97

"O halde, kim mümin olarak iyi amellerden bir şey yaparsa, onun sayinin karşılığı şükran olacaktır), küfrân (ve mahrumiyet) değil. Biz onu hiç şüphesiz kaydetmekteyiz. Helak ettiğimiz bir memleket (ahalisinin), hakikaten, (mahşere) dönmemeleri imkansızdır. Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (un seddi) açılıp da her tepeden saldıracakları ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaştığı vakit işte o zaman o küfredenlerin gözleri hemen belerip kalacak, "Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içinde idik... Hayır, hayır biz zalim kimselerdik!" diyeceklerdir".

İşlerin Kaydedilmesi

Bil ki, Cenâb-ı Hak (c.c), daha önce ümmetin durumunu, onların paramparça olduklarını ve hepsinin de, sadece kendi emrinin geçerli olduğu yere döneceklerini beyan edince, bunun peşinden "O halde. mümin olarak iyi amellerden bir şey yaparsa, onun sayinin (karşılığı şükran olacaktır). Küfran (ve mahrumiyet) değil" ifadesini getirmiş, "mümin olma" ile "Salih amelde bulunma" işini birlikte yapanların gayretlerinin inkâr edilmeyeceğini, yani amelin mükafaatının batıl olmayacağını beyan buyurmuştur. Bu demektir ki, birinci ifadeye Allah'ı ve Resulullâh'ı bilip tasdik etmek, ikinci ifadeye de, emredilenleri yapmak, nehyedilenlerden sakınmak dahil olur. Bu ifade, tıpkı "Kim de mümin olarak ler, onun için bir gayret ile çalışırsa, işte onların çalışmaları meşkûr (ve makbul) olur" (isra, 19) ayeti gibidir. O halde "küfrân" mükafattan mahrum olmayı, "şükür"de, mükafatın verilmesini temsil eden birer tabirdir. Ayetteki ifadesiyle en son sınırı ifade etsin diye, cinsin nefyedilmesi kasd edilmiştir Çünkü mahiyet 'in nefyedilmesi, o mahiyetin bütün fertlerinin nefyedilrnesini de gerektirir.

Cenâb-ı Hakk'ın (......) buyruğu ile "Biz onun sa'yû gayretini kaydetmekteyiz" manası kastedilmiştir. Bununla, "Kendisine karşılık ve mükafaat verelim diye, onu zaptedici ve koruyucularız" manasının kastedildiği de ileri sürülmüştür. Bunun, "Biz, ya Levhi mahfuza ya da kıyamet günü kendilerine sunulacak olan amel defterlerine yazmaktayız" manasında olduğu söylenmiştir ki, bununla, kulları Allah'ın taatine sımsıkı sarılmaya teşvik etmek kastedilmiştir.

Haram Burada Vacib Anlamındadır

Cenâb-ı Hakk'ın "Helak ettiğimiz bir memleket (ahalisinin) hakikaten (mahşere) dönmeleri imkansızdır" ifadesine gelince, bil ki (......) kelimesi mutlaka mübteda olması gereken bir haberdir. Bu mübtedâ ise, ya Cenâb-ı Hakk'ın ifadesidir. Veyahut, başka bir şeydir. Birinci ihtimale gelince, kelamın takdiri "Oların dönmemeleri haram, yani imkansızdır" şeklinde olur. Onların dönmemeleri inkansız olunca da, dönmeleri vâcib ve zorunlu olmuş olur. Binâenaleyh, bu "dönme" ile, ya ahirette, ya da dünyaya dönmeleri kastedilmiş olur. Birincisine gelince, mana "Onların ahirette iken, hayata dönmeleri gerekli ve vacibtir" şeklinde olur ki bununla öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin görüşünün ibtal edilmesi kastedilmiştir. Yukarda geçenleri özetlersek diyebiliriz ki, hiçkimsenin o sa'yü gayreti karşılıksız bırakılmayacaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak o kimseye kıyamet gününde yaptıklarının karşılığını verecektir. Bu, Ebu Müslim İbn Bahr'in yaptığı açıklamadır. İkincisine gelince mana, "Onların dünyaya dönmeleri vacibtir" şeklinde olur. Ancak, malum olan ve bilinen, dünyaya dönmeyecekleri hususudur. İşte bu noktada müfessirler şu iki izahı yapmaktadırlar.

