88"Zünnün'u (balığın arkadaşını) da hatırla. Hani o, öfkelenmiş olarak gitmişti de. bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken o, karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni temin ederim. Cteğrusu ben haksızlık edenlerden oldum" diye niyaz etmişti. Bunun üzerine biz de onu kabul ettik, kendisini gamdan kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız". Ayette bahsedilen Zennûn'un, Yunus (aleyhisselâm) olduğunda ihtilâf yoktur. Çünkü, "nûn" balık demektir. Biz, biraz önce: "Bir isim, sırf bir lakab olma ile ve bir mana ifade edici olma araş nda dönüp dolaştığında, onu mana ifade eden hususa hamletmenin daha evlâ cağını" söylemiştik. Özellikle, bu vasfın ona uygun olmasının faydasını bildiğin zaman... Yunus (aleyhisselâm)'ı Balığın Yutması Alimler, Hazret-i Yunus, (aleyhisselâm)'ın, balığın karnına düşüşünün, peygamberlikten önce mi sonra mı olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir: Birinci görüşe gelince, Hazret-i Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: Yunus (aleyhisselâm) ve kavmi Filistin'de yaşıyorlardı. Derken bir kıral onlarla savaştı. Onlardan, dokuzbuçuk kabileyi, esir aldı, geriye ise, iki buçuk boy kaldı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, peygamber olan Şuayb (aleyhisselâm)'a: "Kıral Hezkıyal'a git ve ona, kuvvetli ve emin bir nebi göndermesini söyle. Çünkü ben, onların kalblerine, o peygamberle birlikte İsrailoğullarını salıvermeleri (fikrini) atacağım..." diye vahyetti. Bunun üzerine kıral, Şaayb (aleyhisselâm)'a, "Kimi? Hangisini? Çünkü, onun memleketinde beş peygamber bulunuyordu" dedi. Şuayb (aleyhisselâm)'a: "Yunus İbn Metta'yı... Çünkü o, güçlü ve emin bir kimsedir" dedi. Kıral da, Yunus (aleyhisselâm)'ı çağırdı ve ona, memleketi terkedip gitmesini emretti. Bunun üzerine Yunus (aleyhisselâm): "Benim çıkmamı sana Allah mı emretti?" diyince, kıral: "Hayır" dedi. Yunus (aleyhisselâm): "Peki, O mu beni sana bildirdi?" deyince, kral "Hayır" dedi. Bunun üzerine Yunus (aleyhisselâm): "Burada benden başka peygamberler de var." dedi. Ama onları, Yunus (aleyhisselâm)'ın üzerine ısrar ettiler. Bunun üzerine de o, hem o kirala hem de kavmine kızarak çıkıp gitti. Derken Rûm denizine geldi. Orada, bir gemi hazırlamış olan topluluk buldu. Onlarla birlikte o da bindi... Gemi, onları batıracak biçimde alabora olup, onlar da neredeyse boğulma noktasına gelince, gemiciler: "Burada, ya âsi bir adam, ya da kaçmış bir köle var. Çünkü gemi, rüzgar olmadan böyle yapmaz, burada mutlaka âsi bir kimse vardır. Biz, bu tür bir belâyla mübtelâ olduğumuz zaman adetimiz, kur'a çekmektir. kendisine kur'a çıkan kimseyi de, denize atarız... Elbette ki, tek bir kişinin boğulması, geminin batmasından daha hayırlıdır" dediler ve üçkez kur'a çektiler. Üçünde de kur'â Yunus (aleyhisselâm)'a isabet etti. Bunun üzerine Yunus (aleyhisselâm): "Âsi adam ve kaçkın köle benim!" dedi ve kendisini denize attı. Derken bir balık geldi ve onu yuttu. Bunun üzerine Allahü teâlâ balığa "Onun kılına dahi zarar verme. Çünkü Ben senin karnini onun için bir hapishane kıldım. Onu, sana yiyecek olsun diye vermedim" diye vahyetti. Daha sonra Cenâb-ı Hak onu, o balığın karnından kurtarınca, onu, geniş ve düz bir yere, tıpkı, üzerinde tüyü ve derisi bulunmayan yoluk bir civciv gibi atıverdi. Derken, Allahü teâlâ onun üzerine, kendisiyle gölgeleneceği, meyvesinden yiyip böylece de güçleneceği sâksız (gövdesiz) bir bitki bitirdi. O bitki kuruyunca. Yunus (aleyhisselâm) üzülmeye başladı. Bunun üzerine ona: "Yüzbine vaya daha fazlasına üzülmediğin halde, bir bitkiye mi üzülüyorsun? Çünkü sen, onlara gitmedin ve onların rahatlarını sağlamadın" denildi. Sonra Allahü teâlâ ona vahyetti ve onlara gitmesini emretti: Derken. Yunus (aleyhisselâm), onlara doğru yollandı. Onların arazilerine vardı. Çünkü onlar, ondan fazla uzakta değillerdi. Yunus (aleyhisselâm) onlara geldi ve kıratlarına: "Allahü teâlâ, beni sana benimle İsrailoğullarını salıveresin diye gönderdi" dedi. Bunun üzerine onlar "Senin ne söylediğini anlayamadık. Eğer biz senin doğru söylediğini bilsek yaparız. Andolsun ki, biz size, memleketinizde geldik ve sizi esir aldık. Şayet, eğer durum senin dediğin gibi olsaydı, Allah bizi sizden mutlaka men eder, alıkordu..." dediler. Bunun üzerine Yunus (aleyhisselâm), uç gün onları buna davet ederek, dönüp dolaştı, ama onlar bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Allah Yunus (aleyhisselâm)'a, "Onlara, eğer iman etmezseniz, size azab gelecek, de" diye vahyetti. Yunus (aleyhisselâm) da onlara tebligatta bulundu, ama onlar yine direttiler. Derken Yunus (aleyhisselâm), onların yanından ayrıldı. Onlar onu kaybedince de, yaptıklarına pişman oldular, onu aramaya koyuldular; ama, onu bulamadılar, Daha sonra da. hem kendi durumlarını hem de Yunus'un durumu, kendi dinlerinin alimlerine anlattılar. Sonra alimler: "Bakın, onu şehirde arayın. Eğer orada ise, bahsettiği azabın inmesine dair herhangi bir şey yok, herhangi bir tehlike yok, demektir. Ama, çekip gitmişse, o zaman durum onun dediği gibidir." dediler. Derken onlar onu araştırmaya koyuldular. Onlara, onun, akşamleyin çekip gitmiş olduğu söylenildi. Onu bulma konusunda ümitsizliğe düşünce, şehrin kapısını kapadılar, oraya, ne sığırları ne de davarları giremedi. Anayı çocuğundan, memedeki sabîleri de analarından ayırdılar. Sonra da, sabah vaktini beklediler. Tanyeri ağarınca da, gökten azâb indiğini gördüler. Bunun üzerine, yakalarını paçalarını yırttılar, hamile kadınlar çocuklarını düşürdüler, çocuklar çığlık atmaya, davarlar ve sığırlar da böğürmeye başladılar. Derken, Allahü teâlâ onlardan o azabı kaldırdı. Bundan sonra da Yunus (aleyhisselâm)'a gittiler ve ona iman ettiler. Ve, İsrailoğlullarını da onun yanına verdiler. İşte bu görüşe göre, Yunus, (aleyhisselâm)'ın peygamberliği, balığın onu dışarı atmasından sonra olmuştur. Bu görüşün delili, Cenâb-ı Hakk'ın Saffât süresindeki," biz onu, kendisi de hasta olarak, açık bir yere bıraktık. Üzerinde sakı (gövdesi) olmayan bir bitki bitirdik. Onu yüz bine ve daha fazla insana peygamber gönderdik... "(Saffat, 145-147) ayetleridir. Bu görüş doğrultusundaki başka bir rivayet de şöyledir: Cebrail (aleyhisselâm), Yunus (aleyhisselâm)'a Ninova halkına git ve onları, ilahî azabın kendilerine gelip çalmasıyla uyar ve korkut" dedi. Bunun üzerine Yunus (aleyhisselâm): "Bir hayvan bulayım..." deyince, Cebrail (aleyhisselâm), "Durum, bundan daha acil ve önemlidir" dedi. Yunus (aleyhisselâm)'da öfkelendi ve o gemiye çekip gitti." (Bu rivayete göre) kısssanın geri kalan kısmı, daha önce geçmiş olduğu gibidir... Derken, balık onu yuttu, onu Ninova'ya götürdü ve onu orada