84

"Eyyûb'u da (hatırla). Hani o, Rabbine; "Doğrusu, bana dert gelip çattı. Sen merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti. Biz de onun (duasını) kabul etmiş, kendisindeki o derdi gidermiş, tarafımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir ders olmak üzere, hem ailesini, hem onlarla beraber daha bir mislini ona vermiştik".

Bu Kıssanın Önemi

Bil ki, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın meselesinde ve Allahü teâlâ'nın ayette ve Kur'ân'ın başka yerlerinde zikrettiği şeylerde, başka hiçbir yerde olmayan ibret ve deliller vardır. Çünkü Allahü teâlâ, mevkiinin çok büyük olmasına rağmen, onun başına, hem kendisi için hem başkaları için, hem de bu hadiseyi duyanlar için ibret vesilesi olacak şeyi getirmiş. insanlara,dünvanın ahiretin tarlası olduğunu bildirmiş ve kişiye düşenin, başına gelen belâlara sabretmek, Allah'ın hukukunu hakkıyla yerine getirmek için gayret sarfetmek, starttı ve sevinç hallerinde sabretmek olduğunu bildirmiştir. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Hazret-i Eyyûb'un Çilesi

Vehb ibn Münebbih şöyle der: "Eyyûb (aleyhisselâm), Diyâr-ı Rûm'dan bir adam olup, bu Eyyûb İbn Enûs'dur. İs ibn İshâk (aleyhisselâm)'ın zürriyetindendi. Annesi de, Lût (aleyhisselâm)'un sülalesindendi. Allah onu seçmiş ve peygamber yapmıştı. Bununla birlikte Cenâb-ı Hakk ona, dünyanın nimetlerinden, hayvanlarından, bağ ve bahçelerinden büyük bir nasib de vermişti. Yine ona, kadın erkek evlâd ü îyal de vermişti. O, yoksullara acır, yetimlere ve muhtaçlara kefil olur müsafirlere de ikramda bulunurdu. Yanında, kendisine iman etmiş ve onun mevkiini tanımış olan üç kişi bulunuyordu."

Vehb sözüne devamla şöyle der: "Cebrail (aleyhisselâm)'in, Cenâb-ı Hakk katında, O'na yaklaşma ve fazilet açısından, hiçbir melekte bulunmayan bir rütbe ve makamı vardı. Bu makam da, Allah'ın kelâmını telakki edip almasıydı. Binânelayh, Cenâb-ı Hak herhangi bir kulunu hayırla yadettiğinde, onu önce Cebrail (aleyhisselâm) daha sonra da Mikail (aleyhisselâm) ve Allah'a rütbece yakın (mukarreb) melekler telakki eder, alır. Bu yadetme işi şüyu bulup yayıldığında, bütün bu melekler, o kimse için mağfiret talebinde bulunurlar. Derken, bu işe, göklerdeki ve yerdeki melekler de katılır. Göklerin hiçbiri İblis'e kapalı değildi... O, göklerde, dilediği yerde kalabiliyordu. Oradan Hazret-i Adem (aleyhisselâm)'e ulaşmış, derken, onu cennetten çıkarmıştı. O, bu vasfını, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) göğe kaldırılıncaya kadar devam ettirmiştir. Hazret-i İsa göğe kaldırılınca, göklerden dördü ona kapatıldı. Binâenaleyh o, işte bundan sonra, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm) zamanına kadar, üçüne çıkabiliyordu. Hazret-i Peygamber, peygamber olarak gönderildiğinde, onun kulak hırsızlığı yapması hariç, göklerin tamamı ona kapatıldı.

Bir gün İblis, meleklerin Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'a istiğfarda bulunmalarını duydu, hadisini hased bürüyerek, hızlıca gökyüzüne yükselmeye başladı. Derken yüzünde, daha önce durduğu bir yerde durdu ve "Ya Rabbi, sen, Eyyûb (aleyhisselâm)'a nimet verdin, o da Sana şükretti. Ona afiyet verdin, o da sana hamdetti. Ama sen onu, ne bir sıkıntı, ne de bir belâ ile denemedin... Ben sana karşı şunu iddia ediyorum: Şayet Sen ona, bir belâ verirsen, o mutlaka, sana karşı nankörlükte bulunacaktır" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk da: "Git, ona seni onun malına musallat kıldım" dedi. Derken, bunun üzerine o melun, akıp gitti ve hemen yeryüzüne indi. Şeytanların becerikli ve dahi olanlarını biraraya getirdi ve onlara: "Gücünüz kudretiniz nedir? Ne yapabilirsiniz? Çünkü ben, Eyyûb (aleyhisselâm)'un malına musallat kılındım" dedi. Bunun üzerine, becerikli olan bir şeytan: "Bana, istediğim zaman ateşten bir kasırgaya dönüşeceğim ve uğradığım herşeyi yakacağım bir kuvvet verildi" dedi. Bunun üzerine İblis: "O halde sen, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın develerine ve çobanlarına git, musallat ol" dedi. Bunun üzerine o da, insanlar farkına varmadan hemen gitti... Derken, yerin altından, kendisine yaklaşan her şeyi yakan, ateş kasırgaları fışkırmaya başladı. Ta ki, onları bitirdi. Bunun üzerine İblis, o çobanlardan birinin kılığına girerek, Eyyûb (aleyhisselâm)'a gitti. Onu namaz kılarken buldu. Namazını bitirince, İblis "Ey Eyyûb, senin seçip beğendiğin develerine ve çobanlarına, Rabbinin ne yaptığını biliyor musun?" deyince, Eyyûb (aleyhisselâm): "O develer, bana iğreti olarak verilmiş olan mallardır. O, onlardan daha fazla hak sahibidir, istediği zaman o, onları çekip alabilir..." diye cevap verdi. İblis "Senin Rabbin, onların üzerine gökten bir ateş salıverdi de, o develer, çobanlanyla beraber yandı ve bütün insanlar bu olaydan ötürü şaşırıp dehşete kapıldılar... Kimileri, "Eyyûb hiçbirşeye tapmıyor; o, bir aldanış içindedir"derken, kimileri, "Şayet, Eyyûb (aleyhisselâm)'un ilahı, herhangi bir şeye muktedir olsaydı, bu belâ'yı sevdiği kimselerden men ederdi" diyor. Kimileri de "Hayır, tam aksine O, başına gelenlere düşmanları sevinsin ve dostları da feryad-ü figan etsinler diye, yaptığı bu şeyi yapandır" demektedirler" deyince, Eyyûb (aleyhisselâm) "bana o malı verdiğinde de, onu benden aldığında da hamd, ancak Allah'a mahsustur. Annemin karnından cırıl çıplak olarak çıktım; toprağa da öylece döneceğim. Allahın huzurunda da aynen böyle haşrolacağım. Ey kul, Allah şayet sende bir hayır olduğunu bilseydi, senin ruhunu da o ruhlarla birlikte yok eder, sen de böylece şehid olurdun; senden ötürü de Cenâb-ı Hak beni ödüllendirirdi. Ancak ne var ki-Cenâb-ı Hakk, senin şerli ve kötü olduğunu bildi de, bundan dolayı seni öldürmedi, geriye bıraktı" diye cevap verdi. Bunun üzerine İblis, üzülerek, arkadaşlarının yanına döndü.

