29

"Hatırla o zamanı ki Biz, Beytullahm yerini İbrahim (aleyhisselâm)'e; "Bana hiçbirşeyi şirk koşma, Beytimi tavaf edenler, kıyamda duranlar, rükû ve secde edenler içın iyice temizle" diye mekan yapmıştık." İnsanlar için de haca ilân et. Gerek yaya, gerek uzak yoldan gelen arık develer üstünde binitli olarak sana gelsinler. Böylece kendilerine ait menfaatlere şâhid olsunlar. Allah'ın rızık olarak onlara verdiği, dört ayaklı davarlar üzerine, malum olan günlerde Allah'ın adını anıp (kessinler). İşte bunlardan yeyin, yoksulu ve fakiri doyurun. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler o Beyt-i Atik'i (Ka'be'yi) tavaf etsinler".

Tufandan Sonra Kabe

Bil ki ayetteki ... ifadesi, "Beytullah'ın yerini, İbrahim için bir mercî yni orayı imâr etmek ve orada ibadet yapmak için bir mekan kıldığımızı hatırla " takdirindedir. "Beyt", Nûh Tufanında göğe yükselmişti ve o zaman kırmızı yakuttandı. Teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'a onun yerini etrafındaki ve üstündeki şeyleri açan bir rüzgar göndererek bildirdi. Böylece Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), Beytullah'ı ilk yeri (temelleri) üzerine inşâ etti.

Şu da rivayet edilmiştir: "Allahü teâlâ, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'a, Beytutlah'ın yerine pop, onu yeniden inşâ etmesini emretti. Hazret-i ibrahim (aleyhisselâm) gidip onu aradı, ama yerini Mam ismi. Derken Allahü teâlâ, eni ve genişliği bakımından Beyt-i Haram Myüklüğünde, konuşan, başı, dili ve iki gözü bulunan bir bulut gönderdi. Bu bulut, Ey İbrahim, benim büyüklüğümde, benim hizama onu inşâ et" dedi. Hazret-i İbrahim a-s)'da yapmaya başladı. Sonra bulut kayboldu. Bu konuda şöyle bazı sorular söz konusudur:

Birinci Soru: ifadesindeki edatının, en-i müfessıre ("diye" manasına) olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh, şirkten nehyetmek ve Beyt'i temizlemeyi emretmek, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ı o mekanda yerleştirmenin bir tefsiri (sebebi) nasıl olabilir?

Cevab: Hak Subhanehû ve Teâlâ, "Biz, Beyti, İbrahim için bir mekan (merci) yaptı" buyurunca, sanki, "Beytullah'ın onun için bir merci olması ne demek?" diye soruldu da, bunun üzerine, "bu, onun kalbiyle Beytullah'ın Rabbini belirlemesi, O'nu eş ve ortaklardan tenzih etmesi, kalıbıyla (bedeniyle) de, Beytullah'ı putlardan ve heykellerden temizlemesi demektir" diye cevap verildi.

İkinci Soru: Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) zaten Allah'a şirk koşmadığı halde, Cenâb-ı Hak niçin, "Bana şirk koşma" demiştir.

Cevab: Bu, "ibadetinde, Buna şerik koşma. Beytimi yaparken de, Benim rızamdan başka şey düşünerek, şirke düşme" demektir.

Üçüncü soru: Beytullah, daha önce imâr edilmemişken, Cenâb-ı Hak nasıl, "Beytimi... iyice temizle" demiştir?

Cevab: Belki de orası bir sahra (boşluk) idi ve insanlar oraya çeşitli pisliklerini ve çer-çöplerini atıyorlardı. İşte bundan dolayı, Allahü teâlâ ona, Beytini oraya inşâ etmesini ve orasını o pisliklerden temizlemesini emretmişti, yahut da orası ma'mur (yapılmış) vaziyette idi ve insanlar onun içine putlarını yerleştirmişlerdi. Bundan dolayı Hak teâlâ Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'a, orayı yıkmasını ve yeniden yapmasını emretmiştir ki işte putlardan temizleme budur. Şöyle de denilebilir: Bu "sen orayı yaptıktan sonra, oraya yakışmayan şeylerden, yani şirkten ve kötü sözlerden temiz tut" demektir.

