41

"Şüphesiz ki Allah, iman edenleri müdafaa edecektir. Allah, hiyanetkâr ve nankör olan hiçkimseyi sevmez. Kendileriyle mukatele edilenlere, uğradıkları o zulümden dolayı İzin verildi. Şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeye kemâliyle kadirdir. Onlar, haksız yere ve sırf "Rabbimiz Allah'dır" diyorlar diye, yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah, bazı insanları bazısıyla def etmeseydi, içlerinde Allah'ın ismi çokça açılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler muhakkak ki yıkılıp giderdi. Yardım edenlere, muhakkak ki Allah da yardım eder. Şüphesiz ki Allah güçlüdür ve yegâne galiptir. Onlar, eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar. İşlerin neticesi Allah'a aittir".

Allah'ın Mü'minleri Müdafaası

Bil ki Allahü teâlâ, hac için gerekli olan şeyleri, onun menâsikini ve ondaki dünyevî-uhrevî faydaları beyan edip, ayrıca daha önce kâfirlerin müslümanları hac'dan alıkoyduklarını zikretmiş olunca, bunun peşinden bu alıkoymayı izâle eden ve haccetme imkanını veren şeyin beyanını getirerek Şüphesiz "ki Allah, iman edenleri müdafaa edecektir" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Ebû Cafer, Şeybe ve Nafi hem bu ifadeyi, hem de Hfc ifadesi elif ile okurlarken, İbn Kesir ile Ebû Amr, her iki ifadeyi de elifsiz olarak okumuşlardır. Hamza, Kisai ve Asım bu ifadeyi elif ile (......) şeklinde okurlarken, diğerini de (......) şeklinde okumuşlardır. Kim bu ifadeyi elifle (......) şeklinde okursa bunun manası, "Allah kafirleri mü'minlerden def etme, savuşturma hususunda hiçbir şeyi eksik bırakmaz, her şeyi yapar" şeklinde olur. Halil şöyle der: Arapça'da hem denildiği gibi "Allah senden, kötülükleri uzak tutsun diye def etsin" de denilir. Ama, sığasının kullanılması daha güzeldir."

İkinci Mesele

Cenâb-ı Hak bu ifadesiyle kimlerden savuşturacağını zikretmiş, fakat gerçek te O, her ne kadar müşriklerin eziyyetini savuşturuyor idiyse de, daha büyük, daha etkili ve daha genel, kapsamlı olsun diye savuşturduğu, def ettiği şeyden bahsetmemiştir. İşte bundan dolayı, hemen bu ifadenin peşinden "Çünkü Allah, hiyanetkâr ve nankör olan hiçkimseyi sevmez" buyurmuş, böylece de bu ifadesiyle o mü'minlerden, vasfı böyle olan kimselerin hile ve tuzakları def ettiğine dikkat etmiştir.

Üçüncü Mesele

Mukatil der ki: Ayetin manası şudur: "Allah Mekke kâfirlerine karşı, Mekke'de mü'minleri müdafaa eder.

Hicretten önce mü'minler Mekke müşriklerince işkence edildiklerinde mü'minler onları gizlice öldürmek hususunda Hazret-i  Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den izin istemişken, o da ondan menetmişti.

Dördüncü Mesele

Bu ayet, müminlerin kâfirlere galib geleceğini ve onların eziyyetlennın kendilerinden savuşturulacağım, müminlere müjdelemektedir. Bu tıpkı, "Onlar size ezadan başka asla bir zarar yapamazlar" .(Al-i İmran, 111), "Şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere yardım edeceğiz" (Mü'min, 51), "Muhakkak ki onlar, kesin olarak mansur (ve muzaffer)dirler" (saffat, 172) ve "Seveceğiniz daha nice (nimetler): Allah'dan nusret ve yakın bir fetih" (Saf, 13) ayetleri gibidir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Çünkü Allah, hıyanetkâr ve nankör olan hiç kimseyi sevmez" beyanına gelince bu, "Allahü teâlâ'nın, iman eden kimselerden (müşriklerin eziyyetini) savuşturmasının sebebinin, O'nun onların alıkoymalarını sevmemiş olması olduğunu açıklaması anlamındadır. Bu da, onların çok hâin ve nankör olmalarıdır. Yani onların, Allah'ın emanetleri hususunda çokça hain, nimetleri hususunda da çokça nankör olmalarıdır. Bunun bir benzeri de "Allah'a Resulüne hıyanet etmeyiniz. Emanetlerinize de hıyanet etmeyiniz" (Enfal, 27) ayetidir. Mukatil: "Onları, tek yaratıcının varlığını kabul ettiler, ama O'ndan başkasına ibâdet edip tapındılar. Binâenaleyh, bundan daha büyük bir hainlik var mıdır?" demiştir.

