37

"Biz, kurbanlık develeri de sizin için, Allah'ın şe'âirinden kıldık. Onlarda, sizin için hayır vardır. O halde onlar ayakta durup boğazianırlarken, üzerlerine Allah'ın adını anm. Yanları üstü düştükleri vakit de, onlardan hem kendiniz yeyin, hem ihtiyacını gizleyen, gizlemeyip dilenen fakirlere de yedirin. Onları, şükredesiniz diye, böylece size musahhar kıldık. Onların ne etleri, ne kanları hiçbir zaman Allah'a erişmez. Fakat sizden O'na sadece takva(nız) ulaşır. Size olan hidayetine karşı Allah'ı büyük tanımanız için o, bunları böylece size musahhâr kılmıştır. Muhsinleri müjdele".

Bedene Tabirinin İzahı

Bil ki "Büdn" ifadesi ile ilgili birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Bu, tıpkı "huşb-haşebe" (odun, odunlar) gibi, "bedene"nin çoğuludur. Kurbanlık develere bu isim, bedenlerinin büyük olmasından ötürü, Hareme kurbanlık gönderildiklerinde verilir ki, bu özellikle deve manasınadır. Fakat Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Deve de yedi kişi için (kurban kesilebilir) sığır da yedi kişi için kurban kesilebilir" Müslim, Hacc, 138 (2/882); Tirmizi, Hacc, 66 (3/248) dediği zaman, sığırı da buna katmıştır. Bir de Cenâb-ı Hak, "Yanlan üstü düştükleri vakit" buyurmuştur ki bu da deveye has tir ifadedir. Çünkü sığır değil, ancak deve ayakta kesilir (böylece yan üstü düşer). Bazı kimseler de: "Büdn, hac ve umrede, Allah rızası için kesilen deve ve sığırlar demektir. Sığır da, bedeni büyük olduğu için bu ismi almıştır. Binâenaleyh evlâ olan, sığırın da bu ifadeye dâhil olmasıdır. Koyuna gelince, her ne kadar hacda kurban edilmesi caiz olsa bile, bu ifadenin içine girmez. Çünkü onun cüssesi küçüktür. Dolayısıyla ona "bedene" denmez" demişlerdir.

İkinci Mesele

Hasan el-Basri, tıpkı "semerenin çoğulu olan sümür (meyveler, ürünler) lafzı gibi, bu iki zamme ile vel-büdüne şeklinde okurken, ibn Ebi İshâk iki zamme, nûnun şeddesi ve vakıf ile vel-büdünne şeklinde okunmuştur. Bu kelime, tıpkı Hak teâlâ'nın (Yasin, 39) ayetinde olduğu gibi, nasb ve ref ile vel-büdne,vel-büdnü şekillerinde okunmuştur. Allah en iyi bilendir.

Üçüncü Mesele

Bir kimse, "Allah için, üzerime bir bedene kesmek vâcib olsun" diye (nezr) ettiğinde, onun bunu Mekke dışında kesmesi caiz midir?

Ebû Hanife (r.h) ve İmâm-ı Muhammed (r.h) "caizdir" derken, İmam Ebu Yusuf (r.h): "Mekke dışında kesmesi caiz değildir" demiştir. Alimler "hedy" nezreden kimsenin, cnu mutlaka Mekke'de kesmesi gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Bir kimse, "Allah için üzerine bir cezur (kurban) kesmek vâcib olsun" dediğinde, bu kurbanı istediği yerde kesebilir.

Ebu Hanifa (r.h) şöyle der: "Bedene, "cezûr" (kesilecek deve) gibidir. Binaenaleyh bu adakta bulunan kimsenin, bunu istediği yerde kesebifmesi gerekir. "hedy" böyle değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Ka'beye ulaşan bir hedy" (Mâide, 95) buyurarak Ka'be'ye (Harem'e) ulaşmayı, "hedy"in sıfatı olarak zikretmiştir." Ebû Hanife (r.h) ona şöyle cevab verir: "Kurbet (Allah'a yakınlık kazanmak ve ibadet etmek) için kesilen her hayvanın Haremde kesilmesi şart değildir. Çünkü kurban da "kurbet" için kesilir, ama her yerde kesilebilir."

Hak teâlâ'nın "Onları... sizin için kıldık" ifadesine gelince, bil ki Allahü teâlâ develeri yaratıp, onların hacca kurbanlık olarak gönderilmeleri gerektiğini bildirince, "Onları sizin için, Allah'ın şeâirinden kıldık" demesi yerinde olmuştur.

Ayetteki "Onlarda, sizin için hayır vardır" cümlesi ile ilgili açıklama, daha önce geçen, "Onlarda sizin için menfaatler vardır" ayetinde geçen açıklama gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlarda, sizin için hayır vardır" cümlesi, bir teşvik gibi olunca, bununla murad edilenin, ahiret mükafaatı olması daha evlâ olur. İnsan Allah'ın kendisinde pek çok hayır ve menfaatin bulunduğuna şehâdet ettiği şeye ne kadar da düşkündür!