Ayetteki, "Tavaf edenler, kıyamda duranlar için" ifadesine gelince, İbn Abbas (radıyallahü anh): "(Beyti) tavaf edenler" ifadesine Mekke'li olmayanlar, "Kıyamda duranlar" ifadesine, Beyt'e (Mekke'de) mukim olanlar, "Rükû ve secde edenler" ifadesine de, "namaz kılan herkes", manası vermiştir. Bazıları da, "Kıyamda duranlar' ifadesine "namaz kılanlar" manası vermişlerdir. Çünkü namaz kılan kimsenin, namaz esnasında kıyam, rükû ve secdeyi birarada yapması gerekir. Allah en iyi bilendir.

Hac Farizasının İlanı

Hak teâlâ'nın "insanlar içinde haca ilân et" ifadesi ile ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

İbn Muhaysın, fiili "bildir" manasında (......) şeklinde okumuştur.

İkinci Mesele

Bu emrin kime olduğu hususunda şu iki görüş ileri sürülmüştür:

Birinci görüş: Ekseri müfessirlere göre, burada emir İbrahim (aleyhisselâm)'adır. Çünkü o Beytullah'ı yapıp bitirince, Allahü teâlâ ona, 'İnsanlar içinde haca ilân et" buyurdu. O da bunun üzerine, "Ya Rabbî sesim nereye ulaşır ki?" deyince, Cenâb-ı Hak, "ilan etmek (seslenmek) sana, onu ulaştırmak da Bana aittir" buyurdu. Böylece Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) Safa tepesine (bir başka rivayete göre Ebû Kubeys tepesine, bir başka rivayete göre de "Makam"'a) çıktı ve "Ne diyeyim,,amâ sesleneyim?" diye sordu. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm), "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk" de" dedi. İşte böylece ilk telbiyede bulunan Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'dır. Bir başka rivayete göre o, Safa Tepesine çıkıp, "Ey insanlar, Allah Beyt-i Atik'e haccetmenizi sze farz kıldı" diye seslendi. Bu seslenişi, yer ile gök arasında bulunan bütün varlıklar duydu. Onun seslenişini duyan herşey, "Lebbeyk Allahümme Lebbeyk" demeye asşladı. Bir başka rivayette de Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ın şöyle seslendiği yer almıştır: "(Ey insanlar), Allah sizi cennetiyle mükafaatlandırmak, cehenneminden kurtarmak için, Beyt-i Haram'ı ziyaret etmeye (hacca) davet ediyor." Bunun üzerine o gün, erkeklerin bünde, kadınların rahimlerinde olanlar ve taşlar, ağaçlar, köyler, şehirler, tepeler veya topraklar gibi, sesinin ulaştığı her varlık onun bu çağrısına karşılık verdi."

Mücahid ise şöyle der: "Kıyamete kadar haccedecek herkese, Allah bu nidayı buyurmuştur. Binâenaleyh bu seslenişe bir kere icabet eden bir kere, iki kere icabet eden iki, daha fazla icabet eden daha fazla hacceder. Binâenaleyh İnsana iki veya sara fazla haccın nasib oluşu, o icabetinin sayısına göredir."

Ibn Abbas (radıyallahü anh)'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)' a sunu ilân etmesini emredince, dağlar ona boyun eğdi, tevazu gösterdi, köyler onun için ayağa kalktı (kulak kesildi)." Kadî Abdulcebbâr şöyle der: "(Bazı kimselerin), "Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ın bu çağrısına taş-toprak, yani herşey icabet etti" şeklindeki izahları, tuhaf bir izahtır. Çünkü çağrı cansızlar için değil, ancak hacc ile emrolunmuş olanlar için yapılır. Doğuda ve batıda olan bütün insanların, onun bu çağrısını duymalarına gelince, bu ansız değildir. Çünkü Allahü teâlâ, bu çağrıyı kuvvetlendirip, aradaki engelleri taktırdığında, böyle şeyler peygamberler zamanında olabilir.

