82"Davûd ve Süleymanı da (hatırla). Hani onlar ekin hakkında bir kısım kimsenin davarının içinde yayıldığı ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Onların verdikleri hükmün şahidleri Bizdik, Biz... Biz onu(n hükmünü), Süleyman'a hemen öğretmiştik. Biz, herbirine hüküm ve ilim vermiştik. Dağları ve kuşları, Dâvud ile birlikte tesbih etmek üzere, râm etmiştik. Bütün bunları Biz yaptık... Biz ona, sizin için, sizi savaşın şiddetinden korumak için, giyecek (zırh) yapma sanatını öğrettik. Şimdi siz şükredenler misiniz? Süleymanın emrine şiddetle esen rüzgarı, (verdik ki) o kendisini, içine feyz ü bereket verdiğimiz yere kendi emriyle akar götürürdü. Biz, herşeyi, bileniz.. Şeytanlardan, onun için denize dalacak ve bundan başka işler görecek olan kimseleri de, müsahhar kıldık. Biz onların, gözcüleriydik". Bil ki, ayetlerde geçen Dâvud, Süleyman Eyyüb, Zekeriyya ve Zennun (aleyhisselâm) isimlerinin hepsi, Cenâb-ı Hakkın daha önce geçen ya, (Enbiya, 51), yahut da (Enbiya.,74) ifadelerine atıftır. Bil ki, Cenâb-ı Hakkın bu ifadelerden maksadı, Dâvud ve Süleyman (aleyhisselâm) a olan nimetlerini izhar etmektir. İşte bundan dolayı ilkönce, ikisi arasında müşterek olan nimetlerden bahsetmiş, daha sonra da her birine, ayrı ayrı tahsis ettiği nimetleri beyan buyurmuştur. İkisi arasında müşterek olan nimet, bahsedilen kıssa, yani "hüküm Mine hadisesi"dir. Hüküm vermenin bir nimet oluşunun vechi ve sebebi ise şudur: Çünkü Allahü teâlâ, "Biz, herbirine hüküm ve ilim vermiştik " cümlesinde onları ilim anlayışla bezediğini bildirmiştir. Sonra bu, ayette, ilmin kemâllerin en üstünü ve en büyüğü olduğuna bir dikkat çekme bulunmaktadır. Bu böyledir, çünkü Allahü teâlâ burada, dağları, kuşları, rüzgarı ve cinleri, onların emrine verme gibi diğer yüce etlerden önce, ilmi zikretmiştir. İlim, bu gibi yüce nimetlerden üstün ve faziletli aunca, onun, başka nimetlerle mukayesesi neticesini sen anla. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır: İbn Sikkît; "nefş davarın geceleyin, çobansız olarak otlaması ve yayılması demektir" demiştir. Bu, müfessirlerin ekserisinin görüşüdür. Hasan el-Basri'den, bu tabirin, varın hem gece hem de gündüz yayılması hakkında kullanılabileceği görüşü de varid olmuştur. Müfessirlerin ekserisi, ayette geçen hars kelimesinin, ekin manasına geldiği kanaatindedir. Bazıları da bunun üzüm bağı manasına geldiğini söylemişlerdir ki birincisi örfe daha uygundur. Çoğulun en azının iki olduğunu söyleyenler, ifadeyle Dâvud ve Süleyman (aleyhisselâm) kastedildiği için, Cenâb-ı Hakkın, ifadesiyle istidlal etmişlerdir. Buna şu şekilde cevap verilebilir: "Hüküm", lafzi, hâkime (hüküm veren) nisbet edildiği gibi, bazan da mahkûmun lehe (hakkında hüküm verilene) nisbet edilir. Binâenaleyh hüküm, karşılıklı davaiaşanlara nisbet edildiğine göre, onların toplamı, ikiden daha çok olur. Bu ifade aynı zamanda şeklinde de okunmuştur. Ekini Bozan Davar Hakkında Hüküm Bu hususun nasıl cereyan ettiği hususunda şu izah yapılmıştır: a) Müfessirlerin ekserisi şöyle demişlerdir: Hazret-i Davud'a, birisi ekinin sahibi, diğeri de sürünün sahibi olarak iki adam geıir. Ekin sahibi "Falancanın davarları, benim ekinime girdi ve ondan hiçbir şey bırakmadı" dedi. Bunun üzerine Dâvud (aleyhisselâm), "Git, sürü senindir" hükmünü verdi: Derken, ikisi oradan ayrıldılar ve Süleyman (aleyhisselâm)'a rastgeldiler. Bunun üzerine Süleyman (aleyhisselâm): "Aranızda nasıl hükmetti?" deyince onlar, Davud'un verdiği hükmü söylediler. Süleyman (aleyhisselâm): "Kadı (hakim) ben olsaydım, başka türlü hüküm verirdim" dedi. Bu söz, Dâvud (aleyhisselâm)'a ulaşınca, bunun üzerine Dâvud (aleyhisselâm), Süleyman (aleyhisselâm)'ı çağırdı ve "O ikisi arasında sen nasıl hükmederdin?" deyince, Süleyman (aleyhisselâm) şöyle dedi: "Ben, davarları, ekinin sahibine verirdim. Böylece, o davarların sütü, kuzusu ve yünü, ekin sahibinin olur. Ertesi yıl, ekin, yenildiği günkü durumuna ulaştığında, koyunları geri sahibine verirdim. Böylece de, ekin sahibi ekinini almış olurdu". b) İbn Mesûd, Sureyh ve Mukâtil (r.h.), şöyle demişlerdir: "Bir çoban geceleyin, bir üzüm bağının yanına yatak kurdu (sürüsünü orada yatırdı). Derken çoban farkında olmadan, koyunlar o bağa girdi; üzüm dallarını yiyerek, bağı işe yaramaz hale getirdi. Ertesi gün, bağın sahibi, Dâvud (aleyhisselâm)'a başvurdu. Dâvud (aleyhisselâm) da, o bağın değeriyle koyunun değeri arasında bir farklılık olmadığı için, koyunların bağ sahibinin olacağı şeklinde hükmetti... Onlar çekip gittiler. Derken, Süleyman (aleyhisselâm)'a rastladılar. Bunun üzerine Süleyman (aleyhisselâm) onlara, "Aranızda nasıl hükmetti?" deyince, onlar, Dâvud (aleyhisselâm)'ın verdiği hükmü anlattılar. Süleyman (aleyhisselâm), "Bu hükümden başka bir hüküm her iki tarafın durumuna daha uygun olabilir" dedi. Bu söz, Dâvud (aleyhisselâm)'a ulaştı. Derken, Dâvud (aleyhisselâm), Süleyman (aleyhisselâm)'ı çağırdı ve ona, "Babalık ve peygamberlik hakkı için, o iki tarafın durumuna daha uygun olan şeyi bana haber vereceksin..." dedi. Bunun üzerine Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm), "Sürüyü, kendisinden yararlanmak üzere, bağın sahibine verirsin, çoban da, eski halini alıncaya kadar o bağı islâh etmeye çalışır. Daha sonra sürüyü, sahibine