Derken, başka bir becerikli şeytan: "Bende de, istediğimde, kendisini duyan her canlının canının çıkabileceği şiddette bir nara atma, bağırma kudreti vardır" dedi. Bunun üzerine reis olan İblis: "O halde sen de, onun koyunlarına ve çobanlarına git" dedi. O da, çekip gitti; derken, öyle bir nara attı ki, bunun üzerine koyunlar ile çobanları oluverdi... Bu sefer de İblis, başçoban kılığına girerek, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın yanına geldi ve ona daha önce söylediği sözleri söyledi. Eyyûb (aleyhisselâm) da, ona önceki söylediklerini tekrarladı. Neticede İblis yine, zelil olarak arkadaşlarının yanına döndü...

Bunun üzerine başka bir ifrit, şeytan: "Bende isteğim zaman, rastladığım her şeyi kökünden söküp atan şiddetli bir rüzgara dönüşme kuvveti vardır" dedi. İblis: "O halde sen de, ekinlere ve öküzlere git" dedi. Bunun üzerine o da, onlara gitti ve onları yok etti: Daha sonra İblis, yine bir şekle bürünerek geri döndü ve namaz kılmakta olan Eyyûb (aleyhisselâm)'un yanına geldi. Ona, daha önceki sözlerinin aynısını söyledi, Eyyûb (aleyhisselâm)'da. ona, daha önce verdiği cevaplarla mukabelede bulundu. Böylece İblis, kademe kademe onun mallarını yok etmeye başladı ve bunların sonunu aldı, onları bitirdi.

İblis, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın bütün bunlara sabrettiğini görünce, Allahın huzurunda durduğu yerde durdu ve "Allahım, beni onun çocuklarına musallat kılar mısın? Çünkü o çocuklar da, saptırıcı birer fitnedirler" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: "Çek git, seni onun çocuklarına musallat kıldım" buyurdu. Derken, İblis: Eyyûb (aleyhisselâm)'ın çocukları evlerinde bulunuyorken, onlara geldi ve o evi. temelinden itibaren onların başına yıkıp sarsmaya başladı. O köşkü onların başına geçirdi. Sonra da, başı yarılmış, kafasından kanlar akan yaralı bir haberci kılığına bürünerek Eyyûb (aleyhisselâm)'ın yanına geldi ve: "Çoluk çocuğunu tepe üstü dönmüş beyinleri burunlarından akar olduğu halde ah bir görseydin, kalbin paramparça olurdu!" dedi. Ve o, bu sözünü sürekli tekraraladı; Eyyûb (aleyhisselâm)'ın kalbini, böylece yumuşatmaya çalıştı. Derken, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm) ‘ da, rikkate gelerek ağladı ve yerden bir avuç toprak alarak başına saçtı. İblis Bu durumu değerlendirdi. Eyyûb (aleyhisselâm) çok geçmeden istiğfarda bulundu, "İnnâ lillâhi Ve inna ileyhi râciûn" dedi.

