25

Muhakkak o küfredenler, Allah'ın yolundan ve -ziyaret edilmesinde gerek i gerek misafir olanları müsavi kıldığımız- Mescid-i Haram'dan alıkoymakda olanları... kim orada zulm ile ilhada yeltenirse biz ona pek acıklı bir azâb taddırırız".

Bil ki, Allahü teâlâ, kafirlerle müminterin arasını ayırdıktan sonra hem mukaddes ilan ettiği evinin büyüklüğünden, hem de o kafirlerin küfrünün büyüklüğünden bahsederek, "Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in getirdiklerini inkâr edip, onun yolundan ve Mescid-i haramdan men edenler yok mu" buyurmuştur. Bu men etme işi, hicretten ve cihaddan men etme ile meydana gelmiştir. Çünkü onlar bunu bir türlü kabul edememişlerdir.

Burada şöyle bir sual vardır: Cenâb-ı Hak, geleceğe ait bir ifade olan, ifadesini geçmiş zamana ait bir ifade olan, ifadesine nasıl atfetmiştir? Buna şu iki açıdan cevap verebiliriz.

a) Kendisinden ne hâl ne de gelecek kastedilmeksizin, "her zaman ve her vakit, devamlı bir biçimde ihsanda bulunduğu" manası kastedilerek, "Falanca, fakirlere iyilikte bulunuyor, güçsüzlere, zayıflara yardım ediyor" denilebilir. Buna göre sanki "kafir olanlardan beklenen, onların Allah'ın yolundan men etmeleridir" denilmek istenmiştir ki, bunun benzeri olan başka bir ifade de, "Bunlar, iman edenlerdir, Allah'ı zikretmek gönülleri huzur ve sükûna kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki, kalbler ancak zikrullâh ile huzur bulur" (Rad, 28) ayetidir.

b) Ebu Ali el-Farisî şöyle der: "Ayetin takdiri, "Geçmişte inkâr edenlere gelince, onlar şu anda da, alıkoyuyor ve men ediyorlar" şeklindedir ki, bu ifadeyle, onların hem şu anda hem de gelecekte yaptıkları şeyler dahil olur.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Mescid-i Haram'dan ifadesine gelince, bu da "onlar o mü'minler Mescid-i Haram'dan da alıkoyuyorlar" demektir.

İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu ayet, Ebu Süfyân Ibn Harb ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, Allah'ın Resulünü, Hudeybiye yılında Mescid-i Haram'dan, umre yapmaktan ve kurban kesmekten men etmişlerdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, umre için ihrama girmiş olduğundan, onlarla savaşmak istemişti. Daha sonra onlar, ertesi yıl hac yapılmak üzere, onunla anlaşmışlardı" demiştir.

Kâ'be'de İmtiyazın Olmayışı

Cenâb-ı Hakk'ın "ziyaret edilmesinden gerek yerli, gerek misafir olanları müsavi kıldığımız' ifadesine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ebu Ali el-Farisî şöyle der: "Bunun manası şudur: "Biz o Mescid-i Haram'ı, insanlar için dinî emirlerin ifa edildiği bir yer ibadet mekânı kıldık." Cenâb-ı Hakk'ın ifadesi bir mubtedânın başa geçmiş haberi olmak üzere merfû olup, kelamın takdiri şeklindedir. Buna göre ayetin takdirî manası, "insanlar için bir ibadet yeri kıldığımız o Mescid-i Haram'da, yerlisi yabancısı denktir" şeklindedir. Asım ve Ya'kûb kelimesinin "kıldı" kelimesinin mefûlü kabul ederek (......) şeklinde okumuşlardır. Çünkü fiili, iki mefûl alır. Allah en iyi bilendir.

İkinci Mesele

"Akif" orada ikâmet eden, orada her zaman bulunan demektir, "badi" ise, ortaya çıkan, görünen arızî olan demek olup, bu da orayı özleyen yabancılar anlamındadır. Sazı kimseler, "Ayetteki "akif" lafzına her ne kadar Mescid-i Haram'ın yerlilerinden nasa dahi, ibadette bulunmak için oraya gelen, oradan ayrılmayan, oraya yakın tirşeler de dahildir" demişlerdir.

Üçüncü Mesele

Alimler, ayette bahsedilen bu iki sınıf insanın, kendisinde eşit oldukları şey hakkında ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak İbn Abbas (radıyallahü anh), rivayetlerinin birinde: "Bu ikisi, Mekke'de oturma ve orada konaklama hususunda eşittirler. Binâenaleyh, onlardan ansı bulunduğu o yere, diğerinden daha fazla lâyık ve müstehak değildir. Ancak ne var ki, onlardan birisi, oraya daha önce gelmiştir" demiştir ki, bu Katâde ve Sa'id İbn Cübeyr'in de görüşüdür. Bunlara göre, Mekke'deki evleri kiraya vermek, onları satmak haramdır. Bunlar görüşlerine, hem ayet, hem de haberle istidlalde bunmuşlardır. Ayetten delilleri, işte bu ayettir. Çünkü onlar şöyle demişlerdir: Mekke arazisi, özel mülkiyete tâbi değildir. Çünkü o arazi, özel mülk edinilmiş asaydı, o zaman orada hem yerli, hem de yabancı denk ve müsavi olamazlardı. Binâenaleyh, bu ikisi denk ve müsavi olduklarına göre, bunun hükmünün, Mescidlerin hükmü gibi olduğu sabit olmuş olur. Haberden delilleri ise Hazret-i Peygember (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Mekke, kendisine önce ulaşanlara mubahtır" hadisidir. Bu, İbn Ömer, Ömer İbn Abdilaziz, Ebu Hanife ve İshâk el-Hanzeli (radıyallahü anh)'nin görüşüdür. Buna göre, ayetteki Mescid-i Haram ifadesiyle Haram'in tamamı saaterilmiş olur. Çünkü, kendisinden "belde" manası murad edilerek, Mescid-i Haram sözünün zikredilmiş olması caizdir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın "Kulunu, bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar götüren (Allah) münezzehtir" ifadesidir. Burada da delil vardır ki, bu da ayetteki âkit ifadesidir. Çünkü bununla, "ikâmet eden, mukîm" kastedilmiştir. O kimsenin ikameti ise, Mescid-i Kaan'da değil, tam aksine evlerde olur. Binâenaleyh "Cenâb-ı Hak, Mescid-i Haram sözünü zikretmiş, bununla da Mekke'yi murad etmiştir" denilmesi gerekir.

İkinci bir görüşe göre, Allah, insanları Mescid-i Haram'da ibadet etme hususunda eşit kıldı. Mühim olanın, misafiri bundan men etmesi caiz olmadığı gibi, aksi de söz konusu değildir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Ey Abd-i Menaf oğulları, sizden her kim, insanların işlerinden birinde yetkili olursa o beyti tavaf eden, yahutta, gece veya gündüzün herhangi saatinde namaz kılan birisini asla alıkoymasın, men etmesin!" Tirmizi. Hacc 42 (3/220). buyurmuştur. Bu, Hasan el-Basri ve Mücâhid ile Mekke'nin evlerinin satılabileceğini ileri sürenlerin görüşüdür.

Şafiî (radıyallahü anha) ile İshak el-Hanzelî arasında Mekke'de bir münakaşa cereyan eder. İshak el-Hanzeli, Mekke'nin evlerinin kiraya verilmesine müsada etmez. Şafiî (r.h) Cenâb-ı Hakk'ın: "Haksız yere yurtlarından çıkarılanlar" (Hac 40) ayetiyle istidlât ederek şöyle der: "Bu demektir ki "dâr" kelimesi, hem sahibine, hem de başkasına nisbet edilir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke'yi fethettiği gün "Kim kapısını kitler de (bize karşı koymazsa) o emindir, güvencededir" Müsned, 2/292, S38. buyurmuştur. Yine O: "Ukeyloğulları bize bir ev, avlu bıraktı mı?" Buhâri, Hacc 44; Müslim, Hacc 439 (2/984). buyurmuştur. Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahü anh) da, bir hapishane satınalmıştı. Şimdi sen onu, malikinden aldığını mı zannediyorsun, yoksa sahibi olmayandan mı?" İshak el-Hazetî şöyle der: "Bu delilin beni susturduğunu anlayınca, görüşümden vaz geçtim."

Ayetteki el-âkif kelimesinden dolayı, "Mescid" lafzını Mekke manasına hamledenlerin görüşüne gelince, bu tutarsızdır, zayıftır. Çünkü "âkif" sözüyle bazan, ya devamlı ya da genellikle orada itikafa giren, oradan ayrılmayan kimseler kastedilir. Binâenaleyh, onların ileri sürdükleri şey gerekmez. Ayetteki "âkif" sözüyle, Mescid-i Harama yakın olan ve her vakit orada ibâdet etme imkanı bulan kimselerin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Binâenaleyh sözü, bu ihtimaller bulunurken, zahirinden çevirmenin anlamı yoktur.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Kimi orada zulm ile ilhâda yeltenirse" ifadesine gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

"Gelmek" anlamında olan vürüd masdarından olmak üzere, yâ'nın fethasıyla, yerid şeklinde de okunmuş olup, buna göre mana, "kim orada, bir ilhâd yaparsa, işlerse" şeklinde olur. Hasan el-Basrî'den de: "kim orada, Mescid-i Haramda, bir ilhâd meydana getirmek isterse" manasında olmak üzere,şeklinde takdir yaptığı rivayet edilmiştir. Binâenaleyh, zarflardaki genişlik ve mecazî kullanışlardan dolayı tıpkı "gece gündüz (işiniz) hilekârlıktır" (Sebe, 33) ifadesinde olduğu gibi, böyle bir izafet sahihtir. Buna göre mana, "Kim orada zalimce, ilhâdda bulunmak isterse" şeklinde olur.

İlhad Kelimesi

"İlhâd", doğru yönden dönmek demek olup bu kelimenin ilk anlamı, mezarcının mezarda yaptığı "lahd" e dayanır. Müfessirler "ilhad" hususunda şu izahları yapmışlardır:

1) İlhad, şirk demektir, yani "Kim şirk koşmak için Allah'ın Harem'ine sığınırsa, Allah onu azablandırır" demektir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan gelen rivayetlerden biridir ve aynı zamanda Atâ b. Ebi Rabah, Sa'id b. Cübeyr, Katâde ve Mukatil'in görüşüdür.

2) İbn Abbas (radıyallahü anh) şöyle der: "Bu ayet, Abdullah b. Sa'd hakkında nazil oldu. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ondan müslüman olmasını istedi, ama o müşrik olarak dönüp gitti. Ayet, aynı zamanda Kays b. Oabâbe hakkında nazil olmuştur. Mukâtil şöyle der: "Bu ayet, Abdullah b. Hatal hakkında nazil olmuştur. Çünkü o ensardan birisini öldürüp kâfir olarak Mekke'ye kaçmıştı. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke fethi günü, onun kâfir olarak öldürülmesini emretti.

3) Allahü teâlâ'nın yasakladığı avı öldürmek demektir.

4) İkramsız olarak ve ikramlıya helal olmayan şeyleri irtikâb ederek Mekke'ye Harem'e) girmek demektir.

5) İhtikârdır. Bu görüş, Mücâhid ve Sa'id b. Cübeyr'den rivayet edilmiştir.

6) Mescid-i Harâm'ı imâr etmekten insanları alıkoymaktır.

7) Atfl'ya göre, bir kimsenin alış-verişinde, "Hayır, vallahi... Evet, vallahi" aemesidir. Abdullah b. Ömer (radıyallahü anh)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kendisinin birisi Bölgesinde, birisi Harem Bölgesi'nde iki kıl çadırı vardı. Ailesini cezalandırmak iğinde, onları Hill'deki çadırda cezalandırırdı. Bunun üzerine kendisine sorulduğunda o: "Biz, insanın "Hayır, vallahi" Evet, vallahi" demesi gibi, ilhâdlarda " demiştir.

8) Muhakkik âlimlere göre, "zulum ile ilhad" ifadesi, bütün günahları içine alan gvıel bir sözdür. Çünkü büyük olsun, küçük olsun, her türlü günah, orada diğer şarlerde yapılanlardan daha büyük sayılır. Hatta İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Aden'deki bir adam eğer, Beytullah'da bir günah işlemeye niyetlense, Allah ona (bile) elim azabı taddırır." Mücâhid de: "Orada yapılan iyiliklerin mükafaatı kat kat olduğu gibi, kötülüklerin cezası da kat katdır" demiştir. Buna göre eğer, Hak teâlâ'nın, "Biz ona pek acıklı bir azab taddırırız" ifadesi, hertürlü isyan (günah) hakkında söylenmesi uygun olmayan bir ifade olduğu halde, burada nasıl söylenmiştir" denilirse, biz deriz ki: "Her azabın elim (pek acıklı) olduğunu kabul neyiz. Fakat azabın dereceleri, günahın derecesine göre değişir.

Üçüncü Mesele

Ayetteki ifadesindeki bâ harf-i cerr'i hakkında şu iki izah yapılmıştır:

1) Evlâ olan ve Keşşaf Sahibinin de tercihi olan görüşe göre, lafızları, aynı manada (müteradif) iki ayrı "hal"dirler. Fiilin mef'ûlü ise, içine girebilecek her şeyi kapsaması için, açıkça zikredilmemiştir. Buna göre Allahü teâlâ sanki, "Kim orada, âdil olmayan, zalim (haksız) bir istekte bulunursa, ona elim bir azab taddırırız" buyurmuştur ki bu da, "Orada bulunana yakışan, kendine hâkim olması, yapmak istediği ve kafasına koyduğu herşeyde, doğruluk ve adalet yolunu takib etmesidir" demektir.

2) Ebû Ubeyde, bunun mecazi kullanılışı basız olaraktır. O halde, ayetteki bu "bâ " zâiddir.

Dördüncü Mesele

"İlhâd", bir işten başka bir işe, birşeyden başka birşeye meyletmek, kaymak manasına olduğu için, Allahü teâlâ buradaki "ilhâd" ile, zulme kaymayı kastettiğini beyân etmiş ve işte bundan ötürü, bunun peşisıra (zulüm ile) kelimesini getirmiştir. Çünkü büyük-küçük her türlü masiyet (günah) zulümdür, işte bundan dolayı Hak teâlâ, "Hiç şüphesiz şirk, en büyük zulümdür" (Lokman, 13) buyurmuştur.

Elim Azap Tattırmak

Ayetteki "Biz ona pek acıklı bir azab taddırırız" ifadesi, bir tehdiddir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bu ayetin, Abdullah b. Hatal hakkında nazil olduğunu söyleyen, şöyle der: "Buradaki "azab" ile, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onu Mekke'nin fethi günü öldürtmesi kastedilmiştir. Halbuki ayeti umûmî (genel) mana üzere anlamak mümkün olduğunda, onu tahsis etmek (sınırlamak) doğru değildir. Dolayısıyla bu ifade ile, âhiretteki azabın kastedilmiş olması gerekir. Çünkü ahiret azabı, insanların tehdid olundukları şeylerin en büyüğüdür.

İkinci Mesele

Bu ayet, insanın uzuvlarının yaptığı fiillerinden dolayı azaba müstehak olacağı gibi, zulmü (haksızlığı) sırf düşünüp niyetlemesinden ötürü de azaba müstehak olacağını gösterir.

Üçüncü Mesele

Alimler, ayetin başındaki irme edatının haberinin ne olduğu hususunda şu iki görüşü ileri sürmüşlerdir:

1) Ayetin takdiri, "kâfir olan, Mescid-i Haramdan alıkoyan ve orada ilhâdı arzu edenlere, Biz pek acıklı bir azab taddırırız" şeklindedir. Binâenaleyh cümlesi, her iki cümle (yani başında irme ve men bulunan cümleler) ile ilgilidir.

2) Bu edatın haberi, şart cümlesi olan yani men ile başlayan cümlenin cevabından anlaşıldığı için hazfedilmiştir. Buna göre ayetin takdiri, "Kâfir olanlara ve Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara Biz elim bir azab taddırırız. Orada bir günah irtikâb eden herkes, işte böyle olur" şeklindedir.

İbrahim (aleyhisselâm)'ın Kabe'yi Hazırlaması

25 ﴿