geri verirsin" dedi. Dâvud (aleyhisselâm), bunun üzerine, "Hüküm, senin verdiğin hükümdür" dedi ve ayni karan verdi. İbn Abbas (radıyallahü anh) bu hükmü verirken, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın yaşının onbir olduğunu söylemiştir. Burada, mutlaka bahsedilmesi gereken birtakım hususlar vardır; 1. İkisinin hükmü farklı mıydı? Birinci Soru: "Ayette, Hazret-i Dâvud ve Süleyman (aleyhisselâm)'ın, verdikleri hükmün farklı olduğuna dair, herhangi bir delâlet var mıdır? Çünkü, Ebu Bekr el-Asamm şöyle demektedir: O ikisi, verdikleri hükümde kesinlikle ihtilaf etmediler. Çünkü Allahü teâlâ, her ikisine de, hükmün ne olacağını beyan etmişti. Ancak ne var ki O, bu hükmü, Hazret-i Süleyman(aleyhisselâm)'ın ağzından beyan etmiştir." Cevap: Doğrusu şudur: Onlar hükümlerinde ihtilâf etmişlerdi. Bunun delili sahabe ve tabiin (radıyallahü anh)'ın, anlattığımız şey hususundaki icmalarıdır. Hem Cenab-ı Hak, önce, "Onların verdikleri hükmün şahidleri Bizdik, Biz" buyurmuş, sonrada, "Biz onu(nla hükmünü) Süleyman'a hemen öğretmiştik" buyurmuştur. Bu ikinci ifâdenin başındaki fâ; takibiyye içindir. Binâenaleyh, bu hükmün, bu öğretmeden önce olması gerekir. Önce geçen o hüküm hakkında, onların, o hususta ya ittifak ettikleri, ya da ihtilâf ettikleri söylenebilir. Binâenaleyh, eğer onlar, o hususta ittifak etmişlerse, Cenab-ı Hakkın bu hususta, "Biz onu(n hükmünü) Süleyman'a hemen öğretmiştik" sözünün bir manası kalmaz. Yok, eğer ihtilâf etmişlerse; elde edilmek istenen netice de budur. İkinci Soru: "Biz, o ikisinin, verdikleri hükümde ihtilaf ettiklerini kabul edelim. Ancak ne var ki, bu iki hüküm, nas'tan mı çıkarılmıştır, yoksa içtihattan mı elde edilmiştir?" Cevap: Bize göre, bu iki husus da, müsavidir. Ama Cübbaî, bu iki hükmün de nas'dan elde edildiğini iddia etmiştir. Sonra Cübbaî, bunu bazan, "Peygamberlerin içtihad etmeleri caiz değildir" esasına bina ediyor, bazan da, "Genel manada peygamberlik içtihad etmesi caiz olsa, ancak ne var ki bu meselede caiz değildir" şeklindeki kaidesine bina ediyor. Birinci mülahazamıza gelince, biz bu hususta, eserimiz, "el-Mahsûl fi'l-u'sûl" de bir nebze konuşmuştuk. Simde burada, her iki tarafın sözlerinin usûllerini zikredelim. Cübbaî, peygamberlerin içtihad etmesinin caiz olmayacağına dair şu delileri getirmiştir: a) Cenâb-ı Hak, "Deki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olmayacak şeydir. Ben, vahy olunagelenden başkasına tâbi olmam" (Yunus, 15) ve "O, hevasından konuşmaz..."(Necm, 3) buyurmuştur. b) İçtihâtın yolu, zandır. Hâlbuki peygamber, o hükmü, yakînen elde etmeye muktedirdir. Binâenaleyh onun, zanna başvurması caiz değildir. Bu tıpkı, kıbleyi bilen kimsenin, o hususta içtihat etmesinin caiz olmasına benzer. c) Peygambere muhalefet, küfrü gerektirir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Öyle değil, Rabbine andolsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çekdikleri şeylerde seni hakim yapıp ... teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olmazlar" (Nisa, 65) buyurmuştur. Halbuki, zannî ve içtihadî meselelere içtihad etmek küfrü gerektirmez. d) Peygamberin, hükümler hakkında içtihat etmesi caiz olsaydı, onun o hükümlerden herhangi birisi hakkında karar vermek için beklenmesi caiz olmazdı. Peygamber, "Zihâr" ve "liân" meselelerinde vahiy gelinceye kadar beklediğine göre işte bu durum, onun içtihat yapmasının caiz olmadığını gösterir. e) İçtihada ancak, nas bulunmadığı zaman başvurulur. Ancak ne var ki, peygamber için nassın bulunmadığını düşünmek adeta imkânsız gibidir. Binâenaleyh içtihât etmesinin caiz olmaması gerekir. f) Peygamberin içtihat etmesi caiz olsaydı, Cebrail'in de içtihat etmesi caiz olurdu. Bu durumda da, Cebrail'in getirdiği şer'î hükümlerin, Allah'ın naslarından mı, yoksa Cebrail'in içtihadından mı olduğuna dair, bir tereddüt hasıl olur, güven kalmazdı. Cevâb: Bu görüşlerin birincisine şu şekilde cevap verebiliriz: Cenâb-ı Hakkın, "De ki: Onu kendiliğinden değiştirmek benim için olmayacak şeydir. Ben, vahy olunagelenden başkasına tabi olmam" (Yunus, 15) ayeti, sizin görüşünüze delâlet etmez. Çünkü bu, bir ayetin başka bir ayetle değiştirilmesi (nesh) hakkındadır. Çünkü bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın, "bize kavuşmayı ummayanlar, (Ya bize bundan başka bir Kur'an getir, yahut onu değiştir dedi)" (yunus, 15) buyruğunun peşinden gelmiştir. Oysaki, bu hususta içtihada mahal ve imkân yoktur. Cenâb-ı Hakkın, "O, kendi nevasından konuşmaz"(Necm.3) ayetinin bu hususta delil getirilmesi de tuhaftır. Çünkü, içtihat yapabilecek kimsenin, "Hakkında içtihat ettiğim şey, ayrıntılı bir biçimde olmasa dahi, genet anlamda vahiydendir" demesi mümkündür. Çünkü bu ayet, Allah'dan alınan vahyin tebliğ edilmesi hakkındadır, yoksa, akıl ile yapılabilecek içtihadlar hakkında değildir. İkincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: Allahü teâlâ, peygamberine; "Asl"da hükmün falanca şeye bağlandığına yani hükmün sebebine dair zann-ı galibin mevcut olur, sonra da, aynı sebebin bir başka meselede de mevcut olduğuna dair bir zann-ı galibin bulunursa, işte o şekilde hükmet" demiştir. Dolayısıyla kıyasla verilen bu hüküm de kesindir, zan hükümde değil de, hükme götüren yoldadır. Üçüncüsüne de şu şekilde