Bunun üzerine İblis, yine semâya yükselerek, önceki durduğu yerde durdu ve: Allah'ım, Eyyûb (aleyhisselâm)'a, senin, ona yeniden malını ve çoluk çocuğunu vereceğini bildiği için, malı ve çoluk çocuğunun kıymeti onun gözünde büyümedi, aksine hafif ve değersiz geldi. Aksine sen beni, onun bedenine musallat kılar mısın? Ben, şayet sen onu bedeni hususunda bir belâya duçar edersen, sana küfran-ı nimetle bulunacağını iddia ediyor, buna kefil oluyorum" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk: "Çek git, seni sadece onun bedenine musallat kıldım. Senin, aklı, kalbi ve dili hususunda, ona bir hükümranlığın yoktur" buyurdu. Bunun üzerine İblis, çok hızlı bir biçimde akıp gitti ve Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ı, Allah'a secde ederken yakaladı ve ona, yer cihetinden gelerek, onun burun deliklerinden öylesine bir üfledi ki, o üflemeden dolayı onun bedeni tutuştu ve bu sebeple, onda, tepeden tırnağa siğil çıktı... Onda, tahammül edemiyeceği bir derecede bir kaşıntı meydana geldi. Derken o, tırnaklarıyla kaşınmaya başladı. Tırnakları düşünce de, o vücudunu sert keselerle kaşıdı. Sonra, pişmiş tuğlalar ve taşlarla kaşımaya, yontmaya başladı. O, vücudunu kaşımaktan bir türlü kendisini alamadı. Ta ki, eti paramparça oldu, rengi değişti ve kokuştu. Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ı, o beldedekiler dışarı çıkardılar ve onu, bir çöplüğün üzerine koydular üzerine bir gölgelik yaptılar. Hanımı, Efrayim İbn Yusuf'un kızı Rahme hariç, herkes onu terketti. Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın işlerini hanımı düzene koymaya çalışıyordu..."

Vehb, hikayeyi şöyle deme noktasına kadar uzatmıştır: "Eyyûb (aleyhisselâm), O'nun yardımını talep edip O'na yalvarıp yakararak Cenâb-ı Hakk'a yöneldi ve: "Ya Rabbî beni hangi şey için yarattın? Keşke ben, annemin attığı bir hayız bezi olsaydım... Keşke ben, kendisinden ötürü yüce zâtını benden çevirdiğin o işlemiş olduğum işi ve yaptığım günahı bilebilseydim!... Ben, garibler için ev, fakirler için başvuracak bir yer, yetimler için bir dost, muhtaçlar için ihtiyaçlarına karşılayan bir kimse değil miydim? Allah'ım, ben, zelil bir kulum, eğer iyilikde bulunduysam, lütuf sana aittir. Eğer kötülük ettiysem, beni cezalandırmak, senin elindedir. Sen beni, belâya ve fitneye hedef kıldın. Ve sen bana, şayet aynısını bir dağa yapacak olsaydın, dağın bile taşıyamayacağı şeyleri musallat kıldın. Allahım, parmaklarım paramparça oldu, dilim ve küçük dilim düştü. Saçlarım döküldü, malım gitti.. Ve ben, bir lokma ekmek ister hale geldim.

Böylece de beni, o lokmayı başına kakan, fakirliğimden ve çoluk çocuğumun yok imasından dolayı beni kınayan kimseler yedirmeye başladı..."

İmam Ebu'l-Kasım el-Ensari şöyle der: "Bu sözlerin tamamında, "Keşke sen beni uygun görmeseydin ve halife, peygamber yapmasaydın!" ifadesi yatar. Eğer bu doğru olsaydı, İblis bunu da bir ganimet addederdi. Çünkü İblis'in maksadı, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ı şikâyete sevketmek ve onu, sabredenlerin tavır ve davranışlarından çıkarmaktır. Halbu ki Cenâb-ı Hak, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın, Doğrusu, bana dert gelip çattı, sen merhamet edenlerin en merhametlisisin" dediğini haber vermiş, daha sonra da, "Biz onu hakikaten sabırlı bulduk. O, ne güzel kuldu! Gerçekten o, daima (Allah'a) dönen idi..."(sad, 44) buyurmuştur"

Onun Çilesinin Müddeti

Alimler Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hangi sebepten dolayı, "Doğrusu bana dert gelip çattı. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin" dediği ve duçar olduğu belânın süresi hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Birinci Rivayet: İbn, Şihab, Enes (radıyallahü anh)'den Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm), onsekiz yıl belâya duçar kaldı. Derken, dostlarından, kardeşlerinden iki kişi hariç, yakın uzak herkes onu terketti. Bu iki kişi, sabah akşam onun yanına gidip geliyorlardı. Bunun üzerine onlardan birisi diğerine bir gün, "Allaha yemin ederim ki, Muhakkak ki Eyyûb, bu alem de hiçkimsenin işlemediği bir günah işlemiştir" dedi. Bunun üzerine arkadaşı ona, "Bu nedir? deyince, o, "Onsekiz yıldan beri Cenâb-ı Hak ona merhamet etmedi ve başındaki belâyı da kaldırmadı..." dedi. Onlar akşamleyin Eyyûb'un yanına vardıklarında, arkadaşı dayanamadı, bu hususu Eyyûb'a açtı. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm) da: "Ben sizin ne dediğinizi bilemem, şu kadar var ki Allahü teâlâ biliyor ki ben birbiriyle çekişen, böylece de yeminle Allahı anan iki kimseye rastlamıştım. Derken, geriye döndüm ve haksız yere Allah'ın adının anılmasını hoş görmediğim için, onlar adına keffârette bulundum" cevabını verdi..

Bir başka rivayette ise şöyle denilir: "O iki adam, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın yanına girdiklerinde, bir koku hissederek, "Şayet Eyyûb'un Allah katında bir değeri olsaydı, bu hale düşmezdi" dediler..." Ravi sözüne devamla şöyle der: "Eyyûb (aleyhisselâm)'a kendisiyle imtihan olduğu şeylerden hiçbirisi, o ikisinden duyduğu söz kadar ağır ve zor gelmemişti. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm) "Allahimı eğersen, bulunduğum yerde aç bir kimsenin olduğunu bildiğim halde, tok olarak gecelemediğimi biliyorsan (ki. biliyorsun) beni tasdik et" dedi. Cenâb-ı Hakda, Eyyûb (aleyhisselâm)'ı, o ikisi işitecek şekilde tasdik etti. Bunun müteakiben Eyyûb (aleyhisselâm) secdeye kapanarak, "Allahım, bendeki hastalığı kaldırıp izâle etmediğin sürece başımı kaldırmayacağım" dedi. Bunun üzerine Allah da, Eyyûb'daki hastalığı ve derdi ortadan kaldırdı."

