60

"O da: "Hayır dedi, sizin Rabbiniz, hem göklerin, hem yerin Rabbidir ki, bunları o yaratmıştır. Ve ben de buna, yakinen inananlardanım. Allah'a yemin ederim ki siz, arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza muhakkak ki bir tuzak kuracağım. " Derken o, bunları paramparça etti. Yalnız onların. Büyüğünü bıraktı, belki ona müracaat ederler diye. Dediler ki: "Bunu, bizim tanrılarımıza kim yaptı? Herhalde o, zalimlerden birisi" Dediler: "İşittik ki, kendisine İbrahim denilen bir genç, bunları diline doluyordu".

Bil ki o topluluk, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in putlar hakkında onlara söylediği sözlerle ta yaptığı zannını ortaya atmaya çalışınca, İbrahim (aleyhisselâm) hakikati, yani tevhidi izhar akte ciddi ve kararlı olduğunu gösterecek tarzda onlara hitab etti. Bu şey de, İnce söz, ikinci olarak da fiil ile ortaya konulmuştur.

Sözlü olanı, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in, "Hayır, sizin Rabbiniz, hem göklerin hem yerin Rabbidir ki, bunları o yaratmıştır" demesidir. Bu delil, gökleri ve yeri, kulların faydalanmaları için yaratan o zâta İbadet edilmesinin ra gâzel ve uygun olacağına delâlet eder. Çünkü, böylesi şeylere kadir olan, ahiret yolunda, cezalandırmak ve mükafaatlandırmak suretiyle, zarar ya da fayda vermeye de muktedirdir. Binâenaleyh bu sözün, neticesi Hazret-i İbrahim'in babasına demiş olduğu "Babacağım, işitmeyen, görmeyen, sana hiçbir faydası dokunmayan şeylere niye porsun?" (Meryem. 42) şeklindeki söze varıp dayanır. Keşşaf sahibi şöyle der: (......) ifadesindeki hunne zamiri, ya "gökler ve yer" yahutta "heykeller" esine râcidir. Bunun, "heykeller" lafzına râci olması, o topluluğun aleyhine delil getirme hususunda daha etkili ve anlamlıdır."

Ayetteki “Ve bende buna, yakinen inananlardanım" ifadesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılmıştır:

a) Bu sözün, gayesi bu hususu iyice tekid edip ortaya koymaktır. Bu tıpkı, bir kimsenin, bir kimseyi iyice medh veya iyice zemmetme hususunda, "ben onun (mesela), kerim veya zemim (kınanmış) olduğuna şehâdet ederim" demesi gibidir.

b) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) bu sözüyle şunu kastetmiştir: "Ben, söylediğimi delille isbat. Ben, sizin gibi değilim ki, delil ile isbat edemeyeceğim şeyleri söyleyeyim... Mesela sizin, kendi mezhep ve inancınızı delille isbat edemediğiniz ve "Biz atalarımızı böyle bulduk... Şeklindeki sözünüze başka bir şeyi ilave edememeniz gibidir."

Fiili olanı ise onun "Allah'a yemin ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza muhakkak ki bir tuzak kuracağım" ifadesidir. Bil ki o topluluk, aksi delillerden istifade edemeyince, Hazret-i (aleyhisselâm), onlara, o putlara ibadet etmenin faydasız olduğunu gösterme cihetine gitmiştir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Keşşaf Sahibi şöyle der: "Muâz İbn Cebel (radıyallahü anh) (......) yerine (......) şeklinde okumuştur. Yine (......) ifadesi (......) manasında olmak üzere (......) şeklinde okunmuştur bunu Cenâb-ı Hakk'ın (Saffat, 90) ifadesi de kuvvetlendirir. Buna göre şayet sen, "Bâ ile tâ arasında ne fark vardır?" dersen, ben derim ki: Bâ, asıl tâ ise, vâv'dan bedeldir, onu yerine getirilir. Ayrıca tâ da, ek bir mana vardır ki, bu da teaccüb manasıdır. Buna göre Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) sanki, bu tuzağı, kendi eliyle kolayca gerçekleştirmesinden teaccüb etmiştir. Çünkü bu, çok zor bir iş olduğu için, adeta, ondan sudur etmesi umulmayan bir işti...

İkinci Mesele

Şayet, "keyd" başkasını hissettirmeksizin bir zarara uğratma hususunda tuzak kurmak anlamında olduğuna, bu da, putlar için söz konusu olamayacağına göre, daha niçin İbrahim (aleyhisselâm) "ben putlarınıza muhakkak ki bir tuzak kuracağım" demiştir?" denilirse, buna şu şekilde cevap verebiliriz. O bunu, o tupfum nezdinde putların zarara uğraması mümkün olduğu için, mecazi olarak söylemiştir. Bununla, "Ben size, putlarınız hakkında tuzak kuracağım" manasının da kastedildiği ileri sürülmüştür. Çünkü o, bu hareketiyle onları gama ve kedere boğmuştur.