cevap verebiliriz: Biz, içtihadı, şeylere muhalefet etmenin, caiz olmasını, mutlak manada kabul etmiyoruz. Tam aksine, onlara muhalefet etmenin caiz olması, o hükümlerin, masum olmayanlardan sudur etmesi şartına bağlanmıştır. Bunun delili şudur: Ümmetin, herhangi bir meselede, içtihadî olarak ittifak etmeleri mümkündür. Onların bu içtihatlarına muhalefet etmek, imkânsızdır. Peygamberin durumuysa, bundan daha kuvvetlidir. Dördüncüsüne de şu şekilde cevap verebiliriz: Belki de, Hazret-i Peygamber, bazı meselelerde içtihâd etmekten men edilmişti. Yahutta ona, bu hususta mutlak anlamda izin verilmişti. Ancak ne var ki onun için bu meselelerde (zihar, liân....) içtihat yönü ortaya, çıkmamış, zuhur etmemiştir. İşte bundan dolayı, vahiy beklemek zorunda kalmıştır. Beşincisine şu şekilde cevab verebiliriz: Bazı meselelerde, peygambere vahyin gelmemiş olması niçin caiz olmasın? İşte bu durumda, içtihat edebilme şartları tahakkuk etmiş olur. Altıncısına da şu şekilde cevab verebiliriz: Bu ihtimal, ümmetin, o ihtimalin aksine ittifak etmiş olmasıyla bertaraf edilmiştir. İşte, peygamberlerin içtihat etmesini kabul etmeyenlere verilecek cevablar bunlardan ibarettir. Peygamberlerin İçtihadının Delilleri Peygamberlerin içtihat edebileceklerinin delilleri ise şunlardır: 1) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "asl"daki hükmün; herhangi bir şeye, bir mânaya, bir sebebe bağlı olduğuna zann-ı galibiyle hükmedip, sonra da, o mâna ve sebebin başka bir meselede de mevcut olduğunu bilir veya zannederse, mutlaka, o meseledeki ilahî hükmün tıpkı asl meseledeki gibi olduğuna dair zann-ı galibiyle hükmeder. Ayrıca, peygamberde, Allahın hükmüne muhalefet etmenin, ilahî cezayı hak etme sebebi olacağına dair kesin bir inanç vardır. Binâenaleyh, bu iki mukaddimeden, zanni olarak verilen o hükme, muhalefet edenin ikâba müstehak olacağı zannı doğar. Bu durumda o kimse, o işi, aynı anda hem yapmaya hem de yapmamaya yönelir ki, iki zıt aynı anda bir arada bulunmayacağından, imkânsızdır. Yahut, o ikisini de yapmaz. Bu da, iki zıttan uzak kalma imkânsız olacağı için, imkânsızdır. Ya da o, mercûhu (zayıfı), râcihe (kuvvetliye) tercih edecektir ki, bu da, aklın bedahetiyle batıldır. Veyahut da, o kuvvetli olanı zayıf olana tercih edecektir ki, işte kıyasla amel etmek de budur. İşte, kıyasla amel etmede kendisine dayanılan nükte ve nokta da, budur. Bu, aynı zamanda, peygamberler hakkında da böyledir. Bu, Cebrail'in içtihat edebileceği sonucuna da varıp dayanır. 2) Cenâb-ı Hak, "ibret alınız (kıyas yapınız... )" (Haşr, 2) buyurmuştur. Bu hitap herkese kıyas yapmayı emreden bir ifadedir. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamberin de bu ifadenin kapsamına girmiş olması gerekir. Çünkü o, ayetten ders alıp kitaba uyanların önderi ve onların en üstünüdür. 3) Hüküm istihraç etmek (bir şeyden hüküm çıkarmak) ulemaya ait derecelerin en yükseğidir. Dolayısıyla, bu hususta, peygamberlerin de bir yeri ve makamı olması gerekir. Aksi halde, herbir müçtehidin bu konuda, peygamberden daha üstün olması gerekir. İmdi eğer denirse ki: "Bu, ancak, peygamberlerin kıyas yapmaktan daha üstün bir dereceleri bulunmadığı zaman gerekir, söz konusu olur. Halbuki durum, hiç de böyle değildir. Çünkü peygamberler, hükümleri yakînî olarak vahy ile alır. Binâenaleyh bu, en nihaî noktası zan olan içtihâd derecesinden daha yüksek bir derece olmuş olur?" cevaben biz deriz ki: Bazı meselelerde nassın bulunmaması imkânsız değildir. Binâenaleyh, bu durumda peygamber içtihat edemezse, o zaman o hükmü içtihadı ile elde edebilecek müçtehidin derecesinden daha aşağı bir derecede olmuş olur. Hem biz, Allahü teâlâ'nın, peygambere içtihat etmesini emretmiş olduğunda, bunun, o hükmün kesin olacağı neticesini vereceğini beyân etmiştik. 4) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Âlimler, peygamberlerin varisleridir..." Keşfu'l-Hafa, 2/64. buyurmuştur. Binâenaleyh, ulemânın, peygamberlerden bunu alıp varis olabilmeleri için, peygamberlerin içtihat etme derecelerinin bulunması gerekir. İşte, bu meseledeki sözün tamamı budur. 5) Allahü teâlâ, "Hay Allah afiyet veresice neden izin verdin onlara..." (Tevbe, 43) buyurmuştur. Binâenaleyh eğer bu müsaade, Allah'ın izniyle olmuşsa, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberine "Onlara niçin izin verdin" demesi imkansız olur. Yok eğer bu, onun nefsinin hevâsına göre olmuşsa, bu caiz değildir. Peygamber bunu yapamaz. Yok eğer peygamber bu izni, içtihadı ile vermiş ise, işte ulaşmak istediğimiz netice budur. Cübbaî'nin Öbür İtirazlarına Cevaplar İkinci Mülahaza: Cübbaî şöyle der "Biz, peygamberlerin içtihâd edebileceklerini söylesek bile, bu meselede, şu sebeblerden ötürü, onların içtihâd etmelerinin yine de caiz olmaması gerekir. 1) Ekin sahibinin eline geçecek sürünün sütünün ve onlardan temin edeceği faydanın miktarı belli değildir. Binâenaleyh içtihâd ile, bunlardan birinin diğerine bedel olduğuna karar vermek daha nasıl caiz olabilir. 