İkinci Rivayet: Hasan el-Basrî (r.h.), şöyle der: Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm), çöplüğün üzerine atıldıktan sonra, hanımı Rahme hariç, malı, çocuğu ve hiçbir dostu kalmadığı halde, yedi küsur sene, o halde bekledi. Hanımı Rahme, onun bu haline sabretti, Ona yiyecek getirdi ve Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'la birlikte Allah'a hamd ü senada bulundu. Eyyûb (aleyhisselâm) da, Allah'a hamd ü senaya ve mübtelâ olunduğu şeye sabretmeye devam ediyordu. Bunun üzerine İblis, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın sabrı karşısında sabırsızlanarak öylesine bir çığlık attı ki, yeryüzünün kenar ve köşelerindeki ordusu bir araya geldi ve ona "Ne var, ne oluyor?" dediler. İblis, "Cenâb-ı Hakk'dan, beni hem kendisine, hem malına hem de çocuğuna musallat kılmasını istediğim ve kendisinde mal ve evlat namına bir şey bırakmadığım bu kul beni aciz düşürdü. Yaptığım bütün bu şeyler, onun sabrını ve Allah'a hamdini artırdı. Sonra, onun bedenine musallat kılındım ve onu, kendisine sadece hanımının yaklaşabileceği bir halde, bir çöplüğe atılmış olarak bıraktım. Ama o, buna rağmen, bir an olsun, Allah'ı zikretmekten ve O'na hamdetmekten geri durmadı. İşte bu sebeple, bu hususta bana yardımcı olasınız diye, sizden yardım talep ediyorum" diye cevap verdi. Bunun üzerine onlar ona: "Senin tuzağın nerede? kendisi, sebebiyle, daha önce helak olduğun amelin nerede? deyince o: "Bütün bunlar Eyyûb'a tesir etmedi. Binâenaleyh bana yol gösterin" dedi:

Onlar, "Adem (aleyhisselâm)'i cennetten çıkardığında Adem (aleyhisselâm)'a yaklaşmadın mı? Ona nereden yol buldun?" dediler. O "Hanımı tarafından..." deyince cevap verdi. Bunun üzerine onlar: "İşte, "Eyyûb (aleyhisselâm) ile ilgili tuzağın da, hanımı tarafından olacaktır. Çünkü, hanımından başkası ona yaklaşmadığı için, o, hanımına karşı gelme cesaretini gösteremez" dediler. Bunun üzerine İblis: İsabet ettiniz, doğruyu söylediniz" dedi ve çekip gitti. Derken, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hanımının yanına geldi ve bir adamın kılığına bürünerek: "Ey Allahın cariyesi, kocan nerede?" dedi. Kadın: "O, şu yaralarını kaşıyıp duran ve bedeninde kurtların dolaştığı şu kişidir" diye cevap verdi. İblis, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hanımından bu sözleri duyunca, bütün bunların bir sabırsızlık emaresi olduğunu umarak, ona vesvese vermeye başladı ve o kadına, daha evvel içinde bulundukları nimetleri, malı mülkü, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın gençliğini ve güzelliğini sayıp dökmeye başladı..."

Hasan el-Basrî, sözüne devamla şöyle der: "Bunun üzerine kadıncağız bir çığlık attı. Kadın çığlık atınca da, İblis, kadının sabırsızlandığını anladı ve ona bir kuzu getirerek: "Eyyûb bunu benim için kessin ve iyileşsin" dedi. Bunun üzerine kadın Eyyûb (aleyhisselâm)'a "Eyyûb, Rabbin sana ne zamana kadar azâb edecek? Sana acımayacak mı? Malın, sürülerin, çocukların, dostların nerede? O güzel tenin nerede. Şu anda çürümüş ve tıpkı kül gibi olmuş, içinde kurtlar dolaşan şu bedenin nerede? Şu kuzuyu kes ve kurtul" diye seslenerek geldi. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm) "Sana Vahin düşmanı geldi sana bunları telkin edip üfledi ve sen de ona icabet ettin, uydun yazıklar olsun! Söyle bakalım, senin kendisinden dolayı ağladığın şey, daha önce bende bulunduğumuz mal mülk, çoluk çocuk ve sağlık halimi hatırlamadan dolayıdır; bize kim vermişti? dedi. Hanımı: "Allah" diye cevap verince Eyyûb: "Peki o biz onlardan ne kadar süreyle faydalanabildik?" dedi Bunun üzerine hanımı: "Seksen yıl deyince, Eyyûb (aleyhisselâm): "Cenâb-ı Hakk, bizi, bu belâya ne zamandan beri düçar kıldı?" dedi. Bunun üzerine hanımı: yedi küsur seneden beri..." deyince de, Eyyûb (aleyhisselâm): Yazıklar olsun! Allah'a yemin ederim ki, sen Rabbine insaflı davranmadın. Tıpkı seksen yıl bolluk içinde olduğumuz gibi seksen yıl belâya sabredemez misin? Allah'a yemin olsun ki, şayet o, bana şifa verirse, sana yüz değnek vuracağım. Sen Bana Allah'dan başkası için, hayvan kesmemi emrettin. Bundan sonra, bana getirdiğin yiyecek ve içeceklerden herhangi bir şey tadmak, bana haram olsun!" dedi. ve onu da kovdu. Hanımı da çekip gitti.

