, bunlar yıldızların, üzerinde dönmüş oldukları maddî şeylerdir" demişlerdir ki, bu Kur'ân'ın nassına daha yakındır. Bu görüşte olanlar da, kendi aralarında, bunun keyfiyyeti hususunda İhtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bazıları, "Felek, güneşin, ayın ve yıldızların içinde ve kendisinde hareket ettiği çevrelenmiş bir dairedir" derken, Kelbî, "Bu, kendisinde, yıldızların akıp gittiği, bir su kütlesidir" demiş ve görüşünü, "çünkü yüzmek ancak su içinde olur" demiştir. Biz diyoruz ki: Biz bunu kabul edemeyiz. Çünkü, yarışırken ve koşarken, ayaklarını iyice gererek atan ata, "(Adetâ) yüzüyor!" denilir. Felsefecilerin ve astronomların ekseri ise şöyle demişlerdir: "Felek, ağır ve hafif olmayan; delinmeyi, yapışmayı, büyümeyi, solmayı kabul etmeyen, katı kütledir." Felfesecilerin görüşlerine karşı olan sözler ve açıklamalar, ilgili kitablarda ele alınmıştır. Doğru olan ise, göklerin vasıflarını bilmenin yolunun ancak nakilden geçtiğidir. İnsanlar, yıldızların hareketleri hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta mümkün olan izah tarzı üçtür: a) Çünkü ya felek sakin olur, kendisindeki yıldız ise, tıpkı durgun sudaki balığın hareketi gibi hareket eder. b) Hem felek hem de yıldız, hareket halindedir. Bunların hareketi, ya birbirlerine terstir, ya da aynı istikamette olup, hareketleri, hız ve yavaş olma açısından birbirlerine eşittirler, ya da farklıdırlar. c) Felek, hareket halinde, yıldızsa durgun ve hareketsiz. Birinci görüşe gelince, tttaefeciler, bunun temelsiz olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu, feleklerin delinmesini eder. Bu ise, imkânsızdır. İkinci görüşe gelince, bu durumda, yıldızın hareketi eğm hareketine aykırı olarak düşünülürse, bu da, yanılmayı ve delinmeyi gerektirir. Yok, yıldızın hareketi, feleğin hareketi istikametinde olur, ama hız yavaşlılık açısından ona aykırı olursa, yine delinme söz konusu olur. Yok eğer, hem cihet, hem de yavaşlılık ve sürat açısından da denk olurlarsa, yine delinme söz konusudur. Çünkü yıldızın hareketi, feleğin hareketi sebebiyle arzi bir hareket olup, böylece onun zatî olan hareketi, artmaya devam eder, bu sebeple de delinme söz konusu olmuş olur. Binaenaleyh, geriye sadece üçüncü kısım kalır ki, bu da yıldızın feleğe gömülmesi ve onun içinde hareketsiz olması, feleğin ise, hareket etmesi ve feleğin bu hareketi sebebiyle yıldızın hareket etmesidir. Bil ki bu görüşlerin dayanağı, feleklerin delinmesinin imkânsızlığıdır. Hâlbuki bu, batıldır. Tam aksine gerçek olan, bu üç kısmın da ihtimâl dâhilinde olması ve Allahü teâlâ'nın da her türlü mümkinata kadir olmasıdır. Kur'ân'ın kendisine delâlet ettiği husus ise, feleklerin durgunluğu, yıldızların ise o feleklerde, tıpkı balığın suda yüzmesi gibi, yüzüyor olduklarıdır. Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: (......) kelimesindaki tenvin, muzâf ileyh'den bedel olup, ifadenin takdiri, "onların hepsi" şeklindedir. Allah en iyisini bilendir. Ebu Ali İbn Sinâ, Cenâb-ı Hakk'ın, "yüzerler ifadesine dayanarak, yıldızların "nâtık" oldukları (konuşan varlıklar) olduklarına istidlalde bulunmuş ve şöyle demiştir: vâv-nûn ile çoğul olma, ancak akıllı varlıklar için düşünülebilir. Bir de, Cenâb-ı Hak, Güneşi ve ayı, onları bana secde eder halde gördü"(Yusuf, 4) buyurmuştur. Buna şöyle cevap verilebilir: Vâv zamiri, akıllı varlıklar için, onların fiillerini vasfetmek için kullanılmaktadır ki, bu fiil de yüzme işidir. Keşşaf sahibi şöyle der: sen şayet" cümlenin irâbtaki mahalli nedir?" diye soracak olursan, ben derim ki, Ya, "Şems" (güneş) ve "kamer" (ay) kelimelerinden hâl olarak mansûbtur yahut da, müstenef bir cümle olduğu için irâbta mahalli yoktur. Buna göre sen şayet, "Güneş ile ay'dan her biri, başlı başına bir felektir; daha nasıl, "onların hepsi bir felekte yüzüyorlar denilmiştir?" dersen, ben derim ki: Bu ifade, Arabların tıpkı, "Herbirini" manasında olarak, "Emir onlara elbise giydirdi ve onlara kılıç kuşandırdı" demeleri gibidir..." |
﴾ 33 ﴿