2) Dâvud (aleyhisselâm)'ın İçtihadı eğer doğru idiyse, bu İçtihadın bozulmaması gerekir. Çünkü içtihâd, içtihâd ile bozulamaz. Yok eğer bu hatalı idiyse, bu Cenâb-ı Hakk'ın, diğer bazı peygamberleri için haber verdiği gibi, onun da tevbe etmiş olduğunu haber vermesi gerekirdi. Binâenaleyh Allahü teâlâ o ikisini, "Biz herbirine hüküm ve ilim vermiştik" diye medhettiğine göre, bu Dâvud (aleyhisselâm)'dan hiçbir hatanın sudur etmediğine delâlet eder. 3) Eğer Dâvud (aleyhisselâm) içtihadı ile hükmetmiş olsaydı, o zaman meydana gelen netice, ilim değil, bir zan olurdu. Allahü teâlâ ise, "Biz, herbirine hüküm ve ilim vermiştik" buyurmuştur. 1) Ayetteki "Biz onun hükmünü Süleymana hemen öğretmiştik" ifadesi varken, bunun bir içtihâd neticesi olması nasıl mümkün olabilir. Cübbaî'nin bu görüşlerine şöyle cevab verilir: Birincisine cevab: miktarını bilmemek tıpkı, ücretlerde ve sütü sağılan hayvanlarla ilgili hükümlerde olduğu gibi, o hususta içtihâd yapmaya mâni değildir. İkincisine cevab: Belki de bu hata, küçük günahlardandı. Üçüncüsüne cevab: Biz, bildirmiştik ki kıyas uygulamasında zan, hükmün ispat vasıtasında sözkonusu olup, çıkarılan hürkümde değildir. Hüküm kesindir. Dördüncüsüne cevab: Bir kimse, düşünüp içtihâd etmeye karar verdiğinde ve crnadı onu, bahsettiğimiz şeye götürdüğünde, bunun yolunu kendisine beyân etmiş Doası açısından, bunu ona Allah öğretmiş olur. İşte Hazret-i Dâvud (aleyhisselâm) ve Hazret-i Sûteyman (aleyhisselâm)'ın, bu hükümdeki ihtilaflarının içtihâddan kaynaklanmasının mümkün uğruna dair söylenebilecek şeyler bunlardan ibarettir. Ama onların bu hükümdeki ihtilaflarının nass (ayet) sebebiyle olmasının cansızlığını anlatmaya gelince, bu hususta şöyle denilebilir; "Dâvud (aleyhisselâm) bu selede verdiği o hükümle, Allah tarafından görevlendirilmişti. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, sadece Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a vahyetmek suretiyle bunu neshetmiş ve bu neshi Hazret-i Davud'a bildirmesini ona emretmişti. Böylece gelen bu yeni hüküm, her ikisinin en hükmü olmuştur. Hak teâlâ'nın, "Biz, onun hükmünü Süleymana hemen " ifadesi, "Biz ona vayhettik" demektir. Bu durumda eğer denirse ki: "Bu, sebebten ötürü bâtıldır. a) Cenâb-ı Hak, birinci hükmü Dâvud (aleyhisselâm)'a indirince, onu nesheden hükmü de Süleyman (aleyhisselâm)'a değil, yine Dâvud (aleyhisselâm)'a indirmesi gerekirdi. b) Allahü teâlâ, her ikisini de anlayışlarından ötürü övmüştür. Binâenaleyh bu hüküm, nass ile olmuş olsaydı, bunu anlamada ve bu hükmü vermede övgüyü gerektiren birşey olmazdı. Fazla övgü ancak, istinbat ve içtihâdda aklın, zekânın ve ileri derecede oluşundan dolayı olur denilirse... Üçüncü Soru: Siz, bu ihtilafın, hem "nass"dan, hem de içtihâddan kaynaklanabileceğini söylediğinize göre, bunlardan hangisi daha uygundur? Cevab: Bunun, içtihâd'dan kaynaklanmış olması, şu sebebten dolayı daha Doğrudur: Pek çok haberde rivayet edildiğine göre, Dâvud (aleyhisselâm), Süleyman (aleyhisselâm)'dan sumdan daha uygun hükmü duyuncaya kadar, kesin hükmü vermemiştir. Bazı ayetlerde de şu yer almıştır: Dâvud (aleyhisselâm),a Süleyman (aleyhisselâm)'ın fikrini söylemesi pn. ona, "Allah aşkına söyle" demiştir ki bütün bunlar, bu hükmün nass ile verilmiş asına uygun düşmez. Çünkü eğer bu hüküm nassa dayanmış olsaydı, O zaman Süeyman (aleyhisselâm)'ın onu gizlemeden söylemesi gerekirdi. Dördüncü Soru: Onlar, içtihadın ne şekilde yapıldığını açıkladılar..? Cevab: Bu husustaki içtihadın şekli, İbn Abbas (radıyallahü anh)'ın anlattığı şu husustur: Davud (aleyhisselâm), zararın miktarının, üzüm bağı kadar olduğuna hükmetmiş ve böylece sürünün kıymetine denk sayılmıştı. Binâenaleyh Dâvud (aleyhisselâm)'a göre verilen bu zarar yapılması gereken, o zararın dengi bir menfaat (mal) ile telâfi edilmesiydi. Ötürü o sürünün, zarara uğrayan tarafa teslim edilmesi gerekmiştir. Bu tıpkı, Ebu Hanife (r.h)'ın, cinayet işleyen kölenin, mevlâsı (sahibi) tarafından o cinayete : arak verilebileceğine, yahut da kölenin fidye verebileceğine dâir olan hükmü gibidir. Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a gelince, onun içtihadı kendisini asıl olana asıl olan ile; fer'î olana da fer'î olan ile karşılık verilmesi gerektiği neticesine götürmüştür. Ama asıl olana fer'î olan ile karşılık vermek, bununla onu ödemek caiz değildir. Çünkü bu sızlanmayı ve haksızlığı gerektirir. Belki de o sene, o sürünün faydaları (gelirleri), o bağın gelirlerine denkti. İşte bundan dolayı o, böyle hükmetmiştir. Bu da, tıpkı İmam-ı Şafiî (radıyallahü anh)'nin, bir köle gasbeden, ama gasbettiğı köle elinden kaçan kimse hakkındaki şu hükmü gibidir: O kimse, kölesi gasbedilmiş olan kimsenin gasbedenin o köleden elde edeceği fayda nisbetinde faydalanması için, bu zararı tazmin eder. Köle ele geçirildiğinde ise, köle sahibi kölesini, gasbeden İse tanzim ettiği parayı geri alır. Beşinci Soru: Bu İhtilafın, içtihada dayalı olduğu hususunda kesinlik olduğu varsayılması halinde, bu hâdise, bu konuda veya hepsinin doğruya isabet ettiğini gösterir mi? Cevab: İsabet edenin, sadece birisi olduğunu söyleyenlerden bazıları, Hak teâlâ'nın "Biz onun hükmünü Süleyman'a hemen öğrettik" ayetini delil getirerek şöyle demişlerdir: "Şayet hepsi de. her ikisi de doğruya isabet etmiş olsalardı, bu "öğretme"nin (anlamanın) Süleyman (aleyhisselâm)'a has olarak zikredilmesinin bir manası kalmazdı." Her ikisinin de isabetli olduğunu söyleyenler içinde, ayetteki, "Biz, herbirine hüküm ve ilim vermiştik" ifadesini delil getirerek şöyle diyenler vardır: "Eğer, isabet eden sadece birisi ve ona muhalefet eden de hatalı olmuş olsaydı, o zaman Allahü teâlâ'nın, "Biz herbirine hüküm ve ilim vermiştik" demiş olması doğru olmazdı. Bil ki bu iki istidlal de zayıftır. Birincisine gelince, Allahü teâlâ, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a doğrusunu öğrettiğini söylememiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a o hükmü nesheden hükmü öğretip, bunu Dâvud' (aleyhisselâm)'a öğretmemiş olması muhtemeldir. Çünkü bu hüküm ona ulaşmamıştır. O halde, onlardan herbiri verdiği hükümde isabetlidir. Fakat ayette görülen genel hava, Hazret-i Dâvud ve Hazret-i Süleyman'ın ikisinin de bunda isabetli olmadıklarına delâlet etmektedir. Bu ise, durumun bizim şeriatımızda da aynı olmasını gerektirmez. İkincisine gelince, Hak teâlâ "Biz, herbirine hükmettikleri o hususta hüküm gücü ve ilim verdik" buyurmamıştır. Bunun, "Onlardan herbirine çeşitli içtihâd ve hüküm yollarının ilmini ve hikmetini verdik" manasında olması mümkündür. Binâenaleyh her müctehidin, kendi şeriatında isabetli oluşu, durumun bizim şeriatımızda da aynı olmasını gerektirmez. Süleyman (aleyhisselâm)'ın Bu Hükmü Mensuhtur Altıncı Soru: Eğer bu hâdise, bizim şeriatımızda cereyan etmiş olsaydı, hükmü ne olurdu? Cevab: Hasan el-Basrî (r.h.) şöyle der: "Bu ayet muhkemdir. Kadılar ve hâkimler kıyamete kadar, bu ayete göre hükmederler" Bil ki âlimlerin çoğu, ayetteki bu hükmün cmâ ile neshedildiğini iddia etmişlerdir. Bu meseledeki hükmünün ne olduğu hususunda ihtilâf edilmiştir: Şafiî (r.h.) şöyle der: "Eğer bu hâdise (ekine sürü dalması), gündüzün meydana gelmiş ise, bir tazmin (ödeme) söz konusu değildir. Çünkü sürü sahibinin sürüsünü, gündüzün yayma hakkı, ekin sahibinin de gündüzün ekinini koruma vazifesi vardır. Eğer bu iş gece meydana gelirse, zararın tazmini gerekir. Çünkü hayvan sahibi, hayvanlarını geceleyin raptetmekle görevlidir." Ebu Hanîfe (r.h.) ise, "Kişi kasten hayvanını salıvermediği müddetce, hadise ister gece, ister gündüz cereyan etsin, tazmin gerekmez. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Hayvanların yaralaması, karşılıksızdır" (kısası ve telâfiyi gerektirmez) Buhari, Zekât, 66; Müslim, Hudud, 45 (3/1334) buyurmuştur. Şafiî (r.h) ise, Bera b. Azib (r.h.)'dan rivayet edilen, şu hadisi delil getirmiştir: "Zararlı (azgın) bir deve, bir bahçeye girdi ve orasını tarumar etti. Ashâb bunu, Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm)'e anlattılar. O da, gûndüzün bahçeyi korumanın bahçe sahiblerine, geceleyin hayvanı korumanın ise hayvan sahiblerine düştüğünü ve hayvanların geceleyin verdiği zararın, hayvanların sahiplerine âit olduğunu söyledi." İşte bu ayetle ilgili, söylenebilecek şeylerin tamamı bundan ibarettir. Dağlar'ın Dâvud (aleyhisselâm)'a Boyun Eğmesi Daha sonra Cenâb-ı Hak, Hazret-i Dâvud (aleyhisselâm)'a has kıldığı şu iki nimeti zikretmiştir: Birinci nimet "Dağlan ve kuşları, Dâvud ile birlikte tesbih etmek üzere, râm etmiştik" buyruğu ile anlatılan nimettir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır: Ayette bahsedilen "tesbih" hususunda şu iki izah yapılmıştır: 1) "Dağlar bizzat Allah'ı tesbih ediyorlardı. Bu görüşü belirtenler, dağların tesbihi hususunda da şu izahları yapmışlardır: a) Mukâtil şöyle demiştir: "Dâvud (aleyhisselâm), Rabbini zikrettiğinde dağlar ve kuşlar da, onunla birlikte zikrediyorlardı." b) Kelbi şöyle der: "Dâvud (aleyhisselâm) tesbih ettiğinde, dağlar da onunla birlikte tesbih ederdi." c) Süleyman b. Hayyân şöyle der: "Dâvud (aleyhisselâm) kendisinde bir gevşeklik "emrettiğinde, Allahü teâlâ dağlara emreder, dağlar da tesbihe başlardı. İşte o zaman Dâvud (aleyhisselâm)'un neşvesi ve iştiyakı artardı. 2) Bazı me'anî âlimlerinin tercihi olan görüşe göre, dağların ve kuşların tesbihi, tıpkı "Allah'ı hamdi ile tesbih etmeyen hiçbirşey yoktur" (İsra, 44) ayetinde beyan edildiği gibidir. Bu işin, Dâvud (aleyhisselâm)'a has olarak zikredilmesi, ancak onun bunu, kesin olarak bilmesinden dolayıdır. Böylece onun yakîni ve ta'zimi artıyordu. Birinci görüş doğruya daha yakındır. Çünkü ayetin lafzını zahirî lafzından alıp (mecazi) manaya hamletmek için, burada bir zaruret yoktur. Mu'tezile ise şöyle demişlerdir: "Eğer tesbih bizzat dağlardan olmuş olsaydı bu, ya dağın fiili, ya da Allah'ın dağda yarattığı bir fiiti olurdu. Birinci ihtimal, mümkün değildir. Çünkü dağtn bünyesinde, hayat, ilim, kudret gibi şeylerin bulunması ihtimali yoktur. Hayat sahibi, âlim ve kudretli olmayan bir varlıktan, tesbih gibi bir fiilin sudur etmesi imkânsızdır. İkinci ihtimal de imkânsızdır. Çünkü (mu'tezileye göre), mütekellim (konuşan), konuşmaya mahal olan değil, bizzat konuşma işini yapandır. Binâenaleyh o sözün (tesbihin) faili Allah olmuş olsaydı, o zaman tesbih eden (konuşan) o dağlar değil, Allah olmuş olurdu. Böylece bu ayeti, zahirî manasına hamletmenin mümkün olmadığı sabit olur." İşte bu noktada Mu'tezile, "Dağlan ve kuşları Dâvuâ île birlikte tesbih etmek üzere, ram etmiştik" ayeti hakkında şöyle demişlerdir: Hak teâlâ'nın, "Ey Dağlar, onunla birlikte tesbih edin"(Sebe. 10) ayeti de bunun gibi olup, "Benim tasarrufum O'nunla (Hazret-i Allah'la) benim hareketim O'nun emriyledir" demektir. Ayetteki "tesbih edenler" ifadesi, "Sibâha" (yüzmek) masdarından müştaktır. Bu kelime, çokca yüzmeyi göstermek için (teksîr için) bu vezinde getirilmiştir. Eğer bununla "teksîr" manası kastedilmiş olmasaydı şeklinde olurdu. "Teksîr" manası kastedilince, şeklinde gelmiştir ki bu: "Benim seyrim, gidişim onunladır" demektir. Bu tıpkı, "Gündüzün senin için uzun bir meşguliyet var" (Muzzemmil. 