47"De ki: Ben ancak vahy ile başınıza gelecek tehlikeleri haber veriyorum. Sağırlar inzâr edilecekleri zaman çağrıyı duymazlar. Andolsun ki Rabbinin azabından onlara ufacık birşey dokunsa muhakkak, "Yazıklar olsun bize, biz gerçekten zalimlermişiz!" diyeceklerdir Biz, kıyamet gününe has adalet terazileri koyacağız. Artık hiç bir kimse asla haksızlığa uğratmayacaktır. O şey bîr hardal tanesi kadar bile olsa onu getiririz. Hesabcılar olarak biz yeteriz". Bil ki Allahü teâlâ, Kur'ân-ı Kerim'de delillerini tekrar edip, daha önce de geçtiği gibi bu hususa alabildiğine dikkat çekince, bunun peşinden "De ki: Ben ancak vahyile başınıza gelecek tehlikeleri haber veriyorum" yani, "Rabbinin sözü olan Kur'ân ile haber veriyorum. Binâenaleyh bunu benim tarafımdan (kendiliğimden) zannetmeyin. Aksine onu size gönderen ve sizi inzâr etmemi emreden Allah'dır. Dolayısıyla Rabbimin beni mecbur tuttuğu şeyi getirirsem ve sizden de kabul sudur etmezse, bunun vebali ve günahı sizedir" buyurmuştur. Bunca çok ve ardarda olmasına rağmen duydukları inzarlardan istifâde etmedikleri için, bu müşrikler, tıpkı hiç duymayan sağırlar gibidirler. Çünkü "inzâr"ın maksadı, duymak değil, aksine bir farzı yapmada, bir haramdan sakınmada ve hakkı tanımada, gereğini yapmaktır. Binâenaleyh bu maksad tahakkuk etmezse, insan o inzarı (ikazı) hiç duymamış gibi olur. Keşşaf Sahibi şöyle der: "Bu ifade, if'al babından olarak, tâ ile ve yâ ile (......) ve (......) şeklinde okunmuştur ki bu, "Sen duyuramazsın" "Allah'ın Resulü duyuramaz yahut "sağır, işittirmek isteyen kişiyi işitmez". Eğer, "sağır, inzarcınm (ikazcının) seslenişini duymadığı gibi, diğer insanların seslenişini de duymaz. Binâenaleyh daha nasıl Cenâb-ı Hak burada, "İnzâr edilecekleri zaman çağrıyı duymazlar" buyurmuştur?" dersen, ben derim ki: es-Summ (sağır) daki elif-lâm, cins için değil, ahd için olup, inzâr olunan o müşriklere şarettir. Buna göre bu ifade, "O müşrikler, inzâr olunduklarında (sağır gibi), çağrıyı duymazlar (duymamazlıktan gelirler). Binâenaleyh inzâr olundukları zaman onların sağır gibi olduklarına ve adeta kulaklarını tıkadıklarına delâlet eden, ipuçlarından ötürü, "sağırlar" ismi, zamir olan (onlar) yerine kullanılmıştır, yani, "Onlar, inzâr ayetlerine karşı, sağırmış gibi davranarak, işte böyle cüret gösterirler" demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, onların durumunun, inzâr olundukları şeyden, en ufak birşey hissettikleri zaman, onu duyacakları, o hususta mazeret beyân edecekleri ve dalanmadıkları zaman hakkı itiraf edecekleri bir hale döneceğini, "Andolsun ki Rabbinin azabından onlara ufacık bir şey dokunsa muhakkak, "Yazıklar olsun bize, biz gerçekten zalimlermişiz!" diyecekler" buyararak beyan etmiştir. "Nefh" hafif esen rüzgârın ezelliğidir. Buna göre mana, "Eğer onlara o azabın kendisi değil de, hafif bir rüzgârı dahi dokunduğunda vaveyla koparırlar ve kendilerinin zalim olduklarını itiraf ederler" Demektir. Keşşaf Sahibi şöyle