Eyyûb (aleyhisselâm)'ın Şifaya Kavuşması

Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm) yanında yiyecek içecek namına hiçbir şey kalmadığını, dostlarının kendisini terkettiğini, hanımının çekip gittiğini düşününce, secdeye kapandı ve "Doğrusu, bana dert gelip çattı. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Başını kaldır, duanı kabul ettim." "Ayağınla vur. İşte hem yıkanacak, hem içecek soğuk (bir su)" (Sad. 42) buyurdu. Bunun üzerine o da ayağıyla vurdu, derken yerden bir su fışkırmaya başladı ve onunla yıkandı. Müteakiben bedeninin dışında ne kadar kurt varsa hepsi düştü. Daha sonra ayağıyla yeniden vurdu, yine bir başka su fışkırdı; ondan da içti, İçinde hastalık namına ne varsa hepsi çıktı ve sapasağlam ayağa kalktı, gençliği ve güzelliği kendisine yeniden geldi... Sonra, elbise giyindi, ayağa kalkınca, sağa sola dönüp bakmaya başladı; birden, daha önceki çoluk-çocuğunu, matını mülkünü Cenâb-ı Hakkın katkat artırarak geri vermiş olduğunu ve olabilecek en güzel halin olduğunu gördü..." Hatta Hasan el-Basrî, şunu anlatmıştır: "Eyyûb (aleyhisselâm)'ın, yıkandığı o su, altın kelebekler şeklinde onun göğsünde uçuşmaya başladı. Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm), kelebekleri eliyle yakalayıp bir araya getirmek istedi. Allah, Eyyûb (aleyhisselâm)'a: "Ey Eyyûb, ben seni zengin kılmadım mı?" diye vahyetti. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm): "Evet, ya Rabbî; ama bunlar senin bereketin, senin bereketine doyum olur mu?" dedi. Ve çıkıp gitti. Derken, yüksek bir yerde oturdu?

Hanımının Onu Araması

Sonra da hanımı, (kendi kendine): "Farzet ki, o beni kovdu, acından ölsün ve kurt kuş yesin diye ben onu yalnız mı bırakacağım? Mutlaka ona dönmeliyim" dedi. Döndüğünde de, ne o çöplüğü ne de o durumu göremedi. Birden, her şeyin değişmiş olduğunu farketti. Çöplüğün olduğu yerde dönüp dolaşmaya ve ağlamaya başladı. Bütün bunlar, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın gözü önünde cereyan ediyordu. Kadıncağız o güzel elbise giyinmiş adamın yanına varıp ona sormaktan çekindi. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm) ona haber göndererek yanına çağırttı. "Ey Allahın kulu ne istiyorsun?" dedi. Kadın ağlayarak: "Çöplüğün üzerine bırakılmış olan ve dertlere mübtelâ kılınmış olan o adamı aramıştım..." dedi. Bunun üzerine, Eyyûb (aleyhisselâm) ona: "Ondan sana ne?!" deyince kadın, ağladı ve: "O, benim kocamdı" dedi. Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm): "Gördüğünde onu tanır mısın? deyince de, kadın: "Kim daha önce gördüğünü tanımaz ki?!" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm) tebessüm ederek: "Ben oyum" deyince de, kadıncağız onu, gülüşünden tanıdı. Ve, hemen boynuna sarıldı.. Daha sonra da, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm): "Sen bana İblis'e kuzu kesmemi söylemiştin. Halbuki ben, Allah'a itaat edip şeytana isyan ettim ve Allah'a yalvarıp yakardım; O da gördüğün bu halimi bana

Üçüncü Mesele

Dahhâk ve Mukatil şöyle der: "Eyyûb (aleyhisselâm) o belâ içinde yedi yıl, yedi ay, yedi gün ve yedi saat kaldı." Vehb (r.h) ise şöyle der: "Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm) o belâ içinde, üç yıl kaldı. İblis'i yenip ona galip gelince, İblis, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hanımına, büyüklük ve güzellik hususunda insanoğlunun kılığında olmayan bir şekilde ve insanların hiç binmediği ve kullanmadığı bir binit üzerinde gelerek ona: "Sen, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın zevcesi misin?" deyince, kadın: "Evet" dedi. İblis: "Beni tanıyor musun?" deyince de kadıncağız: "Hayır" Cevabını verdi. Bunun üzerine İblis: "Beni yeryüzünün ilahıyım, Eyyûb a yapacağımı yaptım. Çünkü o, gökyüzünün ilâhına kulluk etti, beni ise bıraktı. Bu sebeple de beni kızdırdı. Şayet o bana tek bir defa da secde etseydi, ben hem sana, hem de ona, çoluk çocuk ve mal namına neyiniz var idiyse, anların hepsini geri verirdim. Çünkü, bütün bunlar, ben de mevcuttur" dedi.

Vehb sözüne devamla şöyle der: "Ben, İblis'in, "şayet senin arkadaşın besmele çekmeden bir lokma yemiş olsaydı, içine düştüğü o belâdan, mutlaka kurtulacaktı..." Dediğini, (rivayetlerde) duymuştum." Bir başka rivayette ise İblis, ona: "Eğer istersen, bana bir defa secde et, ben de sana malını ve çoluk-çocuğunu geri vereyim, kocana da sıhhat ve afiyet vereyim." demiş, bunun üzerine kadın da Eyyûb (aleyhisselâm)'a müracaat etmiş kendisine söylenen bu sözü ona haber vermiş, Eyyûb (aleyhisselâm) ona "Seni dininden döndürmek için sana Allahın düşmanı geldi." demiş, sonrada "Eğer Allah bana afiyet verirse, sana yüz değnek vuracağım" diye yemin etmiş ve işte o esnada, "Doğrusu bana dert gelip çattı" diye niyaz etmiştir. Yani. "İblis'in, benim ve hanımımın dişine secde etmemizi ummandan ve hem beni hem de hanımımı küfre çağırmandan dolayı..." demektir."