bıraktı. Onun Balık Hadisesinden Sonra Nebi Olduğu İkinci görüşe gelince, bu da şöyledir. Balık hadisesi, Hazret-i Yunus (aleyhisselâm)'ın, Ninova halkını davetinden ve onlara, Allahın risâletini tebliğ etmesinden sonradır. Bunu ileri sürenler şöyle demişlerdir: "Onlar iman etmeyince, Hazret-i Yunus (aleyhisselâm) onları azabla tehdit etti. Onları tehdit ettikten sonra azâb onlardan kalkınca, onların arasından öfkelenmiş olarak çıkıp gitti. Bu görüşte olanlar, onun çıkıp gitmesi ve öfkelenmesinin sebebi hususunda da şunları söylemişlerdir: 1) Hazret-i Yunus (aleyhisselâm) kendisinin yalan söylemiş olduğunu öne süren bir kavmin arasında bulunmaktan haya etmiştir. 2) Onların adeti, yalan söyleyeni öldürmekti. 3) Yunus (aleyhisselâm) gurura kapıldı. 4) O azâb onlara inmediği için... Çekip gitti. Ulemanın ekserisi, balık kıssasının ve Yunus (aleyhisselâm)'ın kızarak gitmesinin, Cenâb-ı Hakk'ın onu onlara peygamber olarak göndermesinden ve azabı onlardan kaldırmasından sonra olduğu kanaatindedirler. Peygamberlerin yalan söyleyebileceklerini ileri sürenler, bu ayetle birkaç yönden istidlal etmişlerdir. 1) Müfessirlerin ekserisi, Yunus (aleyhisselâm)'ın Rabbine kızarak çekip gittiği kanaatindedırler. Bunun, İbn, Mesûd. İbn Abbas, Hasan el-Basrî, Şa'bî, Saîd İbn Cübeyr ve Vehb'in görüşü ile, İbn Kuteybe ve Muhammed İbn Cerir'in tercihi olduğu ileri sürülmüştür. Durum böyle olduğuna göre, onun Allah'a gücenmesinin günahların büyüğünden olması gerekir. Sonra, bu öfkelenmenin, Allah'a karşı olmadığı, tam aksine o kıral ve o kavme karşı olduğu farzedilse bile, bu yine de mahzurludur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Sen Rabbinin hükmüne sabret. O balık sahibi gibi olma..." (Kalem. 48) buyurmuştur. Bu da, Yunus'un bu tür hareketinin mahzurlu olmasını, gerektirir. 2) Cenâb-ı Hak, "Bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağını sanmıştı" buyurmuştur ki bu da, Yunus (aleyhisselâm)'un, Allah'ın kudreti hususunda şüphe etmiş olmasını gerektirir. 3) Yunus (aleyhisselâm): "Doğrusu ben, zulm edenlerden oldum..." demiştir. Halbuki, zulüm, kötü isimlerdendir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "iyi bilin ki, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir..." (Hud. 18) buyurmuştur. 4) Şayet, Hazret-i Yunus (aleyhisselâm)'dan öyle bir günah sudur etmeseydi, daha niçin Cenâb-ı Hak onu, balığın karnına atmak suretiyle cezalandırmış olsundu?... 5) Cenâb-ı Hâk bir başka ayetinde, "O kınanmış bir halde iken, kendisini hemen balık yutmuştu"(Saffat, 142) buyurmuştur. (mulimun), kınanmış, levmedilmiş kimse demektir. Böyle olan ise, günahkar demektir. 6) Cenâb-ı Hak, Zünnun "(Balığın arkadaşı) gibi olma... "(Kalem.48) buyurmuştur. Eğer "balığın arkadaşı" günahkar olmasaydı, ona benzemekten nehyetmek caiz olmazdı. Yok eğer günahkâr ise, bu durumda maksat hasıl olmuş demektir. 7) Cenâb-ı Hak, "O balık sahibi gibi olma... "(Kalem, 48) ve "Sen de ulûlazım peygamberleri gibi sabret" (Ahkaf. 