der: "Ayetteki "mesh" ve "nefh" lafızlarında üç çeşir te'kid vardır. a) "Mess" lafzının kullanılmış olması, b) "Nefh" lafzındaki "azlık" manası... Arapça'da, "Hayvan onu hafifçe tepti" ve "Ona bir az bağış vererek (minnet altında bıraktı)" denilir. c) Ayette "netha" lafzının, ism-i merre (bir kerre) vezni ile kullanılması. Daha sonra Cenâb-ı Hak, âhirette onların başına gelecek bütün bu şeylerin, sırf adalet olduğunu, binâenaleyh her ne kadar onlar dünyada kendilerine zulmettilerse de âhirette zulme uğranmayacaklarını bildirmiştir. Bu, ayetteki "Biz, kıyamet gününe has adalet terazileri koyacağız" ifadesi ile anlatılan manadır. Allahü teâlâ bu terazileri "adalet"le tavsif etmiştir. Çünkü teraziler, bazan doğru (ayarlı) olur, bazan yanlış olur. Böylece Cenâb-ı Hak, o terazilerin adalet ve doğruluk üzere olduklarını beyan buyurmuş ve bu hususu, "Artık hiç bir kimse, asla haksızlığa uğratılmayacaktır" diye ifade etmiştir. Burada birkaç mesele vardır: "O terazileri koymak" onları hazırlamak demektir. Ferrâ, buradaki "Kist" kelimesi, müfred ise de, "mevazin" (teraziler)in sıfatıdır. Bu, senin bir topluluk hakkında "sizler, adaletsiniz" demen gibidir" demiştir. Zeccâc ise: "Bu ifadenin manası, "Biz, âdil olan teraziler kuracağız" şeklindedir" der. Ayetteki, "Kıyamet gününe has" ifadesi hakkında Ferrâ: "Bu, "Kıyamet gününde" manasındadır" serken, "Kıyamet günü halkı için" manasında olduğu da söylenmiştir. Bu terazilerin kurulması hakkında iki görüş vardır: a) Mücâhid şöyle demiştir: "Bu bir temsil (teşbih) dir. Terazilerle anlatılmak istenen, adl-i ilâhidir." Bu görüşün bir benzeri, Katâde ve Dahhâk'den rivayet edilmiştir. Vezn (terazi ile tartma) ile anlatılmak istenen, insanlar arasında, amelleri hususunda, adaletle davranmaktır. Buna göre kimin hasenatı (iyilikleri, salih amelleri), seyyiâtını (günahlarını, kötülüklerini) aşmış olursa, onun terazileri (tartılan) ağır basmış demektir, yani onun iyilikleri kötülüklerini siler götürür, kimin de kötülükleri, hasenatını kuşatmış ise, onun tartıları da hafif gelmiş demektir, yani kötülükleri, hasenatını götürür, İbn Cerir, ibn Abbas (radıyallahü anh)'dan bu şekilde rivayet etmiştir. Selef imamlarının görüşüne göre, Cenâb-ı Hak, gerçek anlamda terazifer koyar ve onlarla, ameller tartılır. Hasan el-Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu terazi, iki kefesi bir dili (ibresi) bulunan bir terazi olup, Cebrail'in elindedir." Rivayet olunduğuna göre Davud (aleyhisselâm). Rabbin'den, kendisine o teraziyi göstermesini istemiş, onu görünce kendisinden geçerek bayılmış; kendine gelince de, "Allah'ım, onun kefesini, hasenatla kim doldurabilir?" deyince de, Cenâb-ı Hak, "Ey Davûd, Ben, kulumdan razı olduğumda, onu bir hurma (nın mükâfaatı bile) doldurur" diye cevap vermiştir. Buna göre, amellerin nasıl tartıldığı hususunda da şu iki görüş ileri sürülmüştür: 1) Amel defteri tartılmak suretiyle. 