1) "Haram" kelimesi, bazan "vacib, gerekli" manasını ifâde eder. Bunun bu manaya gelmesinin delili ise hem ayet, hem kullanış,hem de şiirdir. Ayetten delili Cenâb-ı Hakk'ın "de ki: Gelin üzerinize Rabbinizin neleri gerekli kıldığını ben okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak kılmayın"(En'âm, 151) ayetidir. Çünkü şirki terketmek ve şirk koşmamak haram değil, vacibtir. Şiirden delili ise, Hansâ'nın şu beyitidir:

"Dehrin, hüznüne ağlamadığını gördüğüm vacib bir iş varsa, (o da şudur ki) Ben, Amr'a ağladım" Yani demektir. Kullanış bakımından delili ise şudur: İki zıddan birini, diğerinin adıyla isimlendirmek, meşhur ve yaygın bir mecazdır. Bu Cenâb-ı Hakk'ın meselâ, "Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi olan bir kötülüktür" (Şura, 40) ayetinde olduğu gibidir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, o zaman ayet-i kerimenin ifade ettiği mana, "Helak ettiğimiz bir belde ahalisinin dönmemeleri vacibtir" şeklinde olur.

Daha sonra alimler, bu "dönme"nin ne demek olduğu hususunda şu iki hususu zikretmişlerdir:

a) "Onlar, şirklerinden dönmeyecekler, ondan yüz çevirmeyecekler" Bu, Mücahid ve Hasan el-Basri'nin görüşüdür.

b) "Onlar, dünyaya dönmeyecekler" Bu da, Katâde ve Mukâtil'in görüşüdür.

2) Ayetteki (......) ifadesinin zahiri üzere bakılıp, (......) ifadesindeki (......)nın tıpkı "Secde etmemen(i mûcib olan, secde etmek)den seni men eden neydi?" (Araf, 12) ifadesindeki ma'nın zâid, sıla olması gibi, sıla (zâid) kabul edilmesidir. Buna göre mana, "Helak ettiğimiz belde ahalisinin dünyaya dönmeleri naramdır" şeklinde olur. Böylece de bu ayet tıpkı, "Bunlar bir vasiyette bile bulunamazlar" (Hatta o vakit) ailelerine dahi dönecek değildirler" (Yasin, 50) ayeti gibi olmuş olur. Yahut da mana, "Onların, şirk ve iman etmemekten dönmeleri haramdır" şeklinde olur. Bu, bir kısım müfessirin görüşüdür. Bütün bu manalar, biz Cenâb-ı Hakk'ın ifadesini, O'nun ifadesinin haberi kabul ettiğimizde söz konusudur. Ama bu ifadeyi, başka bir şeyin benzeri kabul ettiğimizde, kelamın takdiri "Helak ettiğimiz durumda, bir şehir halkına bu haramdır" şeklinde olur. Bu takdirde "bu" ifadesi, bu önceki ayette bahsedilen, amel-i salih ve inkâr edilmeyen ve başlıksız bırakılmayan gayrete şaret olmuş olur. Daha sonra da, Cenâb-ı Hak bunun sebebini belirterek: "Çünkü onlar, küfürlerinden dönmeyeceklerdir. O halde bu daha nasıl haram ve imkansız olmaz?" buyurmuştur. Bu, kesre ile innehüm şeklinde okunmasına göredir. Fetha şeklinde okunması halinde de bu manaya hamledilmesi doğru olur.

