41"insan aceleden yaratıldı. Size ayetlerimi göstereceğim. Benden onu acele istemeyin. "Eğer sâdıklar iseniz, va'id ne zaman?" derler. O kâfirler yüzlerinden ve arkalarından, ateşi kesinlikle menedemeyecekleri ve kendilerinin yardım göremeyecekleri zamanı bir bilselerdi! Belki bu, onlara ansızın gelecek ve kendilerini şaşırtacaktır. Artık onu geri çevirmeye güç yetiremeyeceklerdir. Onlara mühlet de verilmeyecek. Andolsun senden evvelki peygamberlerle de istihza edildi, fakat alay etmekte oldukları şeyler, istihza eden o maskaraların kendilerini kuşattı". Hak teâlâ'nın, "İnsan aceleden yaratıldı" ifadesi ile ilgili birkaç mesele bulunmaktadır: Ayetteki "insan" ile ne kastedildiği hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür: Birinci Görüş: a) Bununla insan türü kastedilmiştir. b) Bununla belli bir şahıs kastedilmiştir. Birinci görüşü şöyle izah ederiz: Bu insanlar, kendilerini Allah'ı bilmeye ve tanımaya mecbur eden, Allah'ın azabının ve ayetlerin hemen gelmesini istiyor ve "Bu va'id ne zaman?" diyorlardı. İşte bu ifade ile Cenâb-ı Hak, onları bundan vazgeçirmeyi istemiş ve önce insan türünü çok aceleci oluşundan dolayı kınamış, sonra onları bu işlerinden menetmiştir. Buna göre Cenâb- Hak sanki, "Sizin aceleci oluşunuz, uzak görülecek bir ihtimal değil. Çünkü siz zaten böyle yaratıldınız. Bu sizin huyunuz ve karakterinizdir" demek istemiştir. Buna göre eğer, "Sözün önünün mutlaka sonu ile uygun olması gerekir. Ama insanın aceleden (aceleci) yaratılmış âmâsı, bu hususta mazur sayılmasını gerektirir. Binâenaleyh sözün başı böyle iken, Cenâb-ı Hak niçin, (sözün devamında), "Benden onu acele istemeyin' buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: "Engelleyen şey ne kadar güçlü ve kuvvetli,ona muhalefet de o nisbetle güçlü olur. Binâenaleyh Allahü teâlâ bu ifadesi ve aceleciliği bırakmanın, kıymetli, yüce ve arzulanan bir şey olduğuna dikkat İkinci Görüş: Ayetteki "insan" ile, belli bir şahıs kasd edilmiştir. Bu hususta iki görüş söylenmiştir: a) Bu "insan" ile Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) kastedilmiştir. Bu Mücâhid, Sa'id b. Cübeyr, İkrime, Süddî, Kelbî, Mukâtil ve Dahhâk'in görüşüdür. İbn Cüreyc ve Leys b. Ebî Süleym, Mücâhidin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Allahü teâlâ, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'i, herşeyi yarattıktan sonra, Cuma gününün sonuna doğru yaratmıştır. Ruh (can) henüz onun kafasına girip, bedenin aşağılarına ulaşmadan önce, "Ya Rabbî, beni güneş batmadan önce yaratıp tamamlaman hususunda acele etmeni istiyorum" demiştir" Leys, "işte ayetteki "insan aceleden yaratıldı" ifadesi, bu manayadır" der. Süddî'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allahü teâlâ, Âdem (aleyhisselâm)'in bedenine ruhu (canı) üfleyip, rûh (önce) kafasını sardığında hapşurdu. Bunun üzerine melekler ona, Elhamdülillah" de" dediler O da, böyle söyledi. Bunun üzerine, Allahü teâlâ ona Yerhamüke Allahu" (Rabbin sana rahmet etsin) dedi. Ruh, gözlerine ulaşınca, cennet meyvelerini gördü. Derken rûh, karnına ulaşınca, yeme arzusu duydu. Böylece de, rûh daha ayaklarına ulaşmadan, cennetin meyvelerini yemeye başladı. İşte Âdemoğlunda aceleci olma özelliğini bırakan, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm)'dir.' b) Atâ'nın rivayetine göre, İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Bu ayet, Nadr b. Haris kâfiri hakkında nazil olmuş olup, ayetteki "insan" lafzı ile o kastedilmiştir. ' Bil ki birinci