55"Celalim hakkı için, Biz daha önce ibrahim'e de, rüşdünü verdik ve biz onu, menlerdik. O zaman o, babasına ve kavmine: "Sizin tapmakda olduğunuz bu heykeller nedir?" demişti. Onlar, "biz atalarımızı, bunların tapıcılan olarak tuldük" dediler. O da şöyle dedi: "Andolsun, siz de atalarınız da, apaçık bir sapıklık içindesiniz" Onlar: "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa şakacılardan mısın sen?" dediler". Bil ki Cenâb-ı Hakk'ın buyuruğu ile ilgili birkaç mesele vardır: Bu ayette geçen "riişd" kelimesinin ne demek olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür: a) Bu, nübüvvettir. Bu görüşte olanlar buna ayetteki 'Ve biz onu, bilenlerdik" cümlesi ile istidlalde bulunmuşlar ve şöyle demişlerdir. Zira Allah nübüvveti ancak istikbalde, onun hakkını verecek, nübüvvete yaraşmayan işlerden geri duracak ve tebliği kabulden kavmini nefret ettirecek şeylerden sakınacak olan kimseye ihsan eder. b) Rüşd, onun gerek dinî gerekse dünyevî çeşitli kurtuluş yollarına ulaşıp onları elde etmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O vakit kendilerinde bir rüşd, yani akıl ve salâh gördünüz mü, mallarını onlara teslim edin "(Nisa. 6) buyurmuştu. Bu husustaki üçüncü bir görüş de şudur: Bu ifadenin muhtevasına, hem nübüvvet hem de ihtida, doğruya ulaşma dâhildir. Çünkü gönderdiği her peygambere O, hem kendi zâtı ve sıfatlarına, hem de peygamberin kendisinin ve kavminin yararına olan hususları göstermiştir ki, bütün bunlar ise "rüşd"e dâhildirler. Kalbde İmanı Yaratan Allah dır. Âlimlerimiz, imanı Allah'ın yaratmış olduğu hususunda bu ayette istidlal ederek şöyle demişlerdir: "Şayet "rüşd" muvaffak kılmak ve gerekli açıklamayı yapmak manasından olmuş olsaydı, zaten Cenâb-ı Hak, kâfirlere de bunu vermiş sayılırdı. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirlere de "rüşd" vermiş olması gerekirdi." Ka'bf buna şu şekilde cevap vermiştir. Bu söz, reddeden hakkında değil de, kabul eden hakkında söz konusu olur. Bu tıpkı, iki çocuğuna mal veren babanın durumuna benzer. Onlardan birisi bu malı alıp çoğaltıyor, diğeri ise, ya kabul etmiyor, ya da alıp onu zayi ediyor. Bu durumda, malı kabul edip onu çoğaltan taraf hakkında, "Falanca, oğlunu zengin etti" denildiği halde, aynı söz, o malı zayi eden taraf hakkında söylenemez." Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Bu cevap ancak, biz onun o malı kabul etmesini, "rüşd" denen şeyin bir cüz'ü kabul ettiğimizde tam olur. Halbuki bu yanlıştır, olmaz. Çünkü müsemmâ, iki cüz'den meydana gelir ve, bunlardan birisi de, failin kudret alanı içinde olmazsa, bu müsemmânın o faile nisbet edilmesi caiz olmaz. Binâenaleyh, "rüşd"ün mefûl manasında olarak, Allah'a nisbet edilmesinin caiz olmaması gerekir. Ancak ne var ki, nas yani, "Andolsun ki, Biz, İbrahim'e de rüşdünü verdik" ifadesi bu "rüşd"ün (mefûl manasında olarak), Allahü Teâlâ'dan meydana geldiği hususunda açık bir ifadedir. Binâenaleyh, Mu'tezile'nin ileri sürdüğü şey batıl olur. Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: "bu lafız, tıpkı "Udm ve Âdem (yokluk, bulunmama, yok olma) lafızlarında da olduğu gibi, hem rüşd hem de reşed şeklinde okunmuştur. "rüşd"ün İbrahim (aleyhisselâm)'a nisbet edilmesinden maksad. "onunki gibi bir rüşd" olduğunu belirtmek ya da "Bu, şânı olan bir rüşd'dür" diyerek, bu rüşdün özelliğine işaret etmektir. Ayetteki "daha önce" kaydına gelince, bu hususta şu açıklamalar yapılmıştır: a) "İbrahim (aleyhisselâm)'a nübüvvet ve hidâyeti, Musa (aleyhisselâm)'dan önce verdik" demektir. Bu mana, İbn Abbas (radıyallahü anh) ve İbn Cerir (radıyallahü anh)'den rivayet edilmiştir. b) "Buluğa ermeden önce, küçüklüğünde" demektir. Çünkü o yolda yürürken, yıldızları görmüş ve onlarla istidlalde bulunmuştur. Bu "rüşd"ü, hidayete ulaşma manasına hamledenlere