Putları Kırma Fikrinin Başlangıcı

Bu hadisenin nasıl başladığı hususunda şu iki izah yapılmıştır:

1) Süddî şöyle demiştir: Onlar, bayramlarından döndüklerinde putların yanına varır, onlara secde eder, sonra da evlerine dönerlerdi. Binâenaleyh, bu vakit gelip çatınca, Âzer, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e, "Keşke bizimle, sen de çıksan" dedi. Bunun üzerine o da, onlarla beraber çıktı. Yolda giderlerken, putları kırma fikri aklına geldi ve: "Ben hastayım, ayaklarımdan şikâyetim var" dedi. Onlar çekip gidince, geride de onların acizleri ve zayıf takımı kalınca, haykırarak, "Allah'a yemin ederim ki... Ben putlarınıza muhakkak ki bir tuzak kuracağım" dedi. Bu görüşü savunanları, görüşlerine delil olarak "Dediler : "işittik ki, kendisine ibrahim denilen bir genç bunları diline doluyordu" mealindeki ayeti zikrederler.

2) Kelbî şöyle der: "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) yıldızlara bakan bir aileden idi. Onlar, bayram yerlerine çıkmak istediklerinde, hastalar hariç, geride kimseyi bırakmazlardı. Binâenaleyh, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), kafasına koyduğu putları kırma işini, iyice gönlüne yerleştirince, bayram gününden önce gökyüzüne baktı ve yanındakilere, "ben, kendimin yarın hastalanacağımı hissediyorum" dedi ki, işte bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "Derken yıldızlara bir nazar atfetti de, "Ben muhakkak ki hastayım" dedi" (Saffat. 88-89) ayetinin ifade ettiği husustur. Derken, ertesi gün, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), başı sargılı olarak sabahladı. Derken o topluluk, bayram için çıktılar, geride de, ondan başka kimse kalmadı. Bunun üzerine o, "Allah'a yemin olsun ki, ben putlarınıza muhakkak ki bir tuzak kuracağım" dedi. Bu sözü, onlardan biri duydu ve bunu kafasına yerleştirdi. Sonra da o adamın, bunu başkalarına da haber verdi, böylece bu söz, topluluğun arasında yayıldı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, (çoğul sığasını kullanarak), "Dediler..." buyurmuştur.

Bil ki, bu iki izah da, mümkündür. Kıssanın gerisi şudur: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) putların bulunduğu yere girince, orada dizili yetmiş put gördü. Orada kapının karşısında altından yapılma iki gözünde de geceleyin ışıldayan iki mücevher bulunan büyük bir başka putun olduğunu farketti. Böylece, o putların tamamını, elindeki baltayla kırdı, geriye sadece o büyük putu bıraktı. Sonra da baltayı, o putun boynuna astı.

Cenâb-ı Hakk'ın "Derken o, bunları z-aiam parça etti, belki de ona müracaat ederler diye yalnız büyük putu kırmadı" "âöesine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır.

Putlar İçin Âkil Zamiri

Şayet, "Cenâb-ı Hak niçin, ancak insanlar hakkında söylenilmesi uygun düşen bir çoğul sığasıyla (......) demiştir?" denilirse, buna şu şekilde cevap verebiliriz: Bu onların, o putlara, o putların saygı duyulup kendilerine cadet editip yaklaşılması hususunda adeta insanlar gibi olduklarına inanmaları sebebiyledir. Belki de onların içinde o putların zarar-fayda verdiklerine inananlar da bulunmaktaydı.

İkinci Mesele

Keşşaf Sahibi şöyle der: cüzaz kelimesi, paramparça demek olup kırmak ve parçalamak anlamına gelen cezzlafzından müştaktır. Bu kelime cinsin kesresiyle cizâz ve fethasıyla cezaz şeklinde de okunmuştur. Yine bu ifade ecziz kelimesinin çoğulu olarak (cüzuzen), in çoğulu olarak şeklinde de okunmuştur.

Büyük Putu Bırakması

Şayet, denilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bu büyüklüğün hilkat açısından olması muhtemel olduğu gibi, saygı açısından; ya da her iki bakımdan olması da muhtemeldir.

Ayetteki "Belki ona müracaat ederler diye" ifadesine gelince, onların Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'e müracaat etmeleri muhtemel olduğu gibi, o büyük puta müracaat etmiş olmaları da muhtemeldir. Birincisinin olması halinde, bunu şu iki apdan izah edebiliriz:

a) Mana, "Belki de onlar, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in sözüne başvurmuş ve batıllarından yüz çevirmişlerdir" şeklindedir.

b) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), onların dinlerini inkâr ettiğini ve ilâhlarına sövdüğünü duydukları için, zann-ı galibiyle, onların sadece kendisine müracaat edeceklerine iletmiştir. Böylece de onları, verdiği, "Hayır, bunu o putların büyüğü yaptı... O halde onlara sorun" (Enbiya, 63) şeklindeki cevapla susturmuştur.