görüş, daha uygundur. Çünkü ayetin maksadı, o insanları zemmetmektir. Bu da ancak, ayetteki "insan" lafzını, bütün insan (türü) manasına çığımızda, söz konusu olur. Müfessirlerin bir kısmı ayeti zahirî manası ile alırlarken, bazıları ayette bir kalb (takdim-tehirin) olduğunu ileri sürmüşlerdir. Birincilerin bu husustaki izahları şunlardır: 1) Muhakkik âlimlere göre, ayetteki, "İnsan aceleden yaratıldı" ifadesi, "insan, aceleci olarak yaratıldı" manasındadır. Bu, mübalağatı olsun diye (yani çok aceleci olduğunu göstersin diye) böyle ifade edilmiştir. Bu. tıpk. zeki bir kimseye, "O, yanan, parıldayan bir ateştir" denilmesine benzer. Araplar, bazan insanı, ondan çokça sâdır olan iş ile adlandırırak, mesela, "Sen, sırf yeme ve uyumasın", "O, ancak gitme ve gelmedir" derler. Nitekim şâir de şöyle demiştir: "O, gaflet ettiğinde hatırlamalı değil miydi? (Böyledir, işte). O ancak, bir yönelme ve sırt çevirmedir. (Bazan yüzüne güler, bazan arka döner)" Bu izah, Hak teâlâ'nın, "İnsan çok acelecidir" (İsra, 11) ayeti ile de desteklenir. Müberred bu ifadeye, "Acele etmek, insanın özelliğidir" manasını verir. Bu da, tıpkı "Allah sizi bir za'fdan yarattı" yani "zayıf ve âciz olarak yarattı" (Rum, 54) ayeti gibidir. 2) Ebû Ubeyd, "acele" lafzı, Himyer lügatına göre, "çamur" demektir. Nitekim şâir, "Hurma su ile çamur arasında olur" demiştir. 3) Ahfeş, "Ayetteki" ifâdesi, "hemen (bir çırpıda) söylenen bir (kün-ol) emrinden (emri ile) yaratılmıştır" manasınadır" der. 4) Hasan el-Basrî, "Bu"zayıflıktan, zayıf olarak" manasınadır" demiştir. Ayette bir kalb (takdim-tehir) olduğunu söyleyenler bu ifadenin, "Acele, insandan yaratıldı (çıktı)" takdirinde olduğunu ve tıpkı, "Kafirlerin cehenneme sunuldukları gün"(Ahkaf. 34) ayeti gibi olduğunu, bu ayetin, 'Cehennemin kâfirlere sunulduğu gün" manasında olduğunu söylemişlerdir. Doğruya en yakın görüş birincisi, en uzağı bu sonuncusudur. Çünkü sözü, olduğu sıra (dizi) üzere doğru bir manaya hamletmek mümkün ise, "Kalb" (takdim-tehir) ile elde edilecek bir manaya hamletmekten, bu daha uygundur. Hem sonra, "Acele insandan yaratıldı" demede, birçok değişmeceli manalar vardır. Binâenaleyh ayetin nazmını (normal sırasını) değiştirip, değişmeceli olacak bir cümle haline getirmenin manası yoktur. Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "O insanlar, bu tehdidi (va'idi), geleceğine inanmadıkları için, acele getirilmesini istemişlerdi. Bu şekilde olan için, hakikatte "aceleci" denilmez. Buna şöyle cevab veririz: Onların bu şekilde acele etmeleri, daha fazla kınamayı gerektirir. Çünkü kişinin, belli bir işte acele etmesi zemmedilince, bilmediği bir hususta acele etmesi daha çok zemmi gerektirir. Hem, onların uhrevî ceza ve dünyevî helak gibi, tehdid edildikleri şeyleri acele tarafından istemeleri, ölümü acele istemeleri manasına gelir ve onlar ölümü biliyorlar. Dolayısıyla onlar gerçek manada aceleci olmuş olurlar. Cenâb-ı Allah'ın, "Size ayetlerimi göstereceğim. Benden onu acele istemeyin " ayetine gelince, (bil ki) âlimler burada geçen "ayetler" ve ne murad edildiği hususunda şu değişik izahları yapmışlardır: 1) Bunlar, peşin dünyevî helak ve âhiretteki azabtır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Acele etmeyin" yani, "Onlar, hiç şüphesiz vaktinde gelecektir" demiştir. 2) Bunlar, Allahü teâlâ'nın vahdaniyyetinin (birliğinin) ve, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in doğruluğunun delilleridir. 