46

"Eğer seni tekzib ediyorlarsa, onlardan evvel Nûh kavmi, Âd, Semûd, ibrahim kavmi, Lût kavmi ve Medyen ahâlisi de (peygamberlerini) tekzib etmişlerdir. Musa bile tekzib edilmiştir. Nihayet Ben o kâfirlere bir mühlet verdim de, sonra onları yakaladım. (Bak) Benim inkârım nasılmış! (Evet) nice memleketler vardır ki zulümlerinde devam edip dururlarken, Biz onları imha ettik, şimdi duvarları tavanlarının üstüne çökmüştür ve kuyu(ları) muattal bırakılmış, yüksek sarayları da (bomboş kalmıştır). Yeryüzünde gezip ulaşmadılar mı ki, böylece düşünecek kalblere, bu suretle işitecek kulaklara sahib olsunlar. Fakat hakikat şudur ki yalnız (maddi) gözler kör olmaz, fakat (asıl) sinelerin içindeki kalbler kör olur".

Bil ki Allahü teâlâ, biraz önce, kâfirlerin müminleri haksız yere memleketlerinden çıkardıklarından, bu yüzden müslümanlara o kâfirlerle savaşmaları için müsâde soğinde, peygamberine ve mü'minlere yardımı garanti ettiğinden bahsedip, bütün lerin varıp dayanacağı yerin kendisi olduğunu belirtince, kavmi tarafından yalanlama benzeri kötülüklerle kendisine hem de mü'minlere yapılan eziyetlere sabretmesi hususunda, peygamberini teselli etme yerini tutacak ifadeleri getirerek, "Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, bilesin ki onlardan önce yaşamış diğer ümmetler de peygamberlerini tekzib etmişlerdir" buyurmuş ve onlardan yedisini saymıştır.

Musa (aleyhisselâm)'ın Buradaki Özelliği

İmdi eğer, "Cenâb-ı Hak niçin ayette, diğerleri gibi, "Musa (aleyhisselâm)'ın kavmi de yalanladı" dememiş, "Musa (aleyhisselâm) bile tekzib edildi" demiştir?" denilirse, buna şu şekilde cevab veririz:

1) Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı, kavmi olan İsrailoğulları tekzib etmemiş esas olarak kavminin dışındakiler, yani Mısırlı kiptiler (Firavun ve milleti) yalanlamıştır.

2) Sanki her kavmin, peygamberini yalanladığı, ifade edildikten sonra, şöyle denilmek istenmiştir: "Musa (aleyhisselâm) bile, onca açık delillerine ve büyük mucizelerine rağmen yalanlanmıştır. Ya diğer peygamberler için ne düşünürsün?"

Hak teâlâ'nın "Nihayet Ben o kâfirlere bir mühlet verdim" ifadesi, "Ben onlara, bence malum olan bir zamana kadar mühlet tanıyordum. Fakat sonra onları cezamla kıskıvrak yakalıyorum" demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın "(Bak), Benim inkârım nasılmış?" ifadesi, bir istifhâm-ı takriri olup, "Benim onlara, münker (yani akıllarına hiç gelmeyecek tarzda) azab etmem nasılmış görsünler. Bu kesin olarak meydana gelmeyecek midir. Tabiî ki meydana gelecekti. Ben onlara olan nimetimi nikmete (cezaya), kesreti (çokluğu) kıllete, hayatı memâta(ölüme), mamurluğu harabiığa çeviremem mi (Elbette çeviririm). Ben düşmanlarına karşı peygamberlerime yardım ve yeryüzünde imkan verme hususundaki bütün va'dlerimi yerine getirmedim mi? Binâenaleyh Ey Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), senin tavrın da, bütün bu yapılanlara karşı sabır olmalı. Çünkü ben (birtakım) maslahat ve hikmetlerden ötürü onlara mühlet veriyorum. Kalbe zor gelse (nefse ağır gelse) bile buna razı ve teslim olmak gerekir" demektir.

Bil ki hali Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in halinden daha aşağı olan kimseler için, bunlardan daha az şeylerle bir teselli meydana gelir. Ya peygamber o yüce makam ve mevkii ile, kim bilir nasıl bir teselli bulur? Fakat her zaman kâfirler, tarafından peygamberin kederini artıracak işler yapılıyordu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, peygamberini zaman zaman sabra davet ederek, sünnetini yine sürdürmüştür. Yalanlayıcıların kimler olduğu ve ne tür bir "köklerini kazıma" azabı ile helak olundukları hususlar daha önce açıklanmıştı.