7) ayeti gibidir. Bu, "Tasarruf ve gidişat açısından, senin için gündüzün uzun bir meşguliyet var" demektir. Bunun böyle olduğu sabit olunca diyoruz ki; "O dağların seyri (hareketi), Allah'ın kudretine ve Cenâb-ı Hakk'ın münezzeh oluşuna delâlet ettiği için, sanki tesbihdir." Bil ki mu'tezilenin bu görüşünün dayanağı, dağlarda hayat olmadığı prensibine dayanır ki bu söz kabul edilemez. Bir de onların görüşü, "Buradaki konuşma (tesbih), Allah'ın fiilidir" sözüne dayanır. Bu da kabul edilemez. Kuşların konuşabilmesinde bir imkânsızlık yok. Fakat ümmet, mükelleflerin cinler, insanlar, ve de melekler olduğu hususunda ittifak etmiştir. Binâenaleyh kuşların, aklen mükellefler derecesine çıkmaları imkansızdır. Fakat kuşlar, mükellef olmasalar bile, emir ve yasalara muhatab olma hususunda, tıpkı çocuklarınkine benzer bir haldedirler. Binâneleyh bu, kuşları anlama hususunda, "mürahik" mertebesine koyma açısından bir mucize olur. Hem sonra bunda Allah'ın kudretine ve münezzeh oluşuna, daha fazla bir delâlet vardır. Böylece bu hususta söylenecek söz, tıpkı dağlar hakkında söylenen söz gibi olmuş olur. Keşşaf Sahibi: şöyle der: "Ayetteki (......) fiili, ya "müsebbihâtin" manasında olarak haldir, yahut müste'nef bir cümledir. Müste'nef oluşuna göre, sanki birisi, "Allah, onları nasıl müsahhar kılmış?" demiş de, buna cevaben, "Onlar tesbih ederler" demiştir. "Tayr" (kuşlar) kelimesi, ya "cibâl" (dağlar) lafzına atıftır, yahut mefül-ü ma'ahdır. Eğer, "Cenâb-ı Hak niçin, dağları kuşlardan önce zikretmiştir?" dersen, ben derim ki: "Dağların müsahhar kılınıp, tesbihâtta bulunuşları, daha şayan-ı dikkattır: Cenâb-ı Hakk'ın kudretine daha delâlet edici ve daha büyük bir mucize olur. Çünki onlar cansız, kuşlar ise konuşan canlılardır." Hak teâlâ'nın "Bütün bunları Biz yaptık" ifadesi, "Size pek enteresan ve zor gelse de, Biz bunu yapabiliriz" demektir. Bunun, "Peygamberlere Biz böyle yaparız" demek olduğu da söylenmiştir. Dâvud (aleyhisselâm)'a Zırh Sanatının Öğretilmesi İkinci Nimet "Biz ona, sizin için sizi muharebenin şiddetinden korumak için giyecek (zırh) sanatını öğrettik" anlatılan nimet... Bu ayetle ilgili bir kaç mesele vardır: Lebûs "libâs" demektir. Nitekim şâir "Her durum için, ona uygun olan bir elbise giyin" demiştir. (......) ifâdesi, nûn ile; yâ ile, tâ ile, şeddeli ve şeddesiz sad, ile de okunmuştur. Binâenaleyh, bu ifâde, nûn ile okunması halinde fail, Allah; tâ ile okunması halinde, fail, "san'at" kelimesi ya da, zırh manasına yorumlanan "lebûs" kelimesi, yâ ile okunması de "fail" ya Allahü teâlâ ya Dâvud (aleyhisselâm), veyahutta "Lebûs" kelimesi olmuş olur. Katâde şöyle der: İlk zırh yapan kimse, Dâvud (aleyhisselâm)'dır. "Çünkü, zırhın yapıldığı o malzeme, daha evvel geniş levhalar halindeydi. Binâenaleyh onu delip de ören ve bedene giyilecek hale getiren ilk kişi, odur" Hasan el-Basrî de şunu nakletmiştir: Lokman (aleyhisselâm), Dâvud (aleyhisselâm) zırh yaparken onun yanında bulunmuş ve ne yaptığını sormak istemiş, fakat sormamış susmuş... O onu bitirip üzerine inde de, "Susmak hikmettir; ama, bunu yapan da pek azdır..." demiştir. Âlimler şöyle demişler: Allahü teâlâ, Hazret-i Dâvud için öylesine yumuşatmıştır ki; tıpkı çamur gibi, o ondan, onu ateşe tutmaksızın yararlanmış ve istifâde etmiştir. Her ne kadar bu kelimeyle, bütün sıkıntılar kastedilebilirse de, burada bununla hassaten harp manası kastedilmiştir. Buna göre mana, "O sizi himaye etsin ve sizi yaralanmaktan, öldürülmekten, kılıçtan, oktan, mızraktan korusun diye..." demektir. Burada, zırhı ilk yapanın, Dâvud (aleyhisselâm) olduğuna, daha sonra da insanların bunu ondan öğrendiğine, böylece de insanların, bunu ondan tevarüs yoluyla almış olduğuna bir delâlet vardır. Binâenaleyh bu nimet, yaratılışın başlangıcından en son zamana kadar, bütün savaşçıları içine almıştır. Bu sebeple, insanların, işte bu nimetten dolayı Allah'a şükretmeleri gerektiği için, "Şimdi siz, şükredenler misiniz?" buyurmuştur. Yani, "Bu sanatı size müyesser kılmasından ötürü, Allah'a şükrediniz..." demektir. Süleyman (aleyhisselâm)'a Verilen Nimetler Bil ki, Cenâb-ı Hak, Hazret-i Davud'a tahsis etmiş olduğu nimetleri zikredince, bundan sonra Hazret-i Süleyman'a tahsis etmiş olduğu nimetleri zikretmiştir. Katâde şöyle der: "Allahü teâlâ, Hazret-i Süleyman'ı, Hazret-i Davud'un mülküne ve nübüvvetine varis kılmış ve ona, bundan fazla olarak da, şu iki şeyi, yani rüzgârı ve şeytanları ona müsahhar kılmış, emrine vermiştir." Bilinci nimet: Cenâb-ı Hakk'ın "Sülayman'a şiddetli esen rüzgarı, (müsahhar kıldık ki,) bu... onun emriyle akar götürürdü..." ayetinin ifade ettiği husustur. Yani, "O, o rüzgarın şiddetli esmesini istediğinde şiddetli esiyor, uysal olmasını istediğinde de uysallaşıyor..." manasında olmak üzere, "O rüzgarı, ona itaatkâr ve boyun eğer kıldık" demektir. Allahü teâlâ, rüzgarı ona, bu iki durumda da müsahhar kılmıştır. Buna göre eğer, aatfeten kelimesi "esmesi