Hanımının Fedakârlığı

Dördüncü rivayet: Vehb şöyle der: "Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hanımı, insanlara amelelik ediyor ve Eyyûb (aleyhisselâm)'ın azığını bu şekilde temin ediyordu. Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hastalığı uzayınca, insanlar onu (işçi olarak) çalıştırmaktan usandılar. Ve onu, artık çalıştırmadılar. Bir gün, yiyecek namına birşeyler araştırdı, fakat hiçbir şey bulamadı. Derken, başından bir örüğünü kesti ve onu, bir ekmek mukabilinde sattı, o ekmeği de Eyyûb (aleyhisselâm)'a getirdi. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm) hanımına: "Örüğün nerede?" dediğinde de, hanımı ona, olanları anlattı... İşte o esnada Eyyûb (aleyhisselâm). "Ya Rabbî, doğrusu, bana dert gelip çattı" diye niyaz etti.

Şifa Dileğinde Bulunması

Beşinci rivayet: İsmail es-süddî şöyle der: "Eyyûb (aleyhisselâm) bu sözü, şu üç şeyden dolayı söylemiştir:

1) O iki adamın ona: "Şayet, gördüğümüz bu amelin Allah için olsaydı, sana isabet eden bu belâlar isabet etmezdi..." şeklindeki sözleri.

2) Eyyûb (aleyhisselâm)'ın hanımının üç örüğü vardı. Derken onlardan birini tutup kesti ve onu sattı. İnsanlar ona, o örüğe mukabil ekmek ve et verdiler. Derken, hanımı Eyyûb (aleyhisselâm)'a geldiğinde Eyyûb (aleyhisselâm): "Bunu nereden aldın?" deyince, hanımı: "Ye, çünkü bu helâldir" dedi. Ertesi gün olunca, yiyecek namına hiçbir şey bulamadı, bunun üzerine ikinci örüğünü de sattı. Üçüncü gün de aynisini yaptı ve: "Ye, çünkü bu helâldir" dediğinde, Eyyûb (aleyhisselâm): "Bana söylemediğin sürece yemiyeceğim" dedi, O da. bunun üzerine hadiseyi ona haber verdi. Ve bu iş, Eyyûb (aleyhisselâm)'a, derecesini sadece Allah'ın bileceği bir biçimde, çok ağır geldi..."

Şu da ileri sürülmüştür: O, örüklerini şundan dolayı satmıştır: İblis, bu toplum içinde bir insanın kılığına girdi ve: "Şayet siz, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın, beldesinde katmasına müsaade ederseniz, ben ondaki hastalığın size de bulaşmasından endişelenirim.. Öyleyse onu, şehrin giriş kapısının dışına çıkartın..." dedi, sonra da sözüne devamla: "Onun hanımı sizin evlerinize girip çıkıyor, çalışıyor. Kocasıyla da temas halindedir. Siz, kocasının hastalığının size de sirayet etmesinden endişelenmiyor musunuz?" dedi. İşte bundan dolayı hanımını hiç kimse çalıştırmadı da, o da örüklerini satıverdi.

3) Hanımı, Eyyûb (aleyhisselâm)'a dediğini dediğinde, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm) işte bu şekilde duâ etti.

Altıncı rivayet: Şu da ileri sürülmüştür: Bir kurt, onun uyluğundan düştü. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm), o kurdu yerden alıp olduğu yere koyarak: "Muhakkak ki Cenâb-ı Hakk beni, senin için besin yapmıştır..." dedi. Bunun üzerine o kurt da ona: "Çok şiddetli birbiçimde ısırdı. İşte o esnada, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm) "Ya Rabbî, bana dert gelip çattı.,. " dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ ona: "Şayet Ben, sendeki her kılın dibine bir sabır koymasaydım, sen sabredemezdin" diye vahyetti.

Bu Kıssayı Mutezilenin Eleştirmesı

Bil ki Mutezile, bu kıssayı, aşağıdaki şekilde birkaç yönden tenkit etmiştir: Cübbaî şöyle der: "Bazı cahil kimseler, Cenâb-ı Hakk'ın, Eyyûb (aleyhisselâm)'dan naklen "Doğrusu şeytan beni yorgunluğa ve azaba uğrattı" (sad. 41) şeklindeki ifâdesinden dolayı, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın duçar olduğu o hastalığın, Cenâb-ı Hakk'ın İblis'i ona musallat kılmasından dolayı, şeytanın bir işi olduğu kanaatine varmışlardır ki, bu, bir cehalettir. Bu böyledir, çünkü bunun birinci sebebine gelince: Şayet İblis, hastalıkları, dertleri ve bunların zıddı olan sıhhati vb. icada muktedir olsaydı, maddeleri yaratmak onun için gayet kolay olurdu. Durumu böyle olan ise, ilâh olur!

İkinci olarak diyebiliriz ki: Allahü teâlâ, hem İblisin hem de ordusunun, "Zaten benim, sim üzerinizde hiçbir hükmüm, nüfuzum da yokdu. Yalnız ben sizi çağırdım, siz de bana hemen icabet ettiniz." (İbrahim, 22) diyeceklerini haber vermiştir. Vacib olan, (kişiye düşen ise), Vehb İbn Münebbih (radıyallahü anh)'dan rivayet edilenlere müracaat etmek değil. Allahın haberini tasdik etmektir.