3) Bunlar, Şam ve Yemen de daha önce yaşamış olan ümmetlerin eser ve izleridir. Birinci mana, ayetin nazmına (siyak-sibakına) daha uygundur. Cenâb-ı Hak "Eğer sadıklar iseniz, bu va'id ne zaman?" derler" buyurmuştur. Bil ki bu istihza üslûbu ile zikredilen kınanan acele ediş, tıpkı Hak teâlâ'nın, "Sen o azabı acele (getirmeni) istiyorlar. Eğer (onun) belirlenmiş (mukadder) bir zamanı olmasaydı, mutlaka o azab onlara gelirdi" (Ankebut. 53) ayetinde belirtilen acele ediş gibidir. Bil ki Allahü teâlâ, onların bu sözü, cahillikleri ve gafletlerinden ötürü söylediklerini beyan buyurmuş, peşisıra da bundan doğacak üzüntüyü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kalbinden gidermek için şu iki şeyi zikretmiştir: 1) Bu istihzayı yapanların başına, çok şiddetli bir azabın geleceğini beyân ederek, "O kâfirler yüzlerinden ve arkalarından, ateşi kesinlikle menedemeyecekleri ve kendilerinin yardım göremeyecekleri zamanı bir bilselerdi!" buyurmuştur. Keşşaf Sahibi şöyle der: "Ayetteki Lev (Eğer) edatının cevabı mahzuftur ve (o zaman) kelimesi fiilin mef'ulü bihidir, yani "Eğer onlar, "Bu va'id ne zaman?" diye sordukları o zamanın, kendilerini arkadan ve önden ateşin kuşatacağı çetin bir zaman olduğunu, o azabı, savuşturmaya kadir olmayacaklarını ve "Allah'ın hışmı bize gelip çatarsa, kim bize yardım edebilir?" (Mü'mim, 29) ayetinde de belirtildiği gibi, kendilerine yardım edecek hiç kimsenin bulunmayacağını bilselerdi, bu inkar, alay ve azabı acele isteme vasıflarına sahib olmazlardı. Fakat onların bunu bilmeyişleri, işte bu işi kendilerine basit ve önemsiz göstermiştir. Bu cümlenin cevabına delâlet edecek husus ayette saha önce geçtiği için, burada cevabın böylece hazfedilmesi. Güzel ve yerinde olmuştur. Bu, daha beliğ bir üslubtur. Hak teâlâ'nın, "Eğer o zalimler görseydiler" (Bakara 165) "Sen, melekler o kâfirlerin canını alırken bir görseydin "(Enfal. 50) ve "Eğer Kur'ân ile dağlar yürütülseydi"(Rad, 31) ayetleri de böyledir. Ayette özellikle "yüzleri" ve "arkaları" zikredilmiştir. Çünkü azabın bu yerleri tutuşu daha şiddetli olur. Bir de bu iki yer, insanın kendisinden zararı defetmesinde çokça kullanılır. Sonra Cenâb-ı Hak, bu azabın şiddetini beyan edince, onun gelme vaktinin, insanlarca bilinemediğini, aksine onlara o azabın, hiç ummadıkları, hesab etmedikleri ve hazırlıklı olmadıktan bir zamanda geleceğini beyan buyurmuştur. Ayetteki, ifadesi, "O, onları hayretle bırakır. Onu reddetmeye (savuşturmaya) hiçbir çare bulamazlar ve başlarına gelen hususunda bir çıkış yotu elde edemezler" demektir ise, "Onlara tevbe etmeleri ve mazeret beyan etmeleri için mühlet de tanınmaz" demektir. Bil ki Allahü teâlâ, böyle olmasında fayda olduğu için, mükelleflere ölüm ve kıyamet vaktini bildirmemiştir. Çünkü kişi, bunların gizli olması durumunda, daha çok çekinir ve günahlarını telâfi etmeye daha çok uğraşır. Hazret-i Peygamberi Teselli Cenâb-ı Allah, sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kalbindeki hüznü giderecek, ikinci şeyi ifade ederek, (Ey Muhammed, nasıl kavmin seninle alay ve istihza ediyorsa), "andolsun, senden evvelki peygamberlerle de istihza edildi" "Fakat alay etmekte oldukları şeyler, yani bu alayın cezası, istihza eden bu maskaraların kendilerini kuşatmış, yani başlarına inmiştir" buyurmuştur, fiilleri aynen ve fiillerinin aynı manaya olması gibi, bir manayadır. Bu ayette, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i teselli vardır. Buna göre, mana "Onların başına, istihzalarının cezası gelip, onları çepeçevre kuşatacaktır. |
﴾ 41 ﴿