2) Hasenat kefesine, beyaz aydınlık, nurlu cevherler, seyyiât kefesine de, siyah kara cevherler konulmak suretiyle. İmdi şayet, "Kıyamettekiler. Cenâb-ı Hakk'ın, âdil olduğunu, zalim olmadığını, ya bilmektedirler veya bilmemektedirler. Binâenaleyh, eğer onlar Cenâb-ı Hakk'ın âdil olup zalim olmadığını biliyorlarsa, O'nun sadece hüküm vermesi ağır gelenin ya hasenat veya seyyiât olduğunu bilmede yeterli olur. Binâenaleyh, terazinin konulmasında kesinlikle bir fayda olmaz. Eğer onlar bunu bilmiyorlarsa, yine Cenâb-ı Hakk'ın, zulmederek iki sayfadan birini daha ağır ya da daha hafif yapması ihtimali bulunduğu için, yine defterlerin tartılmasından bir fayda elde edilemez. Binâenaleyh, her iki duruma göre de, terazi kurmanın faydasız olduğu, faydadan hali ve uzak olduğu sabit olmuş olur" denilirse, bizim görüşümüze göre bunun cevabı, Cenâb-ı Hakk'ın yaptığından sorgulanmaması, ama onlarınsa, yaptıklarından sorgulanacakları (Enbiya. 23)dır dır. Hem, bu terazi kurma işinde, bütün mahlûkatın huzurunda, dostun durumunun, düşmanınkinden ayırdedilerek ortaya konulması işi bulunur. Böylece, bu iki taraftan birisi, en büyük mutluluk ve sürürü; diğeri ise en büyük kederi elde etmiş olur ki, böylece bu, sayfaların ve başka şeylerin içyüzlerinin ortaya dökülerek neşredilmesi gibi olmuş olur. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi biz diyoruz ki: Ahirette, gerçek anlamda, bir terazinin kurulacağına dair delil şudur: Bu lafzı, sırf adalet anlamına hamletmek, değişmeceli bir yoldur. Hâlbuki lafzı, herhangi bir zaruret bulunmaksızın, hakikî manasından alıp değişmeceli manaya hamletmek ise -hele bu konuda sahih senetlerle gelmiş pekçok hadis de bulunuyorsa- caiz değildir. Bazı kimseler de Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz kıyamet gününde onlar için hiçbir ölçü tutmayacağız" (Kehf, 105) ayetinin bu ayetle tearuz arzettiğini söylemişlerdir. Buna da, "Bu ayetin (Kehf, 105) manası, "Allah onlara ikramda bulunmaz, değer vermez" şeklindedir" diyerek cevap veririz. Mevazin kelimesi, amelleri tartılacak kimselerin çok olmasından dolayı, çoğul getirilmiş olup, bu "tefhim" ifade eden bir cemidir. Bu kelimenin çoğul getirilmesinin, şeylerin çokluğu sebebiyle olmuş olması da, mümkündür. "O şey bir hardal tanesi kadar bile olsa, . Getiririz" ifadesine gelince, bu "Cenâb-ı Hak, ihsanda bulunanın mükafatını noksanlaştırmaz. Kötülük yapanın cezasına da ilâve yapmaz" anlamındadır. Bu deyimle ilgıli birkaç mesele vardır: Tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, (Bakara. 280) ayetinde olduğu gibi, bu ifadenin başındaki kâne de tam fiil kabul edilerek, şeklinde de okunmuştur. İbn Abbas (radıyallahü anh), mufâele babından, mücâzât ve mükafaat manasında olarak, şeklinde de okumuştur. Çünkü o insanlar, amellerini getirip ortaya koymuş, Cenâb-ı Hak da onlara, o amellerinin karşılığını vermiştir. Humeyd, bu ifadeyi, "savâb" "mükafaat" kökünden olmak üzere "ona, karşılık, ceza şeklinde okurlar. Ubeyy ibn Ka'b "onu getiririz" şeklinde