Tedafül Cihada İzin

Cenâb-ı Hakk'ın "Kendileriyle mukatele edilenlere, uğradıkları o zulümden dolayı izin verildi" ayetine gelince, bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Medineliler, Basralılar ve Hafs'ın rivayetine göre Asım, elifin dammesiyle üzine şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamlar, "Allah onlara savaş hususunda müsade etti" manasında olmak üzere, elifin fethasıyla ezine şeklinde okumuşlardır. Medinelilerle Asım, fâ'nın fethasıyla yukatelûne şeklinde okumuşlardır. Ibn Kesir, Hamza ve Kisaî elifin fethasıyla ezine tâ'nın kesresiyle yukâtilûne şeklinde okumuşlardır. (Bu kıraate göre) Ferrâ ve Zeccâc, ayetin manasının, "Allah müşriklerle savaşmaya düşkün olan kimselere, gelecek için izin verdi" şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Fetha ile okuyanlara göre ayetin takdiri, "kendisiyle savaşılanlara, savaş konusunda izin verildi" şeklinde olur.

İkinci Mesele

Ayette takdiri (......) şeklinde olan bir hazf bulunmaktadır. Binâenaleyh (......) ifadesi kendisine delâlet ettiği için, kendisine izin verilen şey (savaş hususunda) hazfedilmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "uğradıkları zulümden dolayı" ifadesine gelince, bu "onlara, mazlum olmaları sebebiyle savaş hususunda müsade edildi" manasındadır. Savaşmalarına müsade edilenler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabıdır. Mekke müşrikleri, onlara alabildiğince eziyyet ediyorlardı. Onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e dövülmüş, yaralanmış olarak geliyor kendilerine zulmedildiğini ona arzediyor ve böylece de, bu zulmün intikamının alınmasını talep ediyorlardı. Ama, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara, 'Sabırlı olun, çünkü ben savaşmakla emrolunmadım" diyordu. Bu iş, hicret edinceye kadar devam etti. İşte bunun üzerine Allah bu ayeti inzal buyurdu ki bu ayet, yetmiş küsur ayette gelen nehy'den sonra savaşa müsaade hükmü getiren ilk ayettir.

Bu ayetin, hicret etmek üzere Mekke'den ayrılıp da, Mekke müşriklerine yollan kesilen ve bu vesile ile kendilerine vuruşma izni verilen mümin bir topluluk hakkında nazil olduğu da söylenmiştir.

Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeye, kemaliyle kadirdir" ifadesine gelince, bu Allahü teâlâ'nın o müminlere yardım edeceğine dair bir va'didir. Bu,bir kimsenin diğeri ve "Eğer bana itaat edersen, seni ödüllendirmeye gücüm yeter" demesine benzer ki o bu sözüyle sadece mutlak anlamdaki kudreti kastetmemiş, tam aksine aynı zamanda, kudretiyle bu yardımı yapacağını da kastetmiştir.

Çekilen Zulümler

Cenâb-ı Hakk'ın "Onlar haksız yere ve ancak, "Rabbimiz Allah'dır" diyorlar diye, yurtlarından çıkarılmışlardır" ifadesine geline, bil ki Allahü teâlâ, mazlum oldukları için onların savaşmalarına müsade ettiğini beyan edince, o zulmü de "Onlar haksız yere ve ancak, "Rabbimiz Allah'dır" diyorlar diye, yurtlarından çıkarılmışlardır" buyurarak beyan etmiştir. Böylece Allahü teâlâ kâfirlerin müminlere olan zulmünü şu iki şeyle açıklamıştır.

a) Onların onları, memleketlerinden çıkarmaları.

b) Onların onları, "Rabbimiz Allah, demeleri sebebiyle çıkarmaları. Bu iki şeyden her biri de, alabildiğine bir zulümdür.

İmdi şayet, "Rabbimiz Allah'dır" ifadesi de, hakka dahil olduğu halde, daha nasıl "haksız yere" ifadesinden istisna edilmiştir?" denilirse biz deriz ki: kelamın takdiri şöyledir: O kafirler o müslümanları, çıkarmayı ve sürmeyi değil de, karar kılıp yerleşmeyi gerektiren tevhidin dışında herhangi bir gerekçe olmaksızın sürüp çıkarmışlardır. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "sizin bizden hoşlanmayışmız (ın sebebi) Allah'a iman etmiş olmamızdan (...) başka (birşey) değildir"(Maide.59) ayetidir.