Bu Ümmetin İstisal Azabından Esirgenmesi

Burada incelenmesi gerekli olan bir husus da şudur: Bu ayet, Allah Subhânehu ve Teâlâ'nın kökü kazıma azabı dışında Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ve kavmine, diğer peygamberler ile kavimlerine yaptığı her türlü muameleyi yapacağına delâlet etmektedir.

Hasan el-Basri şöyle der: "Kökünü kazıma azabının ümmet-i Muhammed'den uzak tutulmasının sebebi bu azabın şu iki şeye bağlı olmasından ötürüdür.

a) Allah katında inkârın ulaştığı son bir nokta vardır ki kim o noktaya varıp dayanırsa, Allah ona bu azabı verir; varıp dayanmayana ise onu vermez.

b) Hak teâlâ, içlerinden imân edecek bir tek kimse bile bulunmayacağını bildiği kavimlere bu azabı verir. Fakat bu iki şart bulunduğunda, yani inkâr o noktaya ulaşıp, Allah da onlar içinde iman edecek hiç kimsenin bulunmadığını bildiğinde, peygamberlerine emreder, böylece de o peygamberler, o ümmetleri için bedduada bulunurlar. Allah da onların dualarını kabul edip, kavimlerini köklerini kazıyacak bir azabla cezalandırır. İşte bu, "Hatta o peygamberler (kavimlerinin imanından) ümidlerini kestikleri zaman" (Yusuf, 10) kaydı ile Cenâb-ı Hakk'ın Hazret-i Nûh (aleyhisselâm)'a hitaben söylediği, "Kavminden gerçek iman etmiş olanlardan başkası asla imân etmeyecektir" (Hud, 36) ifadesinden kastedilen manadır. Allah onlara böyle azab ettiği zaman, içlerindeki mü'minleri ondan kurtaracak (istisna edecektir). Çünkü O, "(Azab) emrimiz geldiği zaman, Hûd'u da, beraberindeki mü'minleri de, Bizden bir rahmet olarak selâmete erdirdik, onları ağır azabtan kurtardık" (hûd. 58) buyurmuştur. Bil ki bu mesele daha önce geçmişti. Binâenaleyh tekrar etmenin faydası yok.

Buna göre eğer: "Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirlere bu dünyada verdiği isti'sâl (kökünü kazıma) azabı, nasıl "nekir" (münker, hiç görülmedik ve alışılmadık bir şey) olarak nitelenmiştir?" denirse, biz deriz ki: Bu azab, başkalarını caydırıcı ve bu azabı gerektiren şeyleri yapmaktan menedici birşey olduğu için "nekir" (caydırıcı) olmuş olur.

Cenâb-ı Hakk'ın "Nice memleketler vardır ki, Biz onlar imha ettik!" beyanına gelince, bununla ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Bazı kimseler ayetteki (nice) lafzı ile, "çok" manasında (......) lafzının manasının kastedildiğini söylemişlerdir Yine bunun, "nice memleketler" demek olan manasında olduğu söylenmiştir. Birincisi daha uygundur. Çünkü bu mana, daha fazla caydırıcılık ifade etmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, yalanlayan kavimlerin durumlarını anlatıp, onların cezalarını (daha dünyada iken) peşin verdiğini zikredince, bunun peşinden detaylı olarak ele alınmamakla birlikte, böylesi nice kavimler geçmiş olduğunu gösteren bir ifade kullanmıştır.

İkinci Mesele

İbn Kesir, Küfe'liler ve Medineli'ler, fiili nûn ile "Biz, onları helak ettik" şeklinde okurlarken, Ebu Amr ve Ya'kub tâ ile "Ben, onları helak ettim" şeklinde Flardır ki bu, bir önceki ayetteki "(Ben) mühlet verdim" ve "(Ben) yakaladık" rinden ötürü (yani onlara uygun olduğu için), Ebu Uboyd'in de tercihidir.

Üçüncü Mesele

Buradaki (onu, onları) zamiri, "O memleketlerdeki halkları" manasınadır. Bunun böyle olduğuna, daha önce de bahsettiğimiz gibi, ayetteki "Onlar, zalim kaydı da delâlet etmektedir. Bununla, memleketlerin bizzat kendilerinin helakleri manası da kastedilmiş olabilir. Binâenaleyh onların helak edilmelerine, bulunan insanların helaki de dâhildir. Çünkü inen azab o beldeleri yerle bir edecek dereceye vardığında, oradakiler de helak olur. Ama önceki mana daha doğrudur.