Ama biz, zamirin, o putların büyüğüne raci olduğunu söylersek, bu hususta da şu iki izahı yapabiliriz:

a) Mana, "Belki de onlar, tıpkı problemlerin halledilmesi için âlime müracaat edildiği gibi, o puta müracaat edecekler ve "Bunlara ne oldu ki, kırılmışlar? Sen boynunda balta asılı olduğu halde sapasağlam duruyorsun? Diyecekler. Bu Kelbi'nin görüşüdür. Onlar, bu sözü aşırı cehaletlerine binâen söylemişlerdir. Belki de onlar, o büyük putun, konuşup cevap vereceğine inanıyorlardı.

b) Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), onların o puta müracaat etmeyeceklerini bildiği halde, onlarla alay etmek için bunu söylemiştir. Çünkü kendisine secde edilen ve o ibâdete ehil ve layık görülen kimse normalde, problemlerin halli hususunda, kendisine müracaat edilen kimse olur.

Onların Putlara Sormaları Nasıl Düşünülebilir?

Şayet, "O topluluğun akıllı olduğu veya olmadığı söylenebilir. Binâenaleyh eğer onlar akıllı idiyseler, o putların duymadığını, görmediğini, fayda ve zararları olmadığı açık olarak bilmeleri gerekirdi. Binâenaleyh Hazret-i

İbrahim (aleyhisselâm) bunu isbatlamak için, putları kırmaya niçin ihtiyaç duymuştur?" Bu konuda söylenecek son söz şudur: Tıpkı bizden birisinin Kur'ân'ı, camiyi, mihrabı büyük .(mukaddes) görüp yüce bilmesi gibi, o topluluk da putlarını böyle yüce sayıyor, onlara saygı gösteriyorlardı. Onları kırmak, işte bu açıdan yüce bilinmelerine fayda vermez.

Akılsız İseler Mükellef Olmamaları Gerekir

Yok, eğer bu kavmin akılsız olduğunu söylersek, bunlarla münazara etmenin ve bunlara peygamber göndermenin yerinde birşey olmaması gerekir" denilirse, buna şöyle cevab verilir: Onlar akıllı idiler ve o putların cansız olduklarını açıkça biliyorlardı. Fakat o putların, yıldızların heykelleri olduklarına, kendilerine tapanlara faydalı olacaklarına, onları hafife atan (saygısızlık gösteren) kimselere de büyük zarar verecek olduklarına inanıyorlardı. İbrahim (aleyhisselâm), kendisine onlardan hiçbir zarar dokunmadan onları kırabilmiştir. Binâenaleyh onun bu hareketi, işte bu açıdan onların inançlarının yanlış olduğuna delâlet eder.

Hazret-i İbrahim'i Sorgulamaları

Hak teâlâ'nın "Dediler ki: "Bunu bizim tanrılarımıza kim yaptı? Herhalde o, zâlimlerden birisi" ifadesi, "Kim bu kırma ve parça parça etme işini yaptı ise, o alabildiğine zalimdir, zalimler gürûhundandır. Çünkü o, ta'zime, ululanmaya lâyık bu ilahlara karşı, böylesine cüretkâr olmuştur" dediler" demektir. Yahut da onlar putların kırılmasını bir aşırılık yahut onları alabildiğine hafife alma olarak gördükleri için "zalim" demişlerdir.

Hak teâlâ'nın "Dedilerki: "işittikki, kendisine îbrahim denen bir genç, bunlan diline doluyordu" ifadesi hakkında iki mesele vardır:

Birinci Mesele

Zeccac şöyle der: "Bu ifade de "İbrahim" kelimesi şu iki sebebten ötürü merfû kılınmıştır:

a) "O, İbrahim'dir" takdirinde olarak,

b) "Ey İbrahim (denilen) "takdirinde münada olarak" Keşşaf Sahibi ise, "Doğru olan, buradaki "İbrahim" lafzının, (Denilen) fiilinin nâib-i faili olmasıdır. Çünkü bu ifadeden murad, müsemmâ (şahıs) değil onun ismidir" demiştir.

İkinci Mesele

Ayetin zahiri bu sözü söyleyenlerin bir kişiden fazla olduğunu göstermektedir. Buna göre onlar sanki daha önce Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'i tanımış ve putları hakkında onun söylediği şeyleri duymuşlardı. Binâenaleyh Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'in "Sizin tapmakta ocuğunuz bu heykeller nedir?" (Enbiya, 52) şeklindeki sözünden başka hiçbir sözü bulunmasaydı bile, zannı gâlib ile, putları kıranın o olduğuna hükmetmelerine yeterdi

Hazret-i ibrahim (aleyhisselâm)'in Kavmini İrşadı

60 ﴿