35) buyurmuştur. Binâenaleyh, Yunus (aleyhisselâm)'un ulûlazım peygamberlerden olmaması gerekir. Halbuki Musa (aleyhisselâm), ulûlazım peygamberlerdendi. Ama (buna rağmen) Hazret-i Peygamber hep Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkında, "şayet imran oğlu (Musa) yaşasaydı, bana uymaktan başka bir şey yapamazdı" derken, Yunus (aleyhisselâm) hakkında da, "Beni, Yunus İbn Mettâ'nın üzerine çıkarmayın" buyurmuştur. Bu ise, ayetin tefsirinden hariç bir şeydir... (Bu rivayetle istidlal edilemez.) Bu sorulardan Birincisine şöyle cevap verebiliriz: Ayette, Yunus (aleyhisselâm)'ın kime kızdığına dair bir açıklama yoktur. Ancak ne var ki biz, Allahın peygamberinin, Rabbine öfkelenmesinin caiz olmayacağını kesinkes ona söylüyoruz. Çünkü bu, Allahın, emir ve yasakların mâliki olduğunu bilmeyenlerin sıfatıdır. Allahı bilmeyen ise, nebi olması şöyle dursun, mümin bile olamaz. Bu kızgınlığın istidada veya nafileye raci bir durumla ilgili olduğu izahına gelince bu, peygamberler (aleyhisselâm)'ın makamının beri olduğu şeyler cinsindendir. Çünkü, Allahü teâlâ onlara bir şeyi emrettiğinde, onların o şeye muhalefet etmeleri caiz değildir. Zira Cenâb-ı Hak, "Allah ve peygamberi bir işe hüküm ettiği mman gerek mümin olan bir erkek, gerek mümin olan bir kadın için artık işlerinde kendilerine muhayyerlik yoktur"(Ahzâb.36) "Öyle değil, Rabbine andolsun ki onlar malarında kimi oraya, kimi buraya çekdikleri şeylerde seni hakem yapmadıkça ve verdiğin hükme tam bir teslimiyet göstermedikçe..." (Nisa, 66) buyurmuştur. Binâenaleyh, onun istidadında bir muhalefet olmuş olsaydı, böyle bir kızgınlığın o peygamberlerden sudur etmesi caiz olmazdı... Bu kızgınlığın Allah'a karşı olmasının caiz olmadığı sabit olunca, o zaman, bundan kasd edilen, Hazret-i Yunus (aleyhisselâm)'ın Allah'dan başkasına öfkelenerek çekip gitmiş olmasıdır. Galip olan ihtimal ise kendisinin emirlerine kendisinin emirlerine isyan eden kimselere kızmış olmasıdır. Binâenaleyh, muhtemeldir ki, o kavmine, ya krala, ya da her ikisine birden gücenmiştir... Onun kavmi ile olan kızgınlık hali şöyle de olabilir: Yunus (aleyhisselâm), onları terketmesiyle kavmini kızdırmış olabilir. Zira onlar Hazret-i Yunus (aleyhisselâm)'ın kendilerini terketmesi durumunda başlarına azap ineceğinden endişe ediyorlardı. Nitekim bu meyi Ebû Şeref, (Şaz kıraatlerden olarak), muğadıben yerine, muğdıben şeklinde okumuştur ki "kızdırmış, ıgdab etmiş olarak" anlamına gelir. Sual Sahibinin "Yunus (aleyhisselâm)'ın kavmine öfkelenmesi de, Cenâb-ı Hakk'ın, "O balık sahibi gibi olma" (Kalem. 48) ayetinden dolayı mahzurludur" demesine gelince, biz deriz ki: Biz, bunun mahzurlu olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü Allahü teâlâ, Hazret-i Yunus (aleyhisselâm)'a, peygamberliğini onlara tebliğ etmesini emretmiş, fakat devamlı olarak onlarla beraber kalmasını emretmemiştir. Emrin zahiri ise, tekrarı gerektirmez. Binâenaleyh, onun onların arasından çekip gitmiş olması bir meziyet olmaz. Öfkelenmenin bir meziyet olduğunu da kabul etmiyoruz. Zira, bu ona daha önce yasaklanmadığına göre, o bunun caiz olduğunu zannetmiştir. Çünkü o bunu, ancak Allah için öfkelendiği, dinine bağlılık gösterdiği ve küfre ve onun müntesiplerine kızdığı için yapmıştır. Tam aksine, onun için evlâ olan, sabretmesi ve onlardan uzaklaşma hususunda Allahın müsadesini gözetmesi idi... İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "O balığın arkadaşı gibi olma... "(Kalem,48) buyurmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak sanki, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için makamların en faziletlisini ve en yücesini istemiş ve dilemiş gibidir. İkinci şüphelerine, yani