şiddetli olan" demektir; halbuki, Cenâb-ı Hak o rüzgarı, "onun dilediği yere yumuşacık akar giderdi... "(Sad, 36) diye tavsif etmiştir. Şu halde bu iki zıt şey nasıl uyuşturulabilir?" denilirse, buna şu iki açıdan cevap verebiliriz: a) Rüzgar, aslında, tıpkı nesim (tatlı ve hafif esen rüzgar) gibi yumuşak ve hoştur. Binâenaleyh o, Hazret-i Süleyman'ın tahtına rastladığında, Cenâb-ı Hakk'ın da, "Sabahı bir ay(lık yol), akşamı bir ay(lık yol)du.. "(sebe. 12) buyurduğu, gibi, kısa bir zamanda onu alıp götürür, oradan uzaklaştırırdı. Binâenaleyh, o rüzgar, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a itaat edip onun isteğine, hükmüne göre esmesi suretiyle, ayete ayet, mu'cizeye de mu'cize katarak bu iki halin, yani aslında yumuşak, işinde ise şiddetli olma özelliğini birarada bulundurmuştur. b) O rüzgâr, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın iradesine göre estiği için, bazen yumuşak bazan da şiddetli oluyordu. Hem ref, hem de nasb ile er-rihu, er-riyâhu, er-rihe ve er-riyâhe şeklinde okunmuştur. Bu kelimelerin merfû oluşu, mübteda olmalarından; mansûb okunuşları da el-cibâle (Ayet, 79) kelimesine atfedilmiş olmalarındandır. İmdi, eğer "Cenâb-ı Hak Dâvud (aleyhisselâm)'la ilgili ifadede, (......) buyurduğu halde, Süleyman (aleyhisselâm)'la ilgili ifadede de (......) buyurmuş, Hazret-i Dâvud'la ilgili ifadede (-ile beraber) lafzını; Hazret-i Süleyman'la ilgili ifadede de lâm kelimesini kullanmış, ve bu tertibi, "Ey dağlar, onunla birlikte tesbih edin" dedik, "kuşlara da (bunu emrettik)" (Sebe. 10) beyanıyla "Bunun üzerine biz de ona, rüzgarı müsahhar etdik ki bu, orun emriyle... akar giderdi" (Sad. 36) beyanlarında da gözetmiştir. Binâenaleyh, Hazret-i Davud (aleyhisselâm)'a lafzının Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) için de lâm (-li) lafzının tahsis edilmesinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Muhtemeldir ki, dağ tesbih ile meşgul olunca, Davud (aleyhisselâm) için bir tür şeref meydana gelmiş olur. İşte bundan dolayı bu iş Dâvud (aleyhisselâm)'a, mülkiyyet (temlik) ifade eden lamla nisbet edilmemiştir. Rüzgara gelince, ondan ancak, hizmet yerine geçen şeyler sudur etmiştir. Binâenaleyh, hiç şüphesiz, bu da Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a, temlik ifâde eden lâm'ia nisbet edilmiştir. Bu izah, ikna etmeyi amaçlayan (ikna?) bir izahtır. Cenâb-ı Hakk'ın "İçine feyz ü bereket verdiğimiz yere" ayetine gelince, bu "Onun emriyle, Beyt-i Makdis'e gitmeye yönelir" demektir. Kelbî şöyle der: "O rüzgar, üzerinde Süleyman (aleyhisselâm) ve ashabı olduğu halde, Istahr'dan Şam'a giderdi." Cenâb-ı Hakk'ın,. "Biz her şeyi bileniz" buyruğuna gelince, bu "Biz, eşyayı bildiğimiz için, bizim böyle bir tedbiri hem peygamberlerimiz hem de mahlûkatımız için icra etmemiz ve bu kesin, mucizeyi yapmamız, Biz'den sahih olarak meydana gelmiştir" demektir. Cinlerin Onun Emrine Verilmesi İkinci minet: Cenâb-ı Hakk'ın "Şeytanlardan, onun için denize dalacak ve bundan başka işler görecek üan kimseleri de müsahhar kıldık. Biz onlar üzerinde murakıb idik" ayetinin ifade ettiği husustur. Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır: Bu ayetle, "Şeytanlar, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) için denize dalıyor ve mücevherler çıkarıyor; bu işi onlar, çeşitli işlere, zanaatlara, şehirler ve köşkler kurmaya ve hayranlık andıran sanatlar meydana getirmeye kadar götürüyorlardı" manası kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O, kalelerden, heykellerden, büyük havuzlar gibi çanaklardan, sabit sabit kazanlardan ne dilerse kendisine yaparlardı" (Sebe, 13) buyurmuştur. Sanatlara gelince, bu, onların hamamları, kireç ocakları, değirmenleri, cam ve sabun yapmalarıdır.... Cenâb-ı Hakk'ın (......) buyruğuna gelince, bu, "Biz Süleyman'a, dalgıçlık yapan şeyanları müsahhar kıldık" demektir buna göre ifadesi, ifadesindeki (......) kelimesine atfen, nasb mahallinde olmuş olur. Zeccâc şöyle der: "Bunun şu iki sebepten dolayı ref mahallinde olması da mümkündür. a) Mâna, Süleyman (aleyhisselâm)'ın, rüzgârı ve şeytanlardan dalgıçları vardır..." şeklinde olmak üzere, bu ifadenin, er-rihu kelimesine atfedilmesidir. b) Bu ifadenin mübtedâ, (......) kelimesinin de, onun haberi olarak merfû olması... Ayetteki, "dalgıçlık yapan kimseler" ifadesinin diğer işler yapan kimselere işaret etmesi muhtemel olduğu gibi, birbaşka grup olması da muhtemeldir. Her ne kadar, doğruya en yakın olanı birincisi ise de hepsi de men lafzının muhtevasına dahil olmuşlardır. Âyet-i kerimenin zahirî ifadesinde, Cenâb-ı Hakk'ın, O şeytanları Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a müsahhar kıldığı manası bulunmaktadır. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın, müminlerini değil de kâfirlerini müsahhar kıldığı doğruya daha yakındır. a) Ayet-i kerimede, "şeytanlar" lafzının, mutlak olarak zikredilmiş olması, b) Ayetteki "Biz onların, üzerinde murakıb idik" cümlesinden dolayı... Çünkü mümin, bir şey için görevlendirildiğinde, ifsatta bulunur diye, gözetlenmesi gerekmez... Bu ancak, kâfir için gözetilmesi gereken bir durumdur. Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesi ile ilgili şu açaklamalar yapılmıştır. a) Allahü teâlâ, onlara meleklerden veyahut da cinlerin müminlerinden bir grubu görevlendirmiştir. b) Onlara, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a itaat etmeyi sevdirip Ona muhalefette bulunmaktan sakındırmak suretiyle, onları Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'a müsahhar kılmıştır... c) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: Cenâb-ı Hak, "Hazret-i Süleyman'ın onlar üzerindeki saltanatının devamlı olmasını ve onlar hakkında, istediğini yapmasını murat etmiştir." Buna göre eğer, "onlar, neden korunmuşlardı?" denilirse, biz deriz ki; "Bu hususta da şu üç izah yapılmıştır: 1) Allahü teâlâ, gitmemeleri ve onu terketmemeleri için, onları, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) için koruyup gözetiyordu. 2) Kelbî şöyle der: Cenâb-ı Hakk onları, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) zamanında herhangi bir kimseyi hicvetmekten korumuş, muhafaza etmiştir. 3) Cenâb-ı Hak onları, yaptıkları şeyi ifsat edip bozmaktan koruyup muhafaza emiştir. Buna göre bu demektir ki onların âdetleri gündüzün bir şeyler yapıp, sonra da geceleyin o şeyi bozmak şeklindeydi. Cübbaî kendi kendine şu soruyu sorarak şöyle demiştir: "Onların bedenleri, ağır işleri yapmayacak derecede saydam olduğu ve işleri de ancak vesvese vermek olduğu halde, onlar bu işleri nasıl yapabilirler?" Sonra o; bu soruya şu cevabı vermiştir: Cenâb-ı Hak (c.c), onların maddelerini özellikle kattlaştırmış, Süleyman (aleyhisselâm) için bir mucize olsun diye, onlara güç-kuvvet vermiş ve cüsselerini, bedenlerini büyütmüştür. Süleyman (aleyhisselâm) ölünce de, Cenâb-ı Hak onları, ilk hallerine tekrar döndürmüştür. Cenâb-ı Hakk onları, şayet bu ikinci halleri üzere bırakıverseydi, bu durum, insanlara karşı bir şüphe olurdu... Binâenaleyh şayet, bir kimse peygamber olmadığı halde peygamberlik iddiasında bulunsa ve bu durumu da kendisi için bir delil kılsaydı, tıpkı, peygamberlerin mucizeleri gibi olmuş olurdu, işte bundan dolayı Cenâb-ı Hakk onları, yeniden ilk hallerine döndürmüştür. Bil ki, Cübbaî'nin bu sözü, şu bakımlardan düşer ve sakıt olur. a) Sen neden cinlerin cisim olduğunu söyledin? Herhangi bir yerde bulunmayan ve bir yer ile kaim olmayan muhdes bir varlığın bulunması ve cinlerin de bunlardan olması niçin mümkün olmasın? Buna göre şayet sen, "Eğer durum böyle olsaydı, o zaman bu, Cenâb-ı Hakk'ın eşi ve benzeri olurdu" dersen, ben derim ki: Bu tutarsız bir sözdür. Çünkü levazim-i sübutiyyede (ayrılmaz olumlu vasıflardaki) müştereklik, melzumlarda müşterekliğe delâlet etmediği halde levazim-i selbiyye (olumsuz ayrılmaz vasıflar) nasıl delâlet edecek? Biz cinlerin, cisim olduklarını kabul edelim... Fakat, latif cisimlerde, bu tür zor işleri yapma hususunda bir kudretin meydana gelmiş bulunmuş olması, niçin caiz amasın? Cübbaî'nin görüşü, bu tür işleri yapabilmek için bünyenin bulunmasının şart olduğu hususuna dayanır. Onun, bu hususta elinde sadece, zayıf bir istikra bulunur. Kabul edelim ki, cinlerin maddelerinin saydamlıktan çıkarılıp katılaştırılması gerekmiş olsun... Ancak ne var ki, daha niçin sen, "Onların, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın ölümünden sonra ilk hallerine döndürülmesinin gerekli olduğunu ileri sürdün? Buna göre şayet o, "Bu iş, bir karışıklığa sebebiyet vermesin diye" derse, biz deriz ki: karışıklık söz konusu değildir. Çünkü, peygamber olmadığı halde peygamberliğini iddia eden kimse, bunu kendisinin mucizesi addettiğinde, o zaman iddiaya muhatap olan kimseler şöyle diyebilirler: "Onların bedenlerinin kuvvetli olmasının senden önce yaşamış olan bir peygamberin mucizesi olması niye caiz olmasın ki?" Böyle bir ihtimal varken peygamberlik iddiasında bulunan kimse bununla istidlalde bulunma imkânını elde edemez. Bil ki, bu alemdeki maddeler, ya kesîf (katı, yoğun) ya da latif (saydam, şeffaf) tırlar. Kesif olanlara gelince, maddelerin en yoğunu, taş ve demirdir. Cenâb-ı Hakk bu ikisini, Hazret-i Davud (aleyhisselâm)'ın mucizesi kılmıştır. Böylece taşı konuşturmuş ve demin de yumuşatmıştır. Bunlardan herbiri tevhîd ve nübüvvete delâlet ettiği gibi, ayni şekilde haşrin sahih olduğuna da delâlet eder. Çünkü, Allah, taşlara hayat vermeye kadir olduğuna göre, çürümüş kemiklere de hayat vermesi niçin akıldan uzak görülebilsin?!.. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk, Hazret-i Davud (aleyhisselâm)'ın parmağının son derece hassas ve dayanıksız olmasına rağmen, onun parmağında ateşe karşı bir kuvvet yaratmaya kadir olduğuna göre, kuru toprağı hayat dolu bir duruma getirmesi, niçin akıldan uzak görülsün?!... Bu alemdeki şeylerin en şeffafı ise, hava ve ateştir Cenâb-ı Hakk bu ikisini de, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın mucizesi kılmıştır. Havaya gelince bu, "Süleyman'a, şiddetli esen rüzgarı müsahhar kıldık" (Sad, 36) ayetinde anlaşılan husustur. Ateşe gelince, şeytanlar, ateşten yaratılmışlardır. Allahü teâlâ onlanda, Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm)'ın emrine amade kılmıştır, Böylece Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm) onlara, suya dalmalarını emrediyordu. Halbuki ateş, suyla söner. Ama bu, onlara hiçbir zarar vermiyordu. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, zıddı zıddından çıkarıp ortaya koymaya kadir olduğunu gösterir... |
﴾ 82 ﴿