Tabiri

Hak teâlâ'nın "Şimdi duvarları tavanlarının üstüne çökmüştür” ifadesi ile ilgili olarak şu iki soru sorulabilir:

Birinci soru: Bu ifade ne demektir? Keşşaf sahibi şöyle der: "Evin tavanı, çadır veya gölgelik gibi, seni gölgeleyen (güneşten koruyan) her yüksek şey, "Arş" diye; düşen, herşey de "hâviye" diye ifade edilir. Hâviye ifadesi "yıldız aktı" manasına kullanılan deyimindendir. Yahut da "Evin içinde kimse yok" manasındaki " deyimindeki "bomboş" manasınadır. Binâenaleyh eğer "hâviye"yi, "düşen, akan" diye tefsir ettiğimizde, ayetin manası, "O beldeler tavanları üzere düşmüştür, yani o beldelerin tavanları, yere uçmuş, sonra duvarları yıkılarak, yerdeki tavanın üstüne düşmüş" şeklindedir. Yok eğer bu kelimeyi, "bomboş, ıssız" manasına tefsir edersek, ayetin manası, "o beldeler, evlerin tavanları yerinde, yıkılmamış olduğu halde, insansız ve ıssız kalmış" şeklinde olur."

Keşşaf sahibi sözüne şöyle devam eder: "Bunun, haber ba'de haber (peşpeşe iki haberden ikincisi) olması da mümkündür. Buna göre sanki. "O beldelerin evlerinin tavanların uçmuş, ama duvarları ayakta" denilmektedir ki bu da, "Tavanlar yeryüzüne uçmuş, böylece duvarların diplerine inmiş, duvarlar ise uçan tavanların üzerine yıkılmakla yüzyüze olduğu halde ayakta duruyor" demektir Netice olarak diyebiliriz ki bu ayet, o beldelerin ibret alınabilecek bir şekilde kaldıklarına delâlet ediyor.

İkinci soru: Bu iki cümlenin yani cümlelerinin ayet içinde i'rab bakımından mahalli nedir?

Cevab: Birincisi, "hal" olarak mahallen olmayan "Biz onları imha ettik" cümlesine atfedildiği için i'rabtan mahalli yoktur. Ebû Müslim şöyle der: "Buna göre mana, "Helak ettiğimiz nice memleketler vardır ki, onların halkı zâlim idi. Fakat şimdi o yerleri ıssız" şeklindedir.

Tabiri

Ayetteki "Kuyuları muattal bırakılmış yüsek sarayları (da bomboş)" ifadesi ile ilgili birkaç mesele vardır:

Birinci Mesele

Hasan el-Basrî yine "atıl bırakılmış" manasında olmak üzere, if'âl babından olarak (......) şeklinde okumuştur. "Muattale"nin manası şudur: O kuyu içinde su tutabilecek bir biçimde sağlam ve kendisinden su içilebilir bir halde olduğu halde, o beldenin halkı helak olduğu için, suyundan istifâde edilmez halde kalmıştır.

(......) Tabiri

"Meşid"in manası hususunda ise şu iki görüş ileri sürülmüştür:

1) Bu, "O sarayların, yapılırken harcına kireç katılarak sağlamlaştırılmıştır demektir. Çünkü kireçle yapılan yapılar, "Şeyd" adını alır.

2) Bu, yüksek, uzun demektir, yani Allahü teâlâ, onların bu beldeleri büyük güçlüklerle yapmalarına ve onlar sayesinde konfor elde etmelerine rağmen, inkârlarından ötürü o yerleri bu hale getirdiğini beyan buyurmuştur. Allah binbir güçlükle yaptıkları ve su içtikleri kuyuları da, içeni ve su çekeni kalmayacak şekilde âtıl bırakmıştır. Yine kireçle sağlamlaştırıp, kat kat yükselttikleri o köşklerini de, içlerinde oturan hiç kimse kalmamış, ıpıssız ve ama ortada dimdik olarak bırakmıştır. Böylece Cenâb-ı Hak bütün bunları ders alabilen ve düşünebilen kimseler için bir ibret kılmıştır. Bu ifadede alâ harf-i cerrinin (......) (ile, birlikte) manasına alınmasının daha evlâ olacağına bir işaret vardır. Çünkü ifadenin takdiri, duvarları dimdik olduğu halde, bununla birlikte tavanları uçmuştur" şeklindedir. Bunların bu halde kalmasının, daha fazla ibret alınma vesilesi olacağı malumdur. Bu tıpkı, "Elbet siz de sabah-akşam onların (yurdlarına) uğruyorsunuz" (Saffet, 137) ayetinde anlatıldığı gibidir. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

Salih (aleyhisselâm) ve Hadramevt

Ebu Hureyre (radıyallahü anh) şunu rivayet etmiştir: "Hazret-i Salih (aleyhisselâm), kendisine iman etmiş olan dört bin kişi ile birlikte bu kuyunun yanına konaklamış. Allahü teâlâ onları, o azabtan kurtarmıştı. İşte onlar Hadramevