35

"Onlarda muayyen bir zamana kadar sizin için menfaatler vardır. Sonra varacakları yer Beyt-i Atikdir. Biz her ümmet için kurban kesmeyi meşru kıldık, ta ki kendilerini rızıklandırdığı dört ayaklı davarlar üzerine Allah'ın adım ansınlar. İşte sizin tanrınız bir tek Tanrıdır. O halde O'na teslim olun. (Habibim) sen muti ve mütevazi olanları müjdele. Allah anılınca onların kalbleri korkar. Onlar kendilerine isabet eden musibetlere sabredenlerdir. Namazı dosdoğru kılanlardır. Kendilerini rızıklandırdığımiz şeylerden harcarlar".

Bil ki Hak teâlâ'nın Onlarda muayyen bir zamana kadar sizin için menfaatler vardır" ayetinin ifade ettiği mana, ancak önceki ayetteki, "şeâir" lafzının, kendisinde kesim vaktine kadar menfaatler bulunan "hedy" (kurbanlık hayvan) manasına hamledilmesine uygun düşer. Bunu "haccın diğer vâcibleri (farzları)" manasına alanlar ise, bu ayete, "sizin için onlarda, yani o vâciblere (emirlere) sımsıkı sarılmada, mükellefiyetin son bulacağı zamana kadar menfaatler vardır" şeklinde mana verirler. Birinci mana, ekseri müfessirlerin görüşüdür. Bunun doğruya daha yakın olduğu hususunda şüphe yoktur. Bu görüşe göre ayetteki menfaatler" ifadesi: süt, nesil, yapağı ve binit olarak istifade etme gibi şeylerle izah edilir.

Ayetteki, "Muayyen bir zaman kadar" kaydı ile ilgili olarak şu iki görüş ileri sürülmüştür:

1) Bu "sizler bu hayvanlardan, onlara kurban ve hedy adını vereceğiniz zamana tadar istifade edebilirsiniz. Onlara böyle ad verdikten itibaren ise, onlardan istifade etme hakkınız yoktur" demek olup, İbn Abbas (radıyallahü anh), Mücâhid, Ata, Katâde ve Dahhâk'ın görüşüdür.

2) Diğer bazıları da şu şekilde mana vermişlerdir: "Sizin o kurbanlık hayvanlardan, onlara "hedy" (kurban) adını verseniz bile, ihtiyaç duyduğunuzda binmek, mecbur Kaldığınızda sütlerinden içmek suretiyle, o belli zamana yani onları kurban etmenize kadar, yararlanabilirsiniz." Bu mana da, İbn Abbas (radıyallahü anh)'dan olup, İmam Şafiî'nin tercihidir. Bu görüş daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Onlarda, yani şe'âirde sizin için menfaatler var" buyurmuştur. O hayvanlara, "hedy" denmezden önce, "şe'air"den sayılmazlar. Ebû Hureyre (radıyallahü anh) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şunu rivayet etmiştir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) geçim sıkıntısı içinde olduğu halde Mekke'ye kurban edilmek üzere bir bedene (deve veya sığır) götürmekte olan bir adama rastladı ve ona "o hayvana bin" dedi. Adam, "Ey Allah'ın Resulü bu hedydir" deyince yine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Yazıklar olsun sana, ona bin" Buhârî, Hacc 112; Tirmizi. Hacc 72 (3/254). buyurdu. Câbir (radıyallahü anh) de, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in '"Hedylerinize, binecek başka bir hayvan buluncaya kadar, normal bir biçimde binin " Müslim, Hacc, 375-376 (2/B61). buyurduğunu rivayet etmiştir. Ebû Hanife (r.h), bu hayvanların faydalarının sahibinin mülkü olmadığı hususunda şöyle bir istidlalde bulunmuştur: "Bu kimsenin, hedylerini başkasına binmek için ücretle vermesi caiz değildir. Binâenaleyh eğer o onların menfaatlerinin maliki olmuş olsaydı, diğer mülklerinin menfaatleri gibi, bunların menfaatleri hususunda icâre (kira) akdi de yapabilirdi." Bu istidlal zayıftır. Çünkü "ümnvü" veled"in satılması mümkün değildir. Fakat ondan sahibi istifâde edebilir. Bu hususta da böyledir.

Kurban Yeri

Ayetteki "Sonra varacakları yer Beyt-i Atikdir" cümlesi, "sizin için.heydlerinizde, gerek dini, gerek dünyevî açıdan, pek çok menfaatlar vardır. Bu menfaatlerinizin en büyüğünün "mahalli" Beyt-i Atik'dir, yani o hayvanların kesilmelerinin vâcib oluş vakti, Beyt-i Atik'a varıp dayanır" demektir. Bu tıpkı. "Ka'be'ye ulaşan bir hedy" (Maide, 95) ayeti gibidir. Netice olarak diyebiliriz ki ayetteki "mahilluha" kelimesi "O kurbanlık hayvanlarının kesim zamanlarınin geldiği yer" manasınadır. "Beyt-i Atik" ile, harem bölgesinin tamamı kastedilmiştir. Bunun delili, "Artık bu yıllardan sonra (o kâfirler) Mescid-i Haram'a" yani bütün harem bölgesine "yaklaşmasınlar" ayetidir. Bu görüşe göre, kurbanlıkların kesim yeri, Mekke'nin tamamıdır. Fakat Mekke, Mina'ya kadar, kan akıtılmaktan münezzehtir. Minâ da Mekke'dendir. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), "Mekke'nin her geniş yeri, caddesi sokağı, kurban kesim yeridir. Yine Minâ'nın her geniş yeri de, kesim yeridir" İbn Mace, enasık, 73 (2/1013); Ebu Davud, Savm, 5(2/297) buyurmuştur. Kaffal: "Bu, Mina'ya ulaştırılması gereken hedylerle ilgilidir. Fakat nafile kurbanlıklar, eğer Mekke'ye ulaşmadan sakatlanır veya ölecek hâle gelirlerse, onların kesim yeri işte orasıdır" demiştir.

Diğer Ümmetlerde Kurban

Hak teâlâ'nın "Biz, her ümmet için kurban kesmeyi, Allah'ın adını ansınlar diye meşru kıldık" ifadesi, "Biz, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm) zamanından itibaren bütün sonraki her geçmiş ümmete, bir çeşid kurbanı meşru kıldık" demektir. Cenâb-ı Hak insanların Allah'ın adını kurban keserken anmaların, kurban kesmenin illet ve hikmeti kılmıştır. Arapların putlarına kurban ettikleri şeyler, tıpkı "zibh" ve "zebiha" kelimeleri gibi ve "diye ifade edilir. Âsim dışındaki bütün küfe imamları, kelimeyi Sîn'in kesresi ile (......) şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları, "nüsûk" manasında, masdar mimi olarak, sîn'in fethası ile menseken" (kesmek) şeklinde okumuşlardır. Sîn'in kesresi ile olan da ism-i mekan (kurban kesilecek yer) olur.

Mabud Birdir

Cenâb-ı Hakk'ın "İşte sizin tanrınız bir tek tanrıdır" cümlesinin kendinden öncekilerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılmıştır:

a) İlâhınız tektir. Mükellefiyetler ise, maslahatların değişik olmasından dolayı, zamanın ve şahısların değişmesinden ötürü değişmiştir.

b) İlahınız tek bir ilahtır. O halde kestiğiniz hayvanların üzerine, Allah'ın adından başkasını anmayınız, "O halde O'na teslim olun" yani, kesinlikle bir şirk kokusunun dahi bulunmayacağı bir biçimde, bu anmayı sadece O'na has kılıp, aslı olun." Bununla, insanın bütün mükellefiyetlerde, sadece Allah'a inkıyâd etmesi kastedilmiştir. Kim Allah'a inkiyâd ederse, "muhbit" (mütevâzi) olur.

Muhbitin Kelimesinin Tefsiri

İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, hemen bu cümlenin peşisıra "Sen muti ve mütevazı olanları müjdele" buyurmuştur. "Muhbit", mütevâzi ve huşûlu olan demektir. Ebû Müslim şöyle der: "Muhbit"in gerçek manası, düz bir yerde olan kimsedir. Birisi düz bir yerde olduğunda denildiği gibi, denilir. O halde "habt" düz yer demektir. Müfessirlerin bu hususta değişik izahları vardır:

a) Muhbit, mütevâzi demektir. Bu, İbn Abbas ve Katâde'nin görüşüdür.

b) Bu, ibadetlerinde sa'y-u gayret gösterenler demek olup, bu Kelbî'nin gömüşüdür.

c) İhlaslılar demektir. Bu görüş, Mukâtil'indir.

d) Allah'ı zikretmekle itminan bütan ve salih olan kimselerdir. Bu görüş de Mücâhid'dendir.

e) Bunlar, zulmetmeyenler, zulme uğradıklarında ise, intikam almayanlardır. Bu görüş Amr b. Evs'indir.

Ayetleri Dinleyip Huşu Duyanlar

Sonra Cenâb-ı Hak bunları, "Allah anılınca onların kalbleri korkar' diye tavsif etmiştir. Böylece onların üzerinde, Allah'ın ikâbından duyulan endişeler ile Allah için duyduktan huşu ve huzûları müşahede edilir. Bu korkunun insan üzerinde iki neticesi vardır:

a) Kötülüklere karşı sabır ki bu, ayetteki "Onlar kendilerine isabet edenlere ve Allah'dan olan şeylere sabredenlerdir" ifadesi ile anlatılmıştır. Çünkü kötülükler; hastalıklar, sıkıntılar ve musibetler gibi, sabredilmesi gereken şeylerdir. Müslümanlara, zalimler tarafından yapılan kötülük ve musibetlere sabretmek vâcib değildir. Aksine bunları savuşturmak mümkün olduğunda, savaşmakla da olsa onları savuşturmak gerekir.

b) Hizmet (ibadet) ile meşgul olmak. İnsana göre, en kıymetli şey canı ile malıdır. İnsanın canı ile hizmeti (ibadeti) namazıdır. Bu da ayetteki, "Namazı dosdoğru kılanlar" ifadesi ile anlatılır. Mal ile yapılan hizmet (ibadet) ise "Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden harcar, infâk ederler" ifadesi ile anlatılmıştır. Hasan el-Basrî, nûnu gözeterek, nasb ile ayeti (......) şeklinde okurken, Ibn Mes'ûd aslı üzere (......) şeklinde okunmuştur.

Allah Kanı Değil, Takvayı İster

35 ﴿