Cenâb-ı Hakk'ın, "bizim kendisini hiçbir zaman araştırmayacağımızı sanmıştı" buyruğuna tutunmalarına karşı cevap olarak da şöyle deriz: Allahın aciz olduğunu zanneden, kâfirdir. Bunu, herhangi bir mümine nisbet etmenin caiz olmıyacağında hiçbir ihtilaf yoktur. Öyleyse nasıl olur da bu, peygamberlere nisbet edilebilir? O halde burada, mutlaka bir yorum yapmak gerekir. Bu husustaki yorumlar şunlardır: 1) Ayetteki (......) ifadesi, "Bizim onu sıkıştırıp bastıramıyacağımızı sandı" anlamındadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, (......) (Ankebut. 62), (......) (Talâk, 7) ve (......) (Fecr. 16) ayetlerindeki K.D.R (......) maddesinin daraltılmak manasına gelmesi gibidir. Buna göre ifadesinin manası, "Onu sıkıştırıp daraltamıyacağımızı.." şeklindedir. Bil ki, bu tevîfe göre ayet, bizim lehimize bir delil olmuş olur. Çünkü Yunus (aleyhisselâm), kendisinin muhayyer olduğunu, isterse orada kalacağını, isterse çekip gideceğini, Allahü teâlâ'nın, Yunus (aleyhisselâm)'ın bu tercihi hususunda kendisini sıkıştırmayacağını sanmıştır. Allah nezdinde malûm olanı ise, uygun olanın, onun çekip gitmesini ertelemesi idi... İşte bu, Allah tarafından, onun bir masiyete yöneldiği için değil de çekip gittiği için, ona mazeret yerine geçecek olan şeyin açıklanmasıdır. Ancak ne var ki o, bu çekip gitmesinin öne alınması veya sona bırakılması, ertelenmesi caiz olan, mümkün olan bir şey olduğunu sanmıştır. Halbuki, daha evla olan bunun aksiydi. 2) Bu ifadenin teşbih kabilinden olmasıdır. Buna göre bu, "Onun durumu, Allahın emrini beklemeksizin, kavminden uzaklaşıp giden kimseyi sıkıştıramıyacağını zanneden kimsenin durumuna benzetilmiştir" demektir. 3) Ayetteki "kudret" maddesinin, "kadâ, hüküm", diye tefsir edilmesidir. Buna göre mana, "O, bizim ona, ağır hükümler koyamıyacağımızı sanmıştı..." şeklinde olmuş olur. Bu, Mücahid, Katâde, Dahhâk ve Kelbî'nin görüşü olup, Avfî'nin İbn Abbas'dan yaptığı rivayettir. Bu görüş, aynı zamanda Ferra ve Zeccâc'ın da görüşüdür. Zeccâc şöyle der "nakdire kelimesi nukaddire manasındadır. Nitekim Arapça'da "Allah bir şeyi en güzel biçimde takdir etti" denebilir. Yani kadere ile kaddere aynı manaya kullanılır. Buna göre, ayetteki K.D.R. maddesi, "takdir manasındadır. Nitekim Ömer İbn Abdilaziz ve Zührî, nûnun dammesi, dalın şeddesi ve tefîl babından olarak Len nukaddire şeklinde okurlarken, Ubeyd İbn Ömer, meçhul ve şeddeli olarak len yukaddere; Yakûb ise, şeddesiz ve meçhul olarak len yukdere, şeklinde okumuştur. Rivayet olunduğuna göre, İbn Abbas (radıyallahü anh), Hazret-i Muâviye (radıyallahü anh)'nın yanına varmış, bunun üzerine Muâviye: "Dün gece, Kur'ân'ın dalgaları bana vurdu... Ben de o dalgalar arasında boğulup kaldım; nefsim için, kurtuluşu ancak sana başvurmakda gördüm" dedi. İbn Abbas: "Mesele nedir?" deyince, o: "Allahın nebisi, Cenâb-ı Hakkın kendisine kadir olamıyacağını sanmıştır" deyince, İbn Abbâs (radıyallahü anh): "Ayetteki bu ifâde, "kudret" kökünden değil "kader" kökündendir" diye cevap verdi. 4) Bu ifade, "O, bizim bir şeyi yapmayacağımızı sandı..." anlamındadır. Çünkü, kudretle fiil arasında bir münasebet vardır. Binâenaleyh, bunlardan birini diğerinin yerine kullanmak, mecaz yapmak, uzak ihtimal değildir. 5)Bu, azarlama manasında bir soru olup, manası, "Bizim kendisine güç yetiremiyeceğimizi mi sanar?" şeklindedir. Bu, İbn Zeyd'den rivayet edilmiştir. 