44"De ki: (Allah'ın) geceleyin ve gündüzün (gelebilecek) azabına karşı, Rahman'dan başka sizi kim koruyabilir? Hayır, onlar Rablerini zikirden yüz çevirmektedirler. Yoksa onların Bize karşı müdafaa edebilecek tanrıları mı var? Kendi kendilerine bile yardım etmeye güç yetiremezler. Biz, onları da. Atalarını da yaşattık, nihayet kendilerine ömürleri uzun geldi. Ama şimdi görmüyorlar mı ki Biz o arza gelip, etrafından tedricen eksiltip duruyoruz. O halde gâlib olanlar onlar mı?". Bil ki Allahü teâlâ, anlattığı şekilde, kâfirlerin âhirette yüzlerinden cehennemi nklaştıramayacaklarını belirtince, bunun peşinden, onların dünyada da böyle ocuklarını anlatarak, "Eğer Allah onları gözetip korumasaydı, onlar esenlik içinde atamazlardı" demiştir. İşte bundan dolayı peygamberine (aleyhisselâm) "Alay eden ve mağrur olan o kâfirlere, "Geceleyin ve gündüzün (gelebilecek) azaba karşı, sizi kim koruyabilir" de" dedi. Bu tıpkı bir kimsenin, elinde tuttuğu ve kendisinden tutmasının imkânsız olan kimseye, "sen benim elimden nereye kaçacaksın. Benden kurtulmana imkân var mı?" demesi gibidir. "el-Kâli", koruyan, muhafaza eden demektir. Ayetteki, "Rahman'dan" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır: Bunun ne demek olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır: a) "Sizi Rahman'dan koruyabilecek olan, yani hakettiğiniz azabı başınıza indirmeye kadir Allah'dan sizi kim koruyup, kurtarabilir" b) "Allah'ın ahiretteki azabından..." c) "Öldürülmekten, esir edilmekten ve kâfir oldukları için Allah'ın onlara iz nasını reva gördüğü diğer şeylerden" demektir. Böylece Cenâb-ı Hak, onları koruyabilecek kimsenin olmadığını, o azabı başlarına getirmesi halinde, bunu onlardan savuşturacak olanın bulunmadığını, korumak suretiyle onlara lütfetmiş olmasalardı, yaşayamayacaklarını ve dünyadan hiç istifade edemeyeceklerini beyan buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, buna verilecek cevabı imâ etmek için, burada özellikle "Rahman" adını zikretmiştir ki insan, "Ya Rabbi, bütün canlıları rahmetinle koruyan sensin sen" diye cevab versin. Bu tıpkı, "Sen; kerim Rabbine karşı aldatan nedir" (İnfitar, 6) ayeti gibidir. Cenâb-ı Hak bu ayette de, cevabı imâ için özellikle "kerim" adını zikretmiştir. Cenâb-ı Hak, bu iki vakitten herbirine has çeşitli belâ ve âfetler bulunduğu için, özellikle "geceleyin ve gündüzün " buyurmuştur. Bu, "uyuduğunuz geceleyin, geçiminizi temine çatıştığınız gündüzün sizi koruyacak kimdir?" demektir. Hak teâlâ'nın ifadesi, "Allahü teâlâ'nın, gece ve gündüz koruyup gözetmek suretiyle onlara in'am etmesine rağmen onlar aklî, naklî deliller ve Kur'ân'ın letâifi (incelikleri-hikmetleri) demek olan, "Rablerinin zıkri"nden yüz çevirirler. Onlar, O'nun dışında kendilerinin bir koruyucusu bulunmadığını anlamaları, böylece de, onları koruma ve onlara in'am etmede kesinlikle bir payları ve tesirleri bulunmayan o putlara ibadeti bırakmak için, hiç tefekkür etmezler" demektir. Hak teâlâ, "Yoksa onların Bize karşı müdafaa edebilecek tanrıları mı var. Kendi kendilerine bile yardım etmeye güç yetiremezler. Onlar Bizden de himaye görmezler" buyurmuştur. Bil ki baştaki em lafzının mim'i zâid olup, ifadenin takdiri (......) şeklindedir. Buna göre mana, "onların, başlarından bu belâları defedebilecek ilahları mı var?" şeklindedir. Söz (cümle), bununla tamamlanır. Daha sonra Cenâb-ı Allah, onların putlarını acizlikle niteleyerek, "Onlar Kendi kendilerine bile yardım etmeye güç yetiremezler" buyurmuştur. Bu ifade, mahzûf bir mübtedânın haberi olup, "Bu ilahlar, o belâlardan kendilerini bile korumaktan âcizdirler. Halbuki kişinin kendisinin koruması, başkasını korumaktan daha evlâdır. Binâenaleyh o putlar (ilahlar), kendilerini bile koruyamadıklarına göre, başkalarını nasıl koruyabilirler" demektir. Ayetteki, "Onlar Bizden 'de sahabet görmezler" ifadesi ile ilgili iki izah vardır: 1) Mazini şöyle der "Arapça'da birisi birisini bir şeyden menettiğinde, engellediğinde, denilir. İşte ayetteki bu lafız, "sohbet" (arkadaşlık) masdarından değil, bu fiildendir." 