Hatta Edatının Manası

Cenâb-ı Hakk'ın Nihayet, Ye'cüc ve Mecûc (un seddi) açılıp da her tepeden saldıracakları ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaştığı vakit, işte o zaman o küfredenlerin gözleri hemen belerip kalacak" buyruğuna gelince, bununla igili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ifâdenin başındaki (Hatta) edatı hardmun lafzına müteallıktır. Ebu Müslim Ibn Bahrin yaptığı izaha göre mana: "Onların ahirete dönmeleri vacibtir. Hatta bu dönüşün kesinliği nihayet Ye'cûc ve Me'cûc'un şeddinin açılıp da, her tepeden saldırarak, gerçek va'd olan kıyametin yaklaşıp, küfredenlerin gözlerinin hemencecik balermesi derecesine varıp dayanır" şeklinde olur. Bu da: 'Onlar, kıyamet meydanına ilk getirilecek kimseler olurlar" demektir. Buna göre hatta kelimesi harâmun lafzına taalluk ve onun son sınırı, (gayesi) olmuş olur. Ancak ne var ki bu, bir şeyin son noktasının yine kendi cinsinden olması kabilindendir. Bu, mesela senin Hacılar girdi, hatta yaya olan hacılar bile" demen gibidir. halde, buradaki hatta kendisinden sonra bir kelâmın nakledildiği hattadır Nakit dilen kelâm ise, işte bu şart ve onun cezasından meydana gelen cümledir ki ben bununla, "Nihayet, Ye'cûc ve Me'cûc'un şeddi açılıp da... Gerçek va'd olan kıyamet yaklaştığında, işte o zaman küfredenlerin gözleri belerip kalır" ifadesini kastediyorum. Halbuki bu, caiz değildir. Çünkü şart, dünya günlerinin sonunda, ceza ise kıyamet gününde tahakkuk edecektir. Halbuki, şart ve cezanın, mutlaka birbirlerine yakın olmaları gerekir. Biz deriz ki: Bu azıcık farklılık, yok hükmündedir, sayılmaz. Diğer açıklamalara göre mana, "Onların dönmelerinin imkansız oluşu, kıyamet kopuncaya kadar sürecektir" şeklinde olur.

İkinci Mesele

Ayette geçen ifadesi, "Ye'cûc ve Me'cûc'un şeddi açıldığında" manasındadır. Böylece, muzaf hazfedilmiş ve muzaf hazfedildiği için (......) fiiline müenneslik alâmeti olan o harfi getirilmiştir. Çünkü, Ye'cûc ve Me'cûc kelimeleri, "iki kabile" anlamında olmak üzere, müennes iki kelimedirler. Kelamın takdirininşeklinde olduğu da ileri sürülmüştür.

Ye'cûc ve Me'cûc

Ye'cûc ve Me'cûc insan cinsinden olan iki kabiledir. Nitekim, "insanlar, on kısımdır. Bunlardan dokuzu, sed açıldığında meydana çıkacak olan Ye'cûc ve Me'cûc'dur" denilmiştir.

Dördüncü Mesele

Allah'ın, doğrudan doğruya o şeddi açacağı ileri sürüldüğü gibi, "Hayır, Allahü teâlâ yeryüzünü paramparça edince, yeryüzünün unsurlarındaki katılık ve sertlik zail olacak; işte bu durumda da sed açılıp çözülecek" denilmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Her tepeden saldıracaklar" ifadesine gelince bu, söz arasında getirilen bir ara cümledir. Buna göre mana, "Ye'cûc ve Me'cûc'un şeddi çözülüp hak olan va'd de yaklaştığında, kafirlerin gözleri belerir" şeklinde olur. Hadeb yerdeki çıkıntı demektir. Nitekim, Hadebetu'l-ard veya hadebetu'z-zahr yerdeki tepe,sırttaki çıkıntı, kambur" denilir. İbn Abbas (radıyallahü anh), Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık bakarsın ki, onlar kabirlerinden (kalkıp) Rablerine doğru koşup gidiyorlar" (Yasin.-51) buyruğunu nazar-ı dikkate alarak, şeklinde de okumuştur. Sin'in dammesiyle yensülûn şeklinde de okunmuştur. (Nesele) ve (Asele) kelimeleri, "hızlıca gitti koştu" anlamındadırlar. Sonra, bu ifadeyle ilgili şu iki açıklama yapılmıştır:

a) Müfessirlerin ekserisi, bu ifadenin başındaki (hum) zamirinin, Ye'cûc ve Me'cûc lafızlarına râcı olduğu kanaatindedirler.

b) Mücahid ise, "bunun, bütün mükelleflere raci olduğunu" söylemiştir. Yani, "O mükellefler, kabirlerinden, bulundukları her yerden çıkarlar ve hesap durağında, (meydanında) toplanırlar" demektir. En uygun olanı birincisidir. Aksi hade, nazm bozulur. Bir de, hadiste rivayet olunduğuna göre, Ye'cûc ve Me'cûc çoğaldığı zaman, mutlaka yayılacaklardır. Böylece de, her yüksek tepeden insanların karşısına çıkıp görüneceklerdir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaştı" beyanına gelince, bahsedilen bu va'din, kıyamet günü olduğunda şüphe yoktur.

İza Edatı Hakkında

Ayetteki ifadesine gelince bil ki, buradaki iza "mufâce'e ifade eden iza dır. böylece "va'd edilen zaman", mecazî olarak va'd olarak isimlendirilmiştir. İza harfi, ceza makamında fâ yerine kullanılır. Bu mesela, "Bir de bakarsın ki, ümitsizliğe düşerler"(Rum, 36) ayetinde böyledir. Ama, iza ile beraber fâ da geldiğinde, cezâ'nın şart'a bağlanması hususunda adetâ yardımlaşırlar, böylece de mana, kuvvetlenmiş olur. Binâenaleyh, şayet veyahutta denilmiş olsaydı yine doğru oturdu.

Buradaki (hiye) lafzına gelince, nahivciler bu hususta şu üç izahı yapmışlardır:

a) Bu, ebsar kelimesine râcidir. Buna göre mana, "kafirlerin gözlerine gelince, onların gözleri belerir, dışarı fırlar" şeklinde olur. Böylece, önce, gözlere raci olacak zamir getirilmiş sonra da, zamirin mercii, zamir isim olarak getirilmiştir.

b) Bunun mübtedâ olması... Bunun yerine huve zamiri de getirilebilir. Buna göre, bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphesiz ki Ben, Allah'ım" (taha, 14) ayeti gibidir. Keza "Şüphesiz ki, gözler kör olmaz" (Hac, 46) ayeti de gözler kelimesi müennes olduğu için zamirin müennes olması caiz olduğu gibi, mübtedâ oluşundan dolayı müzekker olması da caizdir. Bu, Ferrâ'nın görüşüdür. Sibeveyh ise, "Bir de bakarsın ki hadise, gözlerinin belermesi şeklindedir" manasında olmak üzere, zamirin "kıssa" ya raci olduğunu söylemiştir. Yani, "şüphesiz ki hadise, kâfirlerin gözlerinin bu esnada belermesidir"demektir. Buna göre cümlenin manası, "Kıyamet koptuğundan, o kimsenin gözleri belerip, o günün şiddetinden ve korktukları şeyin tahakkuk etmesinden ötürü, neredeyse gözlerini kırpamazlar ve derler. Yani, "Dünyada, onu yalanladığımız ve, bu dirilmenin meydana gelmesi mümkün değildir" dediğimiz için, Eyvan bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içinde idik. Doğrusu biz, o gafletimiz ve Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yalanlayarak putlara tapmamız sebebiyle kendimize zulmetmişiz! (derler)" demektir. Bil ki, "Cenâb-ı Hakk'ın (......) ifadesinden önceki şeklinde olan bir hazf bulunmaktadır.

Putlar ve Onlara Tapanlar Cehennemdedir

97 ﴿