Cenâb-ı Hakk'ın emrine gelince burada takdiri, "onları keserken üzerlerine Allah'ın ismini anın" şeklinde olan bir hazf bulunmaktadır. Müfessirter şöyle demektedirler: Bu, o hayvan boğazlanırken (nahr) veya kesilirken (zebh) (Allah'ın adıyla) (Allah büyüktür) Ey Allah'ım, Sen'den yine sana" denilmesidir.

Cenâb-ı Hakk'ın "ayakta durup" ifadesine gelince bu, "ayakta oldukları halde" anlamındadır. Çünkü ön ve arka ayaklarını saf saf ve dizi dizi yapmışlardır. Bu ifade, "üç ayağı üzerine durup, dördüncüsünü de tırnağı üzerine dikmesi manasına gelen (suf ûnu'l-feresi) tabirinden olmak üzere (savâfine) şeklinde de okunmuştur. Çünkü, "deve"nin ön ayaklarından biri bağlanır, böylece de o, üç ayağı üzere durur. Yine bu ifade sırf Allah rızası için oldukları halde, müşriklerin yaptığı gibi, onları keserken, onların üzerine anılan Allah'ın ismine hiçbir şeyi ortak koşmayın anlamında olmak üzere "savâfiye" şeklinde de (şaz olarak) okunmuştur. Artır İbn Ubeyd'in vakf yaparken teleffuz edilen ıtlak harfinin yerine tenvin ile (savâfiyen) şeklinde okuduğu da rivayet edilmiştir. Yine bazılarından, bu kelimenin, Arabların tıpkı "Yayı, onu yontanına ver" (yani, işi ehline ver) deyimleri gibi, şeklinde (yani, "sırf bu iş için yaratılmış oldukları halde" anlamında) okunmuştur. Onların saf saf olmalarının hikmetinin ise, onların bakanların gözüne çok görülmeleri, böylece de muhtaç olan kimselerin gönüllerinin kuvvetlenmesi ve onları bu şekilde boğazlarken Allah'a yaklaşmanın ecrinin daha büyük olması, Allah'ı ululama (tekbir) O'nun şeâir ve isminin yüceltilmesinin ortaya çıkmasını sağlaması olması, uzak değildir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Yanlan üstü düştükleri vakit de" cümlesine gelince, bil ki "vücubu'l-cünüb" o havyanın "yere düşmesi" anlamındadır. Bu ifade, yıkıldı, düştü" manasına gelen ifadesiyle, güneş battığında söylenilen, ifadesinden alınmıştır. Buna göre mana, "O, yere düştüğünde, yuvarlandığında" şeklinde olup, buda o hayvanın canı çıkmaya taşladığında meydana gelir.

Cenâb-ı Hakk'ın "onlardan hem kendiniz yeyin" emrine gelince biz, ulemanın, bu kurbanlardan etleri yenilmesi caiz olanlar hususundaki ihtilafları Zikretmiştik.

Kani' ve Mu'terr

Cenâb-ı Hakk, "hem ihtiyacını gizleyen, hem de gizlemeyip dilenen fakirlere de yedirin" buyurmuştur. (el-kâni) kelimesi, "dilenci, dilenen" demektir. Nitekim Arapça'da bir kimse dilenip istediğinde, denilir Ebu Ubeyd şöyle der: "el-kâni topluluğunun içinde olup da onların lütufta tutunmalarını taleb eden ve onların bağış ve atiyyelerini isteyen kimsedir." Ferra şöyle der: kani' kelimesinin ikinci manası, "kanaatkârlığından dolayı istemeyen kimse" şeklindedir. Nitekim Arapça'da bir kimse kendisine verilene razı olup da fazlasını istemediği zaman denilir. (el-Mu'terru) kelimesine gelince, (izin) istemeksizin sataşıp alan manasında olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun izin isteyerek sataşıp alan manasında olduğu da ileri sürülmüştür. el-Ezherî, ibnu'l-A'rabi'nin şöyle dediğini nakletmiştir "Birisi, birisine, kendisine bağışta Sulunmasını istemek için geldiğinde, "Aravtu fulânen'arartuhû- 'aravtuhû-iğteraytuhû" denilir. Yine Ebu Ubeyd şöyle demiştir: Doğruya en yakın olanı şudur: Kani' istemeksizin ve asılmaksızın, kendisine verilene razı olan, mu'terr ise, sataşan, isteyen ve zaman zaman kendisine bağışta bulunulmasını taleb eden kimsedir. Böylece o, kendisine verilen şeyle asla tinemeyip kanaat edemediğine delâlet eden hareketlerde bulunmuş olur." Hasan et-Basrî (ve'l-mu'teri) şeklinde okurken (el-kani) şeklinde okumuştur. (......) kelimesi "Başkası değil de, ancak kendisi razı olan kimse" anlamındadır. Nitekim Arapça'da denilir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Onlan, böylece size musahhar küdık" buyruğuna gelince, bunun manası şudur: "Bu hayvanlar, kendisine güç yetirmemiz mkansız olan yırtıcı ve diğer hayvanlardan, daha iri cüsseli daha büyük ve daha güçlü kuvvetlidirler. Binâenaleyh, bu demektir ki Allahü teâlâ deveyi ve sığırı kendilerinde stediğimiz biçimde tasarrufta bulunabileceği bir tarzda yaratmıştır ki bu da, gerek dinimiz gerekse dünyamız açısından büyük bir nimettir."