Ezzin Fiilinin Muhatabı

İkinci görüş: Ayetteki, "ilân et" emrinin muhatabı olan, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Bu, Hasan el-Basri'nin görüşüdür ve Mu'tezile'nin ekserisi de bunu tercih etmişlerdir. Mu'tezile bu hususta şu şekilde istidlal etmişlerdir: "Kur'ân'da yer alan muhatabının Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu söylenebilecek her kitabın, böyle kabul edilmesi evlâdır. Ayetteki, "Hatırla o zamanı ki Biz, Beytullahı İbrahim'e mekan yapmıştık" önce geçmiş olması, "İlan et" emrinin Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'a yönelik olmasını gerektirmez. Çünkü biz baştaki bu ifadenin "Ey Muhammed hatırla o zamanı ki" takdirinde (manasında) olduğunu söylemiştik. Binâenaleyh takdir edilen (mukadder olan) bu şey sanki açıkça söylenmiş gibidir. Bu sebeble Allahü teâlâ, "İlan et" deyince bu hitab Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e de yönelik olur."

Mu'tezile bu görüşlerine binâen, "İlan et" ifadesinin tefsiri hususunda suntan söylemişlerdir:

1) Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e insanlara haccı öğretmesini emretmiştir.

2) Cübbâi şöyle der: "Hak teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e telbiyeyi açıkça söylemesini ve böylece de herkese kendisinin haccettiğini ilan etmesini, böylece de onların kendisi ile birlikte haccetmelerini sağlamasını emretmiştir. Çünkü ayetteki, "sana gelsinler" ifadesinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in haccetmesi ve bu hususta uyulan kimse olması, manasının kastedildiğine bir delâlet (işaret) vardır."

3) Bu, Allahü teâlâ tarafından, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e haccın farz kılınışının başlangıcıdır.

Hak teâlâ'nın "Gerek yaya, uzak yoldan gelen arık develer üstündeler üstünde binitli olarak sana gelsinler" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:

Rical ve Damir Kelimeleri

"Ricâl", "yayalar" demek olup, müfredi tıpkı, "Niyâm" (uyuyanlar) kelimesinin müfredinin "nâim" lafzı olması gibi, "râcil" dir. Bu kelime, râ'nın zammesi ile şeddeli veya şeddesiz olarak rücal veya rüccâl şekillerinde de Ibn Abbas (radıyallahü anh)'dan rivayet edildiğine göre ayetteki ifadesi, "binitli olarak" demektir. masdarı, zayıflamak manasınadır. Arapça'da denilir. Buna göre ayetteki bu ifadenin manası, "uzun yoldan geldikleri için zayıflamış olan develer üzerinde" şeklindedir. Cenâb-ı Hak, devreleri cemi kabul ederek ki bu kelimenin çoğulu dir, fiili, cemi müennes olarak (gelirler) şeklinde kullanılmıştır. Çünkü ayetteki, (......) ifadesi (......) takdirindedir. Böylece bu cümlenin fiili, "küll" (hepsi) kelimesinin manasından ötürü cemi getirilmiştir. Binâenaleyh Allahü teâlâ, eğer bu kelimenin lafzının müfred oluşundan ötürü, fiili de rnüfret olarak getirmiş olsaydı, bu da doğru olurdu. Fiil, "Rical" ve "Rukbân" kelimelerinin sıfatı olarak şeklinde de okunmuştur. "Fecc" iki dağ arasındaki yol demektir. Sonra bu kelime, mecazî olarak her türlü yol manasında kullanılmıştır. "Amîk" "uzak" demektir. İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) bunu (uzak) şeklinde okumuştur. Nitekim Arapça'da Derin kuyu" denilir.

İkinci Mesele

Buna göre ayetin manası, "Sana yaya olarak veya her arık (zayıf) deve üzerinde binitli olarak gelebilmeleri için, haccı ilân et" yani "Onların sana bu iki şekilde gelebilmeleri için, sunu ilan et" şeklindedir. Yahut da bu ifade ile, "ilan et" şeklindedir. Yahut da bu ftade ile, "ilan et, çünkü onlar sana bu iki şekilde geleceklerdir" manası kastedilmiştir.

Üçüncü Mesele

Allahü teâlâ, hacca yaya gelmenin daha şerefli olduğunu bildirmek için, önce yayaları zikretmiştir. Sa'id b. Cübeyr, sened ile birlikte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Binitli olarak hacca gidenin, binitinin attığı her adım karşılığı yetmiş hasene (sevab) vardır. Ama yaya olarak hacceden kimse için ise, Harem hasenatından yediyüz rasene (sevab) vardır. "Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Ey Allah'ın Resulü, Haremin hasenatı da ne demektir?" denildiğinde O (sallallahü aleyhi ve sellem), "Bu, (herbiri) yüzbin hasene dengi olan bir hasene (sevab)tır. Kenzu'l-Ummal, 5 (11793). Zur buyurdu."

Dördüncü Mesele

Bu ayetin muhatabı Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) olduğu için, kelimeyi "Sana (...) gelirler" şeklinde getirmiştir. Binâenaleyh kim hacc için Mekke'ye gelirse, sanki onun Du nidasına (ilanına) cevab verdiği için Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'a gelmiş olur.

Malum Günlerde Zikir

Ayetteki "Böylece kendilerine ait menfaatlere şâhid olsunlar." Malum günlerde Allah'ın adını ansınlar" emri ile ilgili birkaç mesele vardır: Birinci mesele: Cenâb-ı Hak, "İnsanlar içinde haccı ilen et" buyurup, haccı emredince, "Böylece kendilerine âit menfaatlere şâhid olsunlar" ifadesi ile de bu emrinin hikmetini anlatmıştır. Alimler bu ifadede bahsedilen menfaatler hususunda değişik izahlar yapmışlar, bazıları bunu dünyevî menfaatler manasına hamletmişlerdir. Bu da onların hacc günlerinde yaptıkları ticaretlerdir. Bazıları da bunu âhiret menfaatları, yani ilahî af ve mağfiret manasına hamletmelerdir.Bu görüş Muhammed el-Bâkır'dan rivayet edilmiştir. Diğer bazıları ise bu menfaati, kar iki manaya birden hamletmişlerdir. Evlâ olan da bu görüştür.

Menafi

"menâfi" Çünkü Cenâb-ı Hak bununla gerek dini, gerek dünyevî olmak üzere diğer ibadetlerde bulunmayan ancak o ibadette bulunabilen bir takım özel menfaatleri kastetmiştir.

Allah'ın Adı İle Kesilme

"Zebh" ve "Nahr" (Kurban kesme) yerine, "Allah'ın adını ansınlar" denilmiştir. Çünkü Müslüman, bir hayvan kestiğinde ve kurban ettiğinde mutlaka Allah'ın adını anar. Bu ifadede kendisi ile Allah'a yaklaşılan şeylerde (böyle ibadetlerde) asıl maksadın Allah'ın isminin anılması olduğuna ve bu şeylerde müşriklere muhalefet edilmesine bir dikkat çekme vardır. Çünkü müşrikler, hayvanları putlar ve heykeller için kesiyorlardı. Nitekim Mukâtil: "Bir hayvan kestiğinde kıbleye dönmüş olarak, "Allah'ın adıyla. Allah en büyüktür. Ey Allah'ım senden (geldi), sana (adıyorum)" de" demiştir. Kelbî buna şunu eklemiştir: "Hayvan kesen bununla biriikte şunu da söyler:"Şüphesiz benim namazım da, kurban ve ibadetlerim de, hayatım da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah'ındır"(En'am. 162).

Kaffâl da şöyle der: "Kurbanları kesmek ve kanlarını akıtmak suretiyle Allah'a ibadet eden kimse, canına denk bir şeyi kendine karşılık fidye verme konumundadır. Sanki o, mesela kurban ettiği o koyunu, Allah'ın rızasını elde etmek ve kusurlarının neredeyse canının alınmasına denk hâle geldiğini itiraf ederek, canına bedel verir."

Malum Günler

Alimlerin çoğu, ayetteki "malum günler"tabiri ile, zilhicce ayının on günü, "Sayılı günler"(Bakara, 203) tabiri de "teşrik günlerinin (arefe günü ile kurban bayramının dört gününün) kastedildiği görüşündedirler. Bu Mücâhid, Atâ, Katâde ve Hasan el-Basrî'nin görüşü olup, aynı zamanda Sa'id b. Cübeyr'in İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan yaptığı bir rivayettir. Yine bu Şafii (r.h) ve Ebû Hanife (r.h)'nin tercihidir Bu görüşte olanlar, şöyle delil getirmişlerdir: "Bu günler insanlar katında haccın vaktinin bu günlerin sonlarında olması hasebiyle, bilinmesine aşırı arzu gösterilmesinden dolayı, bilinen "malum" olan günlerdir. Haccın menfaatleri içinde bu on günlük vakit yine ma'lumdur. Mesela arefe ve meş'ar-ı haram günleri gibi... O on günden, kurban kesilecek vakitler de eyyâm-ı nahir de ma'lumdur."

Atâ'nın rivayetine göre ise İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bu günler, kurban bayramı günü ile, ondan sonraki üç gündür" demiştir. Bu görüşü Ebû Müslim tercih ederek şöyle der: "Çünkü bu günler, kurban bayramı gününden sonra da Araplarca ma'lumdur ki bunlar, eyyâm-ı nahirdir. Ebû Yusuf ve İmam-ı Muhammed'in görüşü de böyledir.

Kurbanlıklar

Hak teâlâ'nın "dört ayaklı davarlar" ifadesi hakkında Keşsâf Sahibi şöyle der: "Behime, karada olsun, denizde olsun, her dört ayaklı canlıyı ifade eden müphem (kapalı) bir ifadedir. Binâenaleyh bu kelime, "en'âm" lafzı ile açıklanmıştır. Enam da, deve, sığır, koyun ve keçi demektir.

Kurbanın Taksimi

Ayetteki "İşte bunlardan yiyin" emri hakkında bazı alimler, "Bu, vücûb (farz oluşu) ifade eder. Çünkü câhilliye arapları, fakirlere karşı böbürlenmek için kestikleri bu hayvanlardan yemiyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak müslümanlara, hem kâfirler gibi yapmamak, fakirlerle eşit olmak ve hem de tevâzuyu yürürlüğe koymak için, ondan yemelerini emretmiştir" derler. Ekseri âlimler ise, bu eririn vucûb ifade etmediği kanaatindedirler. Ve şöyle derler: "Kim kurban keser ve Harem'e kurban gönderirse, Hak teâlâ'nın, "işte bunlardan yeyin, yoksulu ve fakiri doyurun" emrinden ötürü, kestiği hayvanın yarısını yemesi, yarısını da tasadduk etmesi güzel olur." Bazıları da şöyle der: "O, kestiği hayvanın üçte birini yer, üçte birini tasadduk eder, üçte birini de (sonra yemek üzere) bırakır."

Şafii (r.h)'ye göre ise, yemek mustehab, yedirmek vâcibtir. Binâenaleyh bir kimse, estiği kurbanın tamamını yedirse (tasadduk etse), bu onun için yeterlidir, (yani emri yerine getirmiş sayılır). Ama hepsini yese, bu yeterli olmaz. Bu hüküm nafile kurbanlar içindir. Hacet kıran, haccı temrettu kurbanlarında, haçta ihramlı iken yapılmaması gereken şeyleri yapmadan dolayı, hacda tırnak kesmek ve traş olmadan ötürü meydana gelen yasak çiğnemeleri savmak için kesilen kurbanlarda, adak ve kefaret kurbanları gibi vâcib kurbanların etinden kesen yiyemez.

Bais ve Fakir

Hak teâlâ'nın "Yoksulu ve fakiri doyurun" emrinin "vücub" (farziyet) ifade ettiğinde şüphe yoktur. "Bâis", alabildiğine sıkıntı içinde olan; ise, güç durumda olmadan dolayı iyice zayıf düşmüş kimsedir. Bu kelime, omurgalardan herbiri manasına olan ifadesinden alınmadır. İbn Abbas se şöyle der: "Bâis, sıkıntıda oluşu elbisesinden ve yüzünden anlaşılan, fakir ve (yoksul olup da) bu kadar olmayandır. Binâenaleyh fakir, elbisesi temiz (ve görünüşte) yüzü zengin gibi olandır.

Kir Giderme

Hak teâlâ'nın "Sonra kirlerini gidersinler" ifadesine gelince, Zeccac şöyle der: "Dilciler, "tefes"in manasını tefsirden öğrendiler" Müberred de, "Arap dilinde "tefes"in kökü insana bulaşan ve temizlenmesi gereken her pislik" manasına olup, ayette bununla (haccı tamamlayanın) bıyıklarını ve tırnaklarını kesmesi, koltuk altı kıllarını yolup, kasıklarını traş etmesi kastedilmiştir. Ayetteki fiilin ifade ettiği "kaza" işi ile de bu pisliğin giderilmesi kastedilmiştir" demiştir. Kaffâl, Niftaveyh'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Fasih bir bedeviye (......) ayetinin manasını sordum. O, "Kur'ân'ı tefsir edemem. Fakat biz, bir kimseye, "Ne kadar pissin, ne kadar kirlisin" manasında (......) deriz "dedi." Daha sonra Kaffal: "Bu, Zeccâc'ın görüşünden daha doğrudur. Çünkü görüş, menfi söyleyenin değil, müsbet söyleyenin görüşüdür.

Nezirleri Yerine Getirenler

Ayetteki "Adaklarını yerine getirsinler" ifadesi, fâ'nın şeddesi ile şeklinde de okunmuştur. Sonra bu ifade, haccetmenin insana vâcib kıldığı, hacla ilgili çeşitli emirleri yerine getirme manasına gelebileceği gibi, sözlü olarak yaptığı nezirlerden dolayı insanların kendilerine vâcib kılmış oldukları şeyleri yerine getirme manasına da olabilir. Bu ikincisi doğruya daha yakındır. Çünkü kişi, hacc veya umre yaptığında kendisine vâcib kılmaması halinde, haccdan dolayı vacib olmayacak hedy (kurban) ve benzeri şeyleri, kendine vâcib kılar. Binâenaleyh Allahü teâlâ ona, bu şeyleri yerine getirmesini emretmiştir.

Kâbeyi Tavaf

Hak teâlâ'nın "O Beyti Atiki tavaf etsinler" ifadesi ile, farz (vâcib) olan ifâza ve ziyaret tavafı kastedilmiştir. Bu tavafın, vakfeden, şeytan taşlamadan ve traştan sonra olmasına, yine bunun Kurban'ın ilk günü mü, yoksa sonraki günlerde mi olup olacağı meselelerinde, birçok detay vardır.

Kâ'be'ye Beyt-i Atik (Eski ev) denmesinin sebebleri şunlardır:

1) Atîk, eski demektir. Çünkü o ev, insanlar için yapılan en eski (ilk) beyt (ev)dir. Bu görüş Hasan el-Basrî'nindir.

2) O ev, zorba meliklerin hükümranlığından muhafaza edilmiş, "ıtk" edilmiş yani azade tutulmuştur. Çünkü orayı yıkmak için yola çıkan nice zorbaları, Allah engellemiştir. Bu, İbn Abbas (radıyallahü anh) ve İbn Zübeyr (radıyallahü anh)'in görüşüdür. Bunlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Ebrehe oraya yöneldiğinde, başına gelen geldi" dediğini rivayet etmişlerdir.

Buna göre eğer "Haccac Kâ'be'ye musallat olmuştur?" denilirse, cevaben deriz ki: "Haccâc, bizzat Kâ'be'ye zarar vermeyi istememiş. Fakat (savaştığı) Abdullah b. Zübeyr (radıyallahü anh) oraya sığınmış. O da onu oradan çıkarmak için, orayı yıkmaya baş vurmuş. Ama sonra onu yeniden yapmıştır."

3) Orası asla mülk edilememiştir. Bu görüş İbn Uyeyne'nindir.

4) Orası, suya garkolmaktan azade olmuştur. Bu görüş de Mücâhidindir.

5) Atik, iyi, güzel, şerefli demektir. Bu görüşe göre, bu kelime, Arapların "iyi kuş,' iyi tay" manasında kullandıkları tâbirlerinden alınmadır.

Bil ifadelerinin başındaki lâm, emir lamıdır. İbn Kesir. Nafi ve çoğu kıraat imamlarına göre bu lâm, sükûn ile okunurken, Ebû Amr bunları kesre ile harekeleyerek okumuştur.

Allah'ın Hurumatına Saygı

29 ﴿