göredir. Aksi halde bundan, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, buluğa ermeden önce nebi olduğu sonucu çıkar. Bu manada Mukatil'den rivayet edilmiştir. c) "O, Hazret-i Âdem'in sulbünde, Cenâb-ı Hak peygamberlerden ahit alırken" nimettir. Bu mana da, Dahhâk'a göre İbn Abbas (radıyallahü anh)' dan dan rivayet edilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın "ve biz onu, bilenlerdik" ifadesine gelince bu "Hak subhanehu ve Teâlâ onun, çok enteresan ve bedi hallerini, acayip sırlarını ve beğendiği birtakım sıfatlarını biliyordu. İşte bundan dolayı onu, kendisinin dostu, halili olmaya layık görmüştür" demektir. Bu, tıpkı senin, büyük bir zât hakkında, "Ben, falancayı tanırım" demen gibidir. Bu söz, onun büyüklüğüne delâlet etme hususunda, senin onun mükemmelliğini ve üstünlüğünü uzun uzadıya açıklamandan daha anlamlıdır. Ayet-i Kerimedeki "O zaman o, babasına ve kavmine" hakkında, Keşşaf sahibi şöyle der: "Bunun başındaki iz edâtı, ya atayna, da ruşdehu kelimesine, ya da mahzûf olan bir fiile taalluk eder. Mahzûf olmasına ifadenin takdiri "onun rüşd zamanlarından şu zamanı hatırla ki" şeklinde olur. Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "Sizin tapmakta olduğunuz heykeller nedir?" sözü ile ilgili birkaç mesele vardır: "Timsal" Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı şeylerden herhangi birisine benzetilmiş olarak yapılan şeye verilen ad olup, bunun aslı, "birşeyi bir şeye benzettiğinde" söylenilen "Falan şeyi, öteki şeye benzettim" ifadesine varıp dayanır. İşte aerzetilen bu şeye, "timsal" denilir. O topluluk, mesela insan veya başka biçimlerde olan, muayyen bazı şekillerde yapılmış olan putlara tapıyorlardı. Binâenaleyh, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu çözümü, onların öne kleri şüpheleri görmek ve o şüphelerini ibtal etmek için, sözünün başlangıcıdır. Keşşaf Sahibi şöyle der: "Cenâb-ı Hak, ifadesine mefûl vermemiş ve onu, mefûl olmayan bir kelime mevkiine koymuştur. Bu, mesela senin, "Putlara aoetler yapıyorlar" veya "o putlar için duruyorlar saygı gösteriyorlar" inen gibidir. Eğer: "Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, (Araf. 138) ayetinde olduğu gibi (......) değil de, (......) denilmeli değil miydi?" dersen ben derim ki: Bu fiil şayet müteaddi kılınacak olsaydı, mefûlünü ile alırdı. Ayetteki, "Onlar, "Biz atalarımızı, bunların tapıcılan olarak bulduk" ifadesine gelince, bil ki: o topluluk buna cevap vermek için ancak, daha fazla yadırgama ve kınamayı gerektiren taklid yoluna başvurmuşlardır. Çünkü onlar kendileri bir hatâ üzerinde olduklarında babalarının o yolu tercih etmiş olması, onları bu hatadan korumaz. Binâenaleyh, hiç şüphesiz Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) onlara, "Andolsun, siz de atalarınız da, apaçık bir sapıklık içindesiniz" diyerek cevap vermiş ve böylece batılın, kendisine tutunanların çok olması sebebiyle hakka dönüşemeyeceğini beyan etmiştir. Binâenaleyh, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), bu sözü onlara söylemiş, onlar da bu sözden bir kurtuluş ve kaçış yolu bulamamış ve Hazret-i İbrahim'in onları yadırgamaya devam ettiğini, inanç ve kararlılığının kuvvetli olduğunu görüp, onlar da çok oldukları ve de, uzun zamandan beri böyle bir inancı taşıdıkları için, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in bu yadırgamasını kabullenemediklerinden ona, "Sen bize gerçeği mi getirdin? Yoksa şakacılardan mısın sen?" dediler. Onlar bu sözleriyle, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, kendilerini yadırgamasını ve bu hususta ciddi olmasını uzak ve olması düşünülemeyen bir şey gibi gördüklerini zannettirmeye çalıştılar. İşte bundan dolayı, bu noktada Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Tevhidi izah etmeye geçmiştir. |
﴾ 55 ﴿