6) Bu hadisenin, Yunus (aleyhisselâm)'ın peygamber olmadan önce cereyan ettiğini söyleyenlere göre, böyle bir zan, peygaberlikten önce vuku bulmuş olur. Peygamber ve nebî olmayanlar hakkında, şeytanın vesvesesiyle onların vehmine böyle bir düşüncenin arız olup, sonra da onların bunu hüccet ve burhanlarla reddetmiş olmaları uzak bir ihtimal değildir. Onların, Cenâb-ı Hakkın, "Doğrusu, ben zulm edenlerden oldum... " ifadesine tutunarak ileri sürdükleri üçüncü şüpheye de şu şekilde cevap veririz: Biz bunu, eğer peygamberlikten önceki devreye hamledersek, bu hususta söylenecek herhangi bir söz bulunmaz. Yok eğer, bunu peygamberlikten sonraki devreye atfedersek, o zaman bir izah getirilmesi gerekir. Çünkü biz bunu, zahirine göre ele alacak olursak, o zaman o peygamberin lanete müstehak olduğunu söylemek gerekir ki, bunu da hiçbir nüslüman söyleyemez. Yorumlamak gerektiğine göre, iyisini yapabilme imkânı varken, daha iyisini yapmayı terketmiş olduğunda şüphe yoktur. İşte bu yönüyle bu, bir zulüm olmuş olur. Dördüncü soruya da şu şekilde cevap veririz. Biz bunun bir cezalandırma olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü peygamberlerin cezalandırılmaları caiz değildir. Tam aksine bununla, sıkıntılara duçar edilerek imtihana çekilme kastedilmiştir. Ne var ki, pekçok müfessir, bir günahtan dolayı verilen her zararı, ceza olarak vasfetmişlerdir. Beşincisine de şu şekilde cevap veririz: Ayetteki kınama, daha iyisini yapmamadan dolayıdır. Keşşaf Sahibi şöyle demiştir: "Ayetteki (......) ifâdesinin manası, (bunun çoğul olarak getirilmesi), balığın karnında, kesîf olan çok yoğun karanlıklar içinde..." şeklindedir. Bu, (Bakara, inayeti ile (Bakara. 257) ayetlerindeki zulumat (karanlıklar) kelimesinin çoğul getirilmesi gbidir. Bu ifâdeden, "değişik ve çeşitli zulûmatlar" manasını çıkaranlar da vardır. Bu durumda sen bak, eğer Hazret-i Yunus (aleyhisselâm) geceleyin nida etmişse, o zaman orada gecenin, denizin ve balığını karnının karanlıkları söz konusudur. Yok eğer, gündüzün nidâ etmişse, balığın bağırsaklarının karanlıkları da buna ilâve edilebilir. Yahut da, (diyebiliriz ki), Yunus (aleyhisselâm)'u yutan balığı başta bir balık yutmuştur. Yahut da, balık, iyice denizin dibine dalınca, balığın üzerinde kalan deniz tabakaları, adeta zulmet üstüne zulmet olmuş olur. "Yunus (aleyhisselâm)'ı yutan balık, yedi kat yerin dibine dalmıştır" diyenlerin görüşüne gelince, eğer bu husus (sahih) bir haberler sabit ise, bu konuda söylenecek bir söz yoktur. Yok, eğer bu, o nidanın karanlıklar içinde yapılmış olması sebebiyle dile getirilen bir görüş ise, bizim biraz önce söylediğimiz şey, buna gerek bırakmaz. Yunus (aleyhisselâm)'ın (......) şeklindeki sözüne gelince bu, ya, "Senden başka ilâh yoktur..." diye" anlamındadır, yahutta bunun başındaki (en) edatı tefsiriyye olan (yani) anlamındadır. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Belâya uğrayan herhangi bir kimse bu duayı yaparsa, ona mutlaka icabet edilir" Benzeri hadis, Tirmizi, Da'âvât 81 (5/520). buyurmuştur. Hasan el-Basrî'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cenâb-ı Hak Yunus (aleyhisselâm)'ı, kendisini zalim olduğunu ikrar etmiş olması sebebiyle kurtarmıştır." Ayetteki Sübhaneke ifadesine gelince, bu, Hazret-i Yunus (aleyhisselâm)'ın, Cenâb-ı Hakkı, bütün noksanlıklardan tenzih ettiğini gösterir. Acizlik de, bir noksanlıktır. Binâenaleyh bu, Cenâb-ı Hakk'ın "bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştıramıyacağımızı sanmıştı..." buyruğundan Yunus (aleyhisselâm), O'nun aciz olduğunu zannetmemiş olduğuna delâlet eder. Yunus (aleyhisselâm), Sübhaneke demiştir. Çünkü bu ifadenin takdiri, "Allahım seni, bunu bir zulüm olarak veya intikam alma arzusuyla yahutta, beni bu balığın karnından kurtarmaktan aciz olduğun için yapmış olmamdan tenzih ederim. Tam aksine sen bunu, ulûhiyyetin hakkı ve hikmetinin muktezâsı olarak yaptın..." şeklindedir. Onun cümlesine gelince senin iznin olmaksızın kavmimden kaçmam suretiyle, kendime zulmettim" demektir. Buna göre Yunus (aleyhisselâm), sanki şöyle demek istemiştir: "Ben, zalimlerden oldum şimdiyse tevbe edip pişman olanlardanım... Binâenaleyh, bu sıkıntıyı benden kaldır!" Manasının böyle olduğuna, Cenâb-ı Hakkın, "Bunun üzerine biz de onu kabul ettik..." ifadesi delâlet etmektedir. Burada yapılabilecek bir başka izah da şudur: Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm), (......) ifâdesiyle, Cenâb-ı Hakk'ı, rubûbiyyetini mükemmel olmasıyla nitelemiş, kendisini de (......) ifadesiyle beşeriyyetin en zayıfı ve, rûbûbiyyetin hakkını edada en kusurlusu olarak tavsif etmiştir. Bu kadar şey, Mutenebbî'nin de dediği gibi, bir şeyi istemek için kafidir. "Benim pekçok ihtiyaçlarım vardır, sende de anlayış ve zekâ! Benim o ihtiyaçlarımı söylememem yok mu. asıl hitab ve konuşma odur işte!" Ümmü Seleme'nin kölesi Abdullah İbn Râfi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah, Yunus (aleyhisselâm)'ın hapsedilmesini murad edince, o balığa, "Onu tut yakala, ama tenine zarar verme ve hiçbir kemiğini de kırma..." diye vahyetti." Balık da onu yakaladı ve onu, denizin ta dibine kadar indirdi. Bunun üzerine Yunus (aleyhisselâm), bir şeyler duydu ve kendi kendine: "Bu nedir acaba?" deyince, Allahü teâlâ ona: "Bu deniz hayvanlarının tesbihatıdır" diye vahyetti... Ve Yunus'a da: "O halde sen de tesbih et!" dedi: Melekler Yunus'un tesbihatını duydular ve onlar da aynısını söylediler. Ayetteki "kendisini gamdan kurtardık..." cümlesine gelince, bu "Hem balığın karnında olmadan, hemde hatasından ötürü meydana gelen kederinden onu kurtardık..." anlamındadır. "Bize dua ettiği için Yunus (aleyhisselâm)'ı hapsolma sıkıntısından kurtardığımız gibi, bizim yardımımızı talep ettiklerinde de "İşte biz, iman edenleri de böyle kurtarırız..." Sâ'd İbn Ebî Vakkas, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Yunus (aleyhisselâm)'ın balığın karnındaki duası, "Lâ ilâhe illâ ente sûbhâneke innî kuntü minezzalimîn" şeklindeydi. Sıkıntıya düşmüş ve başı belâya duçar olmuş her müslüman kimse, işte bu duayı yaparsa, Allahü teâlâ mutlaka onun duasını kabul eder." buyurduğunu Tirmizî, Da'âvât. 82 (5/529). söylemistir," Keşşaf Sahibi: şöyle der: "Bu kelime (nuneccî), (nuncî) ve (nuccî) şeklinde kurmuştur. Halbu ki nün, cime idğam edilmez. Bunun doğrusunu ortaya koymak için çare arayıp, bunu (fu'ile) kalıbında kabul ederek, ifadeyi (Nucci'n-necâul-müminine) şeklinde takdir edip, yâ harfini getirerek fiili masdarına edip, (......) kelimesini de fiilin mastarı olan (......) ile mansub kılanların bu okuyuşu, apaçık bir zorlama ve işi yokuşa sürmedir." |
﴾ 88 ﴿