Kuvvet Dengesi

Daha sonra Cenâb-ı Hak, dinini koruma hususundaki âdet ve örfünüz işte bu olduğunu da "Allah, bazı insanları bazısıyla def etmeseydi, işlerinde Allah'ın ismi çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler muhakkak ki yıkılıp giderdi" ayetiyle beyân etmiştir. Nâfi şeddesiz olarak "Le hudimet" şeklinde okurken, diğer kıraat imamları şeddeli olarak "le huddımet" şeklinde okumuşlardır. Burada birkaç soru sorulabilir.

Bir Grubu Diğeri ile Defetme

Birinci soru: Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine nisbet ettiği bu "def etme" ile ne kastedilmiştir.

Cevap: Bu, kendisinin dinine mensub olanlara, kafirlerle savaşmaları için müsade etmesidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demek istemiştir: "Şayet, müminlere, kâfirlerle cihât etmeleri hususunda izin vermek, düşmanlarına karşı onlara yardım etmek suretiyle Allah'ın müminler vasıtasıyla müşrikleri def etmesi olmasaydı, o zaman şirk ehli din mensuplarına hükümran olur ve o din mensuplarının ibadet ettikleri o mahalleri muattal hale getirir, harabeye çevirirdi. Ancak ne var ki Cenâb-ı Hak bunları, din merisublarının ibadete ve ibadet mahallerini yapmaya zamana bulabilmeleri için, din düşmanlarıyla savaşılmasını emretmek suretiyle def etmiştir. İste bu itibarla her ne kadar müslüman olmayanlara ait olsa dahi havra, kilise ve manastır ifadesine yer verilmiştir."

Müfessirler bu hususta diğer başka açıklamalar da yapmışlardır.

1) Kelbî, "Allah, peygamberleri sayesinde müminlerden; mücahidler sayesinde de cihada katılmayanlardan (şekleri def eder)" demiştir.

2) Ebu'l-Cevzâ, Ibn Abbas (radıyallahü anh)'nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah, iyilikte bulunanlar sayesinde, kötülük edenlerden, namaz kılanlar sayesinde, kılmayanlardan, tasadduk edenler sayesinde, etmeyenlerden ve haccedenler sayesinde de haccetmeyenlerden (kötülükleri def eder)" İbn Ömer, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Allah, salih ve müslüman bir kişi sayesinde, aile efradından ve komşularından olmak üzere, yüz kişiden (kötülükleri) def eder" dediğini, sonra da bu ayeti okuduğunu rivayet etmiştir.

3) Dahhak, İbn Abbas (radıyallahü anh)' in, "Allah, İslâm dini ve müntesipleri sebebiyle, zimmilerden (kötülükleri) def eder" dediğini nakletmiştir.

4) Mücahid ise: "Allah, şahitler sebebiyle hak ve hukuktan, kısas sebebiyle canlardan kötülükleri def eder" demiştir.

Havra İle Kilisenin Mescidle Zikredilmesi

İkinci soru: Cenâb-ı Hak niçin, yahudi ve hristiyanların ibadethâneleriyle, müslümanların ibadethanelerini birarada zikretmiştir?

Cevap: İşte senin sorduğun bu sorudan dolayı, alimler ihtilaf ederek şu açıklamaları yapmışlardır:

1) Hasan el-Basri: "İfadeler değişik olsa dahi, bütün bu mekânlarla, müminlerin ibadethaneleri kastedilmiştir" demiştir.

2) Zeccâc şöyle der: "Şayet, Allah'ın insanların bir kısmını bir kısmıyla def etmesi olmasaydı, her peygamberin şeriatında namaz kılınan mahaller yıkılırdı. Binâenaleyh, şayet böyle bir savuşturma ve def etme işi olmasaydı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) zamanında, onun şeriatına göre namaz kılınan havralar, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) zamanındaki manastırlar, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki mescidter yıkılır, yerle bir edilirdi. İşte buna göre Cenâb-ı Hak, kitaplarının tahrif edilmelerinden ve neshedilmelerinden önceki dönemde hak üzere oldukları zaman, bu def etme işini yapmışlardır."

3) Bilakis bununla "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanındaki o manastırlar yıkılırdı" manası kastedilmiştir. Çünkü bunlarda her halükârda, Allah'ın ismi anılmaktır. O halde bu manastırlar putlara tapılan yerler mesabesinde değillerdir.

Savamı, Biya', Salavat Kelimeleri

Üçüncü soru: Ayette geçen kelimeleri hangi manalara gelirler?

Cevap: Alimler bu hususta da şu izahları yapmışlardır.

1) Savamı hristiyanların biya yahudilerin salavat sabitlerin ve mesacid de, müslümanların ibadethaneleridir. Bu görüş, Ebu'l-Âliye (radıyallahü anh)'a aittir.

2) Savami hristiyanların ibadet mahalleri olup bu onların sahrada, çölde tenhalarda yapmış oldukları ibadethaneleri (yani manastırlar)dır. Biya ise yine hristiyanlara ait olup, bu da onların şehirlerde yaptıkları mabedleri (yani kiliseler)dir. Salavat da, yahudilere ait ibadet mahalleridir. Zeccâc salavat kelimesinin İbranice'de "salûtâ" şeklinde geçtiğini söylemektedir.

3) Savami' sabiilerin, hristiyanların (......) da, biya' yahudilerin ibadethaneleridir. Bu görüş, Katâde'nindir.

4) Bütün bunların hepsi de, mescidlerin adlarıdır. Bu görüşde, Hasan el-Basrî'dendir. Mescidlere Savami denilmesinin sebebi müslümanların onları, "savami' sığınak, gölgelik, itikâf mahalli" edinmelerinden dolayıdır. Biya denilmesine gelince, bu isim mescidlere benzetme yoluyla verilmiştir. Salavat kelimesinin manası ise, "şayet böyle bir def etme olmasaydı, namaz diye bir şey kalmaz ve mescidler de harab olurdu" şeklindedir.

Salavat'ın Namaz Anlamı

Dördüncü soru: "Salavat" onu özellikle müslümanların namazı, manasında tevil edenlere göre, nasıl yıkılabilir?

Cevap: Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır.

1) Namazın yerle bir edilmesiyle onun ibtal edilmesi ve onu kılanların yok edilmesi kastedilmiştir. Bu, Arapların tıpkı, birisinin iyiliğine teşekkür edeceği yerde, nankörlükle mukabele ettiğinde, kullandıkları "Falanca, falancanın ihsanını " şeklindeki sözleri gibidir.

2) Bilakis bununla, namaz kılınan yerler kastedilmiştir. Çünkü, namaz kılınan yerler yıkılabilir. Bu tıpkı, ehli ve içindekiler murad edilerek, "beldeye sor" (Yusuf, 82) denilmiş olması gibidir.

3) Ayette bahsedilenlerin ekserisi, yıkılması mümkün olan şeylerden olduğu için, bu ifadeye yıkılamayanların da ilave edilmesi caiz olmuştur. Bu, Arapların tıpkı her ne kadar mızrak boynuna asılmasa da, kullanmış oldukları, "Falanca, kılıcını ve mızrağını boyuna asmış (kuşanmış) olarak geldi" demeleri gibidir.

Beşinci soru: Cenâb-ı Hakk'ın "içlerinde Allah'ın ismi çokça anılan" ifadesi, sadece "mescidler" sözüyle mi alâkalıdır, yoksa hepsiyle mi?

Cevap: Kelbî ve Mukatil bu ifadenin hepsiyle alâkalı olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Allahü teâlâ'nın ismi bu gibi mahallerde çokça anılır. Doğruya yakın olan ise, bu ifadenin, orada Allah'ın çokça anılmış olmasından dolayı, mescidlerin şanını yüceltmek için özellikle mescidler hakkında getirilmiş olmasıdır.

Altıncı soru: Cenâb-ı Hak niçin biya' ve savamı kelimelerini, mesacid kelimesinden önce getirmiştir?

Cevap: Çünkü bunlar, var olma bakımından daha öncedirler. Bunun Cenâb-ı Hakk'ın "(...) onlardan bir kısmı da Allah'ın izniyle hayratta öncü olandır" (Fatır.32) terlerinin olduğu gibi, söyleniş bakımından sonraya bırakıldığı da ileri sürülmüştür. Bir de, tefekkürde ilk olanın, amelde son olmasından ötürüdür. Binâenaleyh, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), peygamberlerin en hayırlısı, ümmeti de ümmetlerin en hayırlısı olunca, "hiç şüphesiz onlar, onların sonuncusu olmuşlardır. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) "Biz önde giden sonuncularız" Kenzu'l-Ummal, 12 / 34 485. buyurmuştur.