okumuştur. (......) Kelimesine raci olacak zamir, niçin müennes getirilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: (......) kelimesine izafetinden dolayıdır. Bu tıpkı, Arabların, sarmaklarının bir kısmı gitti" demeleri gibidir. Cübbai, şunu öne sürmüştür: "Bir kimse, yüz birim bir cezaya müstehak olsa, bunun peşinden de, sayesinde, elli birim mükâfaata müstehak olacağı bir taatta bulunsa, bu mükafaat, çok olan ceza sebebiyle yok olur ve yine, bu çok olan ceza, izin olduğu gibi (yüz birim olarak) kalır." Bil ki bu ayet, Cübbai'nin bu kökünden siler, ibtal eder. Çünkü Allahü teâlâ, kendisini, en ufak bir tâatı zayi etmemekle medh ü sena etmiştir. Eğer durum, Cübbaî'nin dediği gibi o zaman bu tâat herhangi bir fayda sağlamadan sakıt olurdu. Mu'tezile şöyle der: Cenâb-ı Hakk'ın, Artık hiçbir kimse, hiçbir şeyle haksızlığa uğratmayacaktır" ifadesinde, o hasenat bir haldal tanesi dahi olsa onu getirmemesi halinde zulmetmiş olacağına dair bir delâlet bulunmaktadır. Böylece bu izah, Cenâb-ı Hakk'ın, müstehak olmayanlara azâb etmeyeceğine, dünyadaki zarar ve kötü şeyleri ancak, kulların menfaat ve maslahatlarından dolayı yaptığına delâlet eder." Cevap: Zulüm, başkasının mülkünde tasarruf etmek demektir. Bu ise, Allah hakkında imkânsızdır. Çünkü Allah, mutlak mâliktir. Sonra, Cenâb-ı Hak hakkında zulmün aklen de imkânsız olduğuna şu da delâlet etmektedir. Muarızımıza göre "zulüm, Allah hakkında imkansız olan şu iki durumu yani cehaleti veya başkasına muhtaç olmayı gerektiren bir husustur. Hâlbuki imkânsızı gerektiren de, imkânsızdır. Binâenaleyh, Allah hakkında zulüm, imkânsız ve mümtenidir." Hem, zalim, şefik olup, uhûhiyyet vasfının da dışındadır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak'dan zulmün sadır olması doğru olsaydı o zaman onun, ulûhiyyet vasfının dışında kalması, bu vasfı yitirmesi de doğru olmuş olurdu. Bu durumda da, O'nun ilâh oluşu vâcibat'tan değil, caiz şeyler nev'inden olurdu ki, bu da O'nun ulûhiyyetini zedeler." Şayet, "Habbe hardal tanesinden daha büyüktür. Öyleyse daha nasıl, Cenâb-ı Hak, demiştir?" demiştir?" denilirse, biz deriz ki: "Bunun izah şekli şudur: Sen önce, o hardalı bir dinar gibi kabul edeceksin, sonra da habbe'yi o dinardan (bir parça gibi) görmeye çalışacaksın ki, bundan maksat da, ister büyük ister küçük olsun, amellerden hiçbir şeyin Allah katında zayi olmayacağını anlatmaktır. Cenâb-ı Hakk'ın "Hesabalar olarak biz yeteriz" ifadesine gelince, bundan maksat, sakındırmadın Çünkü hesaba çeken, herhangi bir şeyin kendisine hiç karışık gelmeyeceği bir biçimde ilim ve herhangi bir şeyin kendiini acze düşürmeyeceği bir biçimde kudret sahibi olursa, insanın böyle bir zâttan, alabildiğince korku ve endişe duyması gerekir. Şiblî (r.h)'dan, rüyasında, şunu gördüğü rivayet edilmiştir. Kendiine, "Allah sana ne muamelede bulundu?" denildiğinde o, "Bizi hesaba çektiler, ince eğirip sık da dokudular. Ama sonra, ihsanda bulundular da, (bizi) azâd ettiler" dedi. |
﴾ 47 ﴿