Tenkidin Tenkidi

Bil ki, bu itiraz tutarsızdır. Çünkü kıssada nakledilen, "Şeytanın, Hazret-i Eyyûb'un ûurun deliklerinden üflemesi ve böylece de, Eyyûb (aleyhisselâm)'ın kaşıntıya duçar olmasıdır. O halde daha siz, kendisinden bu kaşıntının meydana geldiği bu üflemeye kadir olan kimsenin, mutlaka maddeleri yaratmaya da kadir olması gerektiğini nereden çıkardınız? Bu, sadece bir tahakküm ve yüklenmedir...

Cübbaî'nin, ayet-i kerimeyi delil getirmesi de zayıftır. Çünkü o, bu fiile ancak, Allahü teâlâ'nın. kendisini ondan men etmeyeceğini anladığında yönetir. Halbuki bu Surum, kıssanın İblisin Allah'dan izin isteyip, Allah'ın da ona bu hususta müsaade ettiğine delâlet ettiği gibi, sadece Eyyûb (aleyhisselâm) hakkında tahakkuk etmiştir. Durum böyle olunca da, bu nas ile bu kıssa arasında bir çelişki bulunmaz.

2) Mutezile şöyle demiştir: "Eyyûb (aleyhisselâm)'ın Cenâb-ı Hakk'dan sadece hususî sterden dolayı talebte bulunduğuna dair rivayet edilen şey uzak bir şeydir. Çünkü, anıtlarda yerleşmiş olan şey, kişinin tedavi olmasının makul bir davranış olması gibi bu hususta Rabbinden talepte bulunması ve O'na yalvarıp yakarmasının da makul yerinde bir iş olduğudur." Binâenaleyh, kardeşlerinden, dostlarından ve ailesinden gördüğü tutumdan ötürü kederlendiğinde, Rabbinden talepte bulunması caiz olduğuna göre, kendisinden dolayı da Rabbinden talepte bulunması caizdir.

Şayet denirse ki: Allahü teâlâ'nın, Eyyûb (aleyhisselâm) "Benden hastalığını, ancak en son noktada gidermeni isteyeceksin..." diye talimat vermiş olması caiz değil midir?" Denilirse biz deriz ki: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'a, belli bir müddet o böyle belânın kendisine indirilmesinin, hiç şüphesiz hem kendisinin, hem de başkasının menfaatine, olmasını bildirmesi durumunda söz konusu olabilir... İşte bundan dolayı, Eyyûb (aleyhisselâm), bu özel durum hususunda talepte bulunmanın bir manası olmayacağını, â.Tia vakit gelip çattığında, bu işin hem devamının hem de sona ermesinin mümkün olduğu, böyle bir talepte bulunmasının mümkün olabileceğini anlamıştır.

3) Keza Mutezile demiştirki: "O hastalığın, kendisinden nefreti mûcib bir noktaya varıp dayanmış olması caiz değildir. Çünkü, yaptıkları tebliğinkabullenilmesinden "nefret ettiren ve (usandıran) hastalıklar, peygamberler hakkında düşünülemez." İşte du kıssa hakkında söylenilenlerin tamamı budur.

Üçüncü Mesele

Keşşaf Sahibi: şöyle der: Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, bu "Bana dert gelip çattı" diye seslendi" takdirindedir. Bunun başındaki elif-nûn maddesi, kavi manasını taşıdığı için, kesre ile innî şeklinde de okunmuştur. Dâd harfinin thasıyla, darr kelimesi her husustaki zarar; dadın zammesıyle durr ise, kişinin, nefsinde ki hastalık ve zayıflama gibi şeylerden meydana gelen zarar anlamındadır.

Dördüncü Mesele

Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm), talebi çok nazikâne yapmıştır. Çünkü kendisinden, rahmeti ve acımayı iktizâ edecek şeylerle bahsetmiş, Rabbini ise, son derece merhametli olarak nitelemiş, gayesini de sarih olarak dile getirmemiştir. Buna göre şayet, "Şikâyette bulunması onun sabredici olmasına halel vermez mi?" denilirse, buna şu şekilde cevap verebiliriz: Süfyân İbn Uyeyne (r.h.) şöyle der: Kim Allah'a bir şikayette bulunursa, o, bu şikayeti hususunda Allah'ın kazasına yargısına razı olduğu sürece, bu bir sabırsızlık sayılmaz. Çünkü, belâyı güzellikle karşılamak, sabrın şartı değildir. Yakûb (aleyhisselâm)'ın, "Ben kederimi, mahzunluğumu yalnız Allah'a şikayet ediyorum" (Yusuf. 86) şeklindeki sözünü duymadın mı?"

Erhamü'r-Râhimîn'in İzahı

Eyyûb(aleyhisselâm)'ın'"Sen merhametlilerin en merhametlisisin"ifadesine gelince, Cenâb-ı Hakk'ın böyle olduğunun delili pekçok şeydir:

1) Başkasına acıyan herkes, ona ya, dünyada medhu sena edilmesi yahut ahirette mükâfaat elde etmesi arzusundan dolayijyahut da, tabiatındaki rikkat duygusunu tatmin etmek için acır. İşte bu durumda, o acıyanın maksadı, kendisinden dolayı olmuş olur. Ama, Cenâb-ı Hakk'a gelince O, kullarına, bu tür şeylerden herhangi birisi olmaksızın ve bu acımadan dolayı kendisine herhangi bir övgü ve kemâl sıfatlarına dair de bir fazlalık yönelmeksizin, acır...