Dine Yardımcı Olana Allah'ın Yardımı

Cenâb-ı Hakk'ın "Dinine yardım edenlere, muhakkak ki Allah da yardım eder" ifadesine gelince, bazı kimseler bu ifadeye, Allah'ın dinine yardım etmek maksadıyla cihâdı can-ü gönülden kabul ederek ona yardım edene, muhakkak ki Allah yardım eder" manasını verirken, diğer bazıları, "Hayır bu ifadeyle, Cenâb-ı Hakk'ın dininin diğer emirlerini de yerine getirenler kastedilmiştir" demişlerdir. Onlar, bu açıklama ve tefsirleri, Allah'a hakiki manada yardım etmek mümkün namadığı için yapma cihetine gitmişlerdir. Binâenaleyh, Allah'a yardım ile, onun anine yardım etmek manası kastedilmiştir. Bu tıpkı, "Allah'ın dostları", "Allah'ın düşmanları" ifadelerinde yapılan açıklamalar gibidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "yardım edenlere muhakkak ki Allah da yardım eder" ifadesinde, hali ve durumu böyle olan kimselere, ilahi yardım va'di bulunmaktadır. Allah'ın kuluna yardım etmesi ise, muzaffer olanın, deliller ve beyyineleri açıklayanın, bilgi, irfan ve taat kazanma hususunda yardım talep edenin o olabilmesi için, onu düşmanları karşısında desteklemesidir. Yine bu ifadede, ilahî yardımı ve zaferin kendilerine va'dolunmuş olmasından dolayı, cihada teşvik bulunmaktadır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, mü'minlere va'dettiği o yardıma gücünün yettiğini, bu hususta hiçbir engel tanımadığını beyan etmiştir ki, bu da O'nun "Aziz" ifadesinden anlaşılmaktadır: Çünkü "Aziz", küçük düşürülemeyen zulme uğratılamayan ve yapmak istediği şeyden alıkonulamayan demektir.

Cihat İzni Verilenlerin Vasfı

Daha sonra Cenâb-ı Hak, ilk ayette kendilerine izin verdiği kimseleri niteleyerek, "Onlar eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek (...)" buyurmuştur ki buradaki "imkan verme" ile güç ve mahtûkat üzerinde, hükmün geçerliliği ve nüfuzu kastedilmiştir. Çünkü, bu ifade hakkında ilk akla gelen başkası değil budur. Bir de biz bu ifadeyi, "kudretin aslı" manasında hamledecek olsaydık, o zaman, bütün insanlar böyle oturdu. Bu durumda da, ceza sadedinde, buna terettüp eden o dört şey batıl olmuş olurdu. Çünkü iş yapmaya kadir olan herkes bu şeyleri yapamaz.

Bunun böyle olduğu sabit olunca şimdi biz diyoruz ki: Bu ifâdeyle kastedilenler, muhacirlerdir. Zira, Cenâb-ı Hakk'ın ifadesi, önce geçenlerin, yani "yurtlarından çıkarılmış olanlar"ın sıfatıdır. Halbuki Ensar, yurtlarından çıkarılmamıştır. Binâenaleyh ayetin manası şu şekilde olur: "Allah, muhacirleri, şayet onlara yeryüzünde güç ve iktidar verirse, işte bu dört işi yapmakla, yapabilme kudretiyle vasfedilmiştir. Bu dört şeyde, namazları dosdoğru kılmak, zekât vermek, iyiliği emredip kötülükten nehyetmektir. Ama ne var ki Allah'ın dört halifeye böyle bir kudret verip onlara bu gücü nasib ettiği sabittir. Binâenaleyh onların, bu dört şeyi yerine getirmiş olmaları gerekir. Onları, her türlü marufu emredip her türlü kötülükten nehyettiklerine göre, onların hak üzere bulunmuş olmaları gerekir. Binâenaleyh bu ayeti, işte bu bakımdan o dört halifenin "İmamlığına delâlet eder. Bu ayeti, sadece Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'a hamletmek uygun değildir. Çünkü ayet, hepsine birden delâlet etmektedir.

Cenâb-ı Hakk'ın "işlerin neticesi Allah'a aittir" ifadesinde, bahsi geçenlerin iktidar ve mülklerinin, kesinlikle meydana geleceğine bir delâlet bulunmaktadır. Sonra er veya geç, bütün işler Allah'a varıp dayanır. Çünkü o, hiçbir zaman hakimiyeti son bulmayandır. İşte bu da, bizim yukarda söylediklerimizi tekid etmektedir.

Önceki Münkirlerin Akıbeti

41 ﴿