2) Ayetteki "sahabet", nusret (yardım) ve destek manasına olup, hepsi aynı manayadır. Nitekim Arapça'da, "Allah sana yardım etsin" manasında, (......) denilir. Yola çıkana da, "Allah'ın sahabeti ve hıfzında olasın" diye dua edilir. Buna göre mana, "Onlar, tarafımızdan ne bir destek, ne bir yardım görürler" şeklinde olur. Velhasıl bu, "Afetleri savuşturmaya kadir olamayan, Allah'dan yardım görmeyen kimse, herhangi bir şeye nasıl kadir olabilir" demektir. Allah Subhânehû ve Teâlâ sonra bütün bunlara rağmen onlara lütufta bulunduğunu da şöyle beyan buyurmuştur: "Biz onları da atalarını da yaşattık, nihayet kendilerine ömürleri uzun geldi." Bu, "Onları bu yüz çevirişe sevkeden sebebin, sırf onların zamanının uzun oluşu ile aldanışlarıdır, yani, onların ömürleri gaflet içinde uzayıp gitti ve böylece. Bize verdikleri ahdi (sözü) unutup, nimetlerimizin değerini anlayamadılar. Bu şekilde aldanıp gittiler" demektir. Hak teâlâ'nın "Ama şimdi görmüyorlar mı ki Biz o gelip, etrafından tedricen eksiltip duruyoruz" ifadesi, "Allah'a şirk koşup, (istihzâ ederek) azabı ilahinin hemen gelmesini isteyen o müşrikler, Bizim Mekke'nin etrafındaki belde ve köylerden birini alıp, sonra bir diğerini alıp fethederek, Mekke'nin etrafından noksanlaştırmadaki kudret eserlerimizi ve o memleketleri, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mülküne (devletin sınırlarına) kattığımızı, daha önce dünyadan alabildiğine istifade eden o müşrik liderlerini öldürdüğümüzü, müşrikleri öldürerek şirki noksanlaştırıp zayıflattığımızı görmüyorlar mı? Onlar bundan ibret alıp da, Resûlullah (aleyhisselâm) tasdik etmezler mi ve onlar, o putların Cenâb-ı Hakk'ın başlarına getirmeyi murad ettiği belâlara karşı koyamadıklarını ve onlara karşı hiçbir şey yapamadıklarını görmüyorlar mı?" demektir. Cenâb-ı Allah sonra da, "O halde gâlib olanlar onlar mı" yani olanlar onlar mı, Biz mi?" buyurmuştur. Buradaki istifham, takrir (iyice tatmak) ve takrî (iyice te'kid) için olup, "Hayır galip olanlar Biziz. Onlar ise mağlubturlar" demektir. Bu ayetin izahı Ra'd sûresinde geçti. Ayette geçen "eksiltme" (noksanlaştırma)nın ne demek olduğu hususunda şu izahlar yapılmıştır: a) Ibn Abbas, Mukâtil ve Kelbî: "bu, "Yeryüzünün beldelerini fethetmek suretiyle, (yani diyarlarını azaltırız)" demektir" demişlerdir. b) İbn Abbas, bir başka rivayete göre: "Allah, bu tabirle yeryüzünün ehlini (sakinlerini) ve bereketini noksanlaştırmasını kastetmiştir" demiştir. c) Ikrime şöyle der: "Bir beldeyi harab etmek, oradakiler öldüğü zaman olur." d) Bu, "Biz, âlimleri öldürerek yeryüzünü noksanlaştırırız" demektir. Bu rivayet, sahih bir senetle Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e dayanıyorsa, bundan dönülemez. Aksi halde, bu görüşlerden en doğrusu, "galib gelme, fethetme" şeklinde olanıdır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Galib olanlar onlar mı?" buyurmuştur. Bu manaya uygun olan ise Allah'ın yeryüzünün bir kısmını müşriklerden alıp, islam beldesine katmasıdır. Kaffâl şöyle der: "Bu ayet, Mekke kâfirleri hakkında nazil olmuştur. Öyle ise bunun manasına âlimler ve fakihlerin (ölümü) nasıl dâhil olur." Böylece Cenâb-ı Hak, bütün bunların, bu hususta düşünmeleri ve akıllarını kullanmaları halinde müşriklerin cehaletten vazgeçecekleri ibretli şeylerden olduğunu beyân etmiştir. |
﴾ 44 ﴿