Binâenaleyh, işte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "erhamu'r-rahimin" olur.

2) Başkasına acıyan herkesin bu merhameti, ancak Allah'ın rahmetinden kaynaklanmıştır. Çünkü başkasına bir yiyecek ya da bir ebise veren, yahut da ondan bir sıkıntıyı gideren kimseye gelince, şayet Cenâb-ı Hak, o yiyecekleri, o giyecekleri, o ilâçtan ve o gıdaları yaratmamış olsaydı, hiçkimse bu şeyleri bir başkasına vermeye kadir olamazdı. Sonra yine bu atiyye ve bağış, o başkasına ulaştıktan sonra, şayet Cenâb-ı Hak, onu o kimsenin rahatlığına bir vesile bulmasaydı, bununla hiçbir fayda elde edilemezdi. Binâenaleyh, bu demektir ki, kulun rahmetinden önce, Allah'ın rahmeti mevcuttur ve, kulun rahmeti Allahın rahmetiyle içiçedir. Hatta insanların, birbirlerine karşı olan merhametleri, denizdeki bir damfa gibidir. Binâenaleyh, Allahü teâlâ'nın, "Erhamurrahimin" olması gerekir.

3) Allahü teâlâ şayet, o kulunun kalbinde, bu tür sebep ve irâdeleri yaratmamış olsaydı, o zaman böyle bir fiilin o kuldan sudur etmesi imkânsız olurdu. Binâenaleyh, gerçekte merhamet eden o sebeplen yaratanın O olması itibariyle Hak Subhânehû olmuş olur. Böylece de Onun, "Erhâmurrahimîn" olduğu, yine sabit olmuş olur.

Rahmetle Serler Nasıl Bağdaşır?

İmdi, eğer denirse ki: "Cenâb-ı Hak (c.c) dünyayı çeşitli âfetler, dertler, hastalıklar, elemler ile doldurup kesmek, kırıp geçirmek ve eziyyet vermek suretiyle zanlıları birbirlenne musallat kılıp, üstelik onlardan herbirini, başkasının eleminden ve eziyyetinden müstağni ve uzak tutmaya da kadir olduğu halde, daha nasıl, "erhamurrahimîn" olabilir?" buna şöyle cevap verilir:

Allah'ın zarar verici olması, O'nun fayda verici olmasına aykırı değildir. Tam aksine O. hem zarar verici, hem de fayda vericidir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın zarar vermesi, (kendisinden) bir zorluğu def etmek için, fayda sağlaması, bir menfaati relbetmek elde etmek için değildir. Aksine O, yaptığından sorumlu tutulmayan bir zâttır.

Allah'ın Ona İcabeti

Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz de onun (duâsını) kabul etmiştik" buyruğuna gelince bu, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın, Rabbine duâ etmiş olduğunu gösterir. Ancak ne var ki bu duanın, ondan, tıpkı: "Uygun görürsen, istersen, arzu edersen şöyle yap!.." denilmesi gibi tariz yoluyla sadır olması mümkün olduğu gibi, her ne kadar edebe ve ayetin delâletine en uygun olanı birincisi ise de, bu duânın, sarâhet yoluyla olmuş olması da mümkündür.

Sonra, Allahü teâlâ, Hazret-i Eyyûb'un başına gelen o sıkıntıyı giderdiğini beyan etmiştir ki, bu da, onun, gerek bedeni gerekse halleri hususunda daha önceki durumuna döndürmüş, olmasını gerektirir.

Aile ve Mülkünün Kendisine İadesi

Yine Cenâb-ı Hak, ona, ehlini de iade ettiğini beyân buyurmuştur ki, bu ifâdeye, ona nisbet edilen zevcesi, çocuğu ve bunun dışındakiler girer. Sonra bu hususta şu iki görüş ileri sürülmüştür:

1) İbn Mesûd, İbn Abbas, Katâde, Mukâtil, Kelbî ve Kâ'b (radıyallahü anh)'a göre, Allahü teâlâ, Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)'ın ehlini, yani bizzat çoluk çocuğunu diriltmiştir.

2) Leys (radıyallahü anh), şunu rivayet etmiştir: Mücahid, İkrime'ye adam yollamış ve bu ayetin tefsirini ona sormuştu. Bunun üzerine İkrime de şöyle demiştir: "Eyyûb (aleyhisselâm)'a şöyle bir teklif yapılmıştı ; Ahirette, senin ehlin sanadır. Binâenaleyh, istersen, onları sana bu dünyada hemen verebiliriz. İstersen, onlar ahirette senin olurlar, biz sana onların mislini dünyada da veririz. Bunun üzerine Eyyûb (aleyhisselâm) "Onlar ahirette benim olsunlar" dedi. İşte bundan dolayı da ona, dünyada misli (benzeri) verildi" Birinci görüş daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, "... hem ailesini, hem onlarla beraber daha bir mislini ona vermiştik..." cümlesinin zahiri, Allahü teâlâ'nın, onları dünyada yeniden verdiği ve onlarla birlikte, onların benzerlerini de ona verdiğini göstermektir.

Ayet-i kerime'deki, "ibâdet edenler için bir hatıra olmak üzere" ifadesinde, bu hususta tefekkür edilsin ve böylece de bu hadise, âbidleri sabretmeye ve bunu sevabını Allah'dan ummaya sevkedici olsun diye, Allahü teâlâ'nın böyle yaptığına bir delâlet vardır. Bundan sadece âbitler yararlanacağı için, ayette hassaten ağabeytler zikredilmiştir.

İsmail, İdris ve Zülkifl (aleyhisselâm)

Yedinci Kıssa:

84 ﴿