Bize olan bu nimetini beyan edince, bundan sonra Cenâb-ı Hak buyurmuştur ki, "Şükretmeniz için" anlamındadır. Mu'tezile şöyle der: "Bu Allah'ın lerkesin şükretmesini istediğini gösterir. O halde bu ifade, ehli sünnetin dediği gibi, "Allahü teâlâ bunu ancak itaat edeceği malûm olan kimselerden ister" manasına değil de, "itaat ve isyan eden herkesten, emrolundukları her şeyi ister" manasına delâlet eder" Bu hususla ilgili görüşler defalarca geçmişti.

Et ve Kan Allah'a Ulaşmaz

Cenâb-ı Hakk'ın "Onların ne etleri, ne kanlan hiçbir zaman Allah'a erişmez" ifadesine gelince bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Anlatıldığına göre, kurban hususundaki cahilliyye âdeti, şu şekilde idi: Onlar, o kurbanların kanlarını ve etlerini, putları ve Ka'be'nin duvarlarına sürüyorlardı. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, kurban kesmenin maksadının ne olduğunu beyân ederek, "Onların ne etleri, ne kanlan hiçbir zaman Allah'a erişmez. Fakat sizden O'na sadece takva(nız) ulaşır" buyurmuştur. Böylece de, kurban kesen kimsenin sözünden, kesmesinden ve bununla görev ve farzlardan, kendisine ulaşan ve yükselen şeyin, etin ve kanın kendisi değil de, Allah'tan ittikâ etme olduğunu beyân buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, herhangi bir şeyin kendisine ulaşmakla vasfedilemeyeceği malumdur. O halde, bu ifadeden maksad, bütün bunların, ecirlerinin yazılacağı yere varıp ulaşmasıdır. Mananın böyle olduğuna, "Güzel kelimeler ancak O'na yükselir. Onu da iyi amel yükseltir" (Fatır, 10) ayeti delâlet eder.

Mu'tezile'nin Görüşünün Değerlendirilmesi

Mu'tezile şöyle der: "Bu ayet şu hususlara delâlet eder:

1) Kişinin faydalandığı şey kesmesiyle yararlandığı cisim (kurbanlık) değil, onun fiilidir.

2) Allahü teâlâ, bütün bunlardan müstağnidir. O'nun maksadı ancak, kulunun emirlerine sımsıkı sarılma hususunda sa'y ü gayret göstermesidir.

3) Kul, kanlar ve etler demek olan cisimlerden istifâde edemeyip, ancak takvasından faydalanmış olunca, takvasının da bir fiil olması gerekir. Aksi halde, onun takvası da, kurbanın etleri ve kanlan mesabesinde olmuş olur.

4) Cenâb-ı Hak kabulü, takva şartına bağlayıp, büyük günah sahibi de, muttaki olmayınca onun amelinin makbul olmaması ve onun mükafatının bulunmaması gerekir.

Cevap: İlk ikisine gelince, bunlar doğrudur. Üçüncüsü ise bizim "dâi ve ilim" delili ile reddedilir. Dördüncüsüne gelince, büyük günah sahibi her ne kadar mutlak manada muttaki değil ise de, ancak ne var ki o, ihlâsla yapmış olduğu taatter hususunda müttakidir. Binâenaleyh, onun taatının da makbul olması gerekir. İşte bu noktada bu ayet, Mu'tezile'nin aleyhine olan bir haline gelir.

Üçüncü Mesele

Yakûb hariç, bütün kıraat imamları, yâ ile ve (......) şeklinde okumuşlardır. Yakûb ise, her iki yerde de tâ ile okumuştur. Binâenaleyh, fiili tâ ile müennes okuyan, Kelimenin lafzından dolayı, müzekker olmayan ise, fiil ile faili arasına giren fasıladan dolayı böyle okumuştur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, "O, bunları böylece size müsahhar kılmıştır" buyurmuştur. Ki bu, "O, hayvanları, Allah'ı ululayasınız diye müsahhar katmıştır" demek olup bu da bizim o hayvanları keserken, kesimden önce ve kesimden sonra, Cenâb-ı Hakk'ın bize gösterdiği,beyan ettiği ve açıkladığı bir biçimde yapmış olduğumuz tazimlerdir.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, emrine sımsıkı sarılanlara bir va'd şeklinde olmak üzere, tıpkı bundan önce, "Sen, muti ve mütevazı olanları müjdele" (Hac, 34) buyurduğu gibi, "Muhsinleri müjdele" buyurmuştur. "Muhsin" güzel ameller apan, ona sımsıkı sarılan ve böylece de, bundan dolayı çok mükafaat elde edeceğinden, kendi kendisine iyilik yapmış olan kimse, demektir.

Allah'ın Mü'minleri Teyidi

37 ﴿