73"Ona İshâk'ı, üstelik bir de Yakûb'u ihsan ettik ve herbirini sâlih kimseler yaptık. Onları, emrimizle doğru yolu gösterecek rehberler kıldık, kendilerine hayırlı işler yapmayı, dosdoğru namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar Bize ibadet edicilerdir". Bil ki Allahü teâlâ, kendilerini kurtarıp mübarek bir yere ulaştırmak suretiyle İbrahım (aleyhisselâm) ve Lût (aleyhisselâm)'a olan nimetlerini zikrettikten sonra, bunun peşinden, diğer nimetlerini zikretmiştir. Cenâb-ı Hak, ikisinin arasını birleştirmiştir. Çünkü peygamberlik konusunda aralarında bulunan ortaklık ve yakınlıkla birlikte, Lût'un İbrahim (aleyhisselâm)'le beraber olmasında pek büyük bir inam ve ihsan bulunmaktadır. Sonra Cenâb-ı Hak, İbrahim (aleyhisselâm)'a adetâ akıtarak bolca vermiş olduğa nimetlerle Lût (aleyhisselâm)'a yağdırmış olduğu nimetleri zikretmiştir. İbrahim (aleyhisselâm)'a yağdırmış olduğu nimetlere gelince, bu birkaç yöndendir. a) Cenâb-ı Hakk'ın "Ona Ishak'ı, üstelik bir de Ya'kûb'u ihsan ettik" ayeti. Bil ki "nafile" kelimesi, hassaten, "bağış ve atiyye" savnındadır. "en-Neflu" kelimesi de böyledir. Bağış ve ikramı çok olan bir kimseye de "Nevfel" denilir. Müfessirlerin bu hususta iki görüşü bulunmaktadır: 1) "Nafiletun" kelimesi burada, (......) ifadesinden bir mastardır, ancak, onun lafzından olmayan bir masdar, Çünkü "Onu ona, bir hibe olmak üzere ihsan ettik" sözüyle, "İshâk ve Ya'kûb'u ona, bir atiyye ve hak edilmiş bir karşılık olmaksızın, bu lütuf (fadl) olarak hibe ettik, ihsan ettik" ifadeleri arasında bir fark yoktur. Bu, Mücahid ile Ata'nın görüşüdür. 2) Ubeyy İbn Ka'b, İbn Abbas, Katâde, Ferrâ ve Zeccâc'ın görüşü olup buna göre İbrahim (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hakk'dan bir çocuk isteyince: "Rabbim bana, salihlerden (olan bir çocuk) bahşet" (Saffat. 100) dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onun duasına, "Onâ ishâk'ı ihsan ettik" buyurarak cevâp verdi. Yakûb'u da, ona, duâ etmeden verdi ki, işte bu da, "nafile" olmuştur. İnsanlar tarafından, fazladan yapılan şey gibi. Buna göre Cenâb-ı Hak'tan ki, "Ona, duasına icabet etmek üzere, İshâk'ı ihsan ettik. Farz namaza bir ilâve olarak talep etmiş olduğu nafile namaza mukabil de ona, fazladan, Yakûb'u lütfettik" demiştir. Bu açıklamaya göre "nafile", özellikle, Yâkub'dur. İkinci izah tarzı, doğruya daha yakındır. Çünkü Cenâb-ı Hak, ikisini birarada zikretmiş, sonra da nafileten sözünü getirmiştir. Bunun, her iki kelime için bir sıfat olması uygun olursa, bu daha evladır. b) Cenâb-ı Hakk'ın "Ve herbirini salih kimseler yaptık" ayeti. Yani, "İbrahim, Ishâk, Yakûb'dan herbirini, resul olan nebiler yaptık" demektir. Bu, Dahhak'ın görüşüdür. Diğer alimler ise buna, "Allah (c.c.)'in taâtiyle amel eden ve haramlarından kaçınan kimseler kıldı" manasını vermişlerdir. İkinci görüş, doğruya daha yakındır. Çünkü "salâh" kelimesi, hepsini içine alır. Zira Cenâb-ı Hak bundan hemen sonra, "kendilerine hayırlı işler yapmayı vahyettik" buyurmuştur. Şayet biz, "sâlihîn, kelimesini nübüvvet manasına hamledersek, o zaman bir tekrar olmuş olur. Ehl-i sünnet alimlerimiz, bu ayetle, kulların fiilinin Allah tarafından yaratıldığına istidlal etmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve herbirini sâlih kimseler yaptık" buyruğu, salih olma işinin (salâh), Allah tarafından meydana getirildiğini gösterir. Cübbai buna şu şekilde cevâb vermiştir: "Eğer böyle olsaydı, Allahü teâlâ onları salih olmakla, imamlar ve önderler olmakla ve, âbidler olmakla nitelemez, onları böylece vasfetmez ve, övgüde de bulunmazdı. Bu durum sabit olunca, burada muhakkak ki tevil yapmak gerekir. Bu da şu iki yöndendir: 1) Bundan maksat şudur: "Allah onlara, sayesinde salih kimseler olacakları lûtuflar ile, tevfik-i ilahîsini vermiştir" 2) Bundan murad, Cenâb-ı Hakk'ın onları, bu vasflarla isimlendirmiş olması da olabilir. Nitekim Arabça'da, insanlar nezdinde doğrulayıcı ve mümin olduğu halde, onun bu sıfatlarla nitelediğinde,"Zeyd falancayı fasıklıkla niteledi. Onu sapıklıkla vasfetti ve onun kâfir olduğunu söyledi" denilir. Yine hakim için de, bunlarda hükmetti anlamında olmak üzere "Falancayı akladı ve âdil, doğru olduğunu söyledi; (falancayı) tenkid etti, eleştirdi" denilir. Bil ki, bu açıklamalar bozuktur. Mutezilenin medh ve "zem" meselesine dayanmalarına gelince, buna şöyle cevâp verilir. Bu hususta bilinen yöntem, onlara, "daî" ve "ilim" meselesiyle karşı koyup mukabele etmemizdir. Bunu lütuf fiiline hamletmesine gelince, bu da yanlıştır. Çünkü lütuf fiili, bütün mükellefleri içine alır. Binâenaleyh bu tahsisde, daha fazla bir fayda ve anlamın bulunması zorunludur. Bir de onun, "Onu, bir salih kimse yaptınız sözü, "Onu, hareketli ve müteharrik kıldım" demesi gibidir. O halde bu ifâdeyi, salâh'tan başka bir şeyi elde etme anlamına hamletmek, zahir manayı terketmek olur. İfadeyi, onları salih kimseler olarak isimlendirme anlamına hamletmeye gelince, yine bu da bir mecazdır. Bu konuda söylenebilecek en son söz şudur: Buna ancak, zaruret halinde kimi yerlerde başvurulabilir. Burada ise böyle bir zaruret yoktur. Ama onlar yeniden "medh" ve zem" meselesine dönerlerse, o zaman biz de yine "daî" ve "ilim" meselesine döneriz... c) Cenâb-ı Hakkın "Onları, emrimizle doğru yolu gösterecek rehberler kıldık" ayetinin ifade ettiği husus. Bu konuda iki görüş bulunmaktadır: 1) Yani, "Biz onları bizim emrimiz ve iznimizle, insanları Allahın dinine ve hayırlara çağıran önderler, insanlar yaptık" demektir. 2) Ebu Müslim'in görüşü olup, buna göre, buradaki "imamet"den murat, nübüvvet"dir. Bir tekrarın söz konusu olmaması için, birinci izah daha uygundur, ilerimiz bu ayetle şu iki şeye istidlal etmişlerdir: a) "Onları rehberler kıldık" sözüyle, fiillerin Allah tarafından yaratıldığına ki bunun daha önce geçmişti. b) Hakka davet ve batıldan men etmenin ancak Allahın emri ile caiz olabileceğine. Zira emir muteber olmasaydı, Cenâb-ı Hakkın"emrimizle" ifadesinde, bir fayda bulunmazdı. c) Cenâb-ı Hakkın "kendilerine hayırlı işler yapmayı... vahyettik" ayetinin beyan ettiği husus. Bu ayet, Cenâb-ı Hakkın onlara, nübüvvet şerefini tahsis etmiş olduğuna delâlet eder. Bu ise, babaya verilmiş olan nimetlerin en büyüklerindendir. Zeccâc şöyle demiştir: (......) denilmesi de, hâ hazfedilerek denilmiştir. Çünkü izafet, bu hâ'dan bedeldir." Başkaları da, (......) ile (......) masdardırlar derler. Ebû Müslim el-Ensarî de: "Namaz, bedenî ibâdetlerin en şereflisi olup, Allah'ı zikretmek için farz kılınmıştır. Zekât da, mali ibâdetlerin en şereflisidir. Bu ikisinin toplamı ise, Allah'ın emrini tazim edip, O'nun kullarına şefkat merhameti ifade ederler" demiştir. Bil ki, Cenâb-ı Hak onları önce "salih olmakla (salâh) vasfetmiştir. Bil ki bu, Allah'a doğru gidenlerin ilk mertebesidir. Sonra Cenâb-ı Hak terakki buyurmuş ve onları, imâm olmakla nitelemiştir. Daha sonra yine terakkî ruvurmuş ve onları, nübüvvet ve vahye mazhar olmakla nitelemiştir. Masumiyeti ifade eden "salâh-salih olma", nübüvvet mertebelerinin ilki olunca, bu nebilerin masum cuklarına delâlet etmiş olur. Çünkü, mertebelerin ilkinden mahrum olan, nihayetinden de mahrumdur, demektir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, nasıl onlara olan nimetlerinin çeşitlerini açıklamışsa, bundan sonra da, onların, kendisine ibâdetle meşgul olduklarını beyân etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Onlar bize, ibadet edicilerdir." Buna göre sanki, Cenâb-ı Hak, ihsanlarda ve inamlarda bulunmak suretiyle nasıl rubûbiyyet ahdine riâyet etmiş ise, ayni şekilde onlar da, kulluk ahdine riâyet etmişlerdir ki, bu da onların, tâat ve ibadetle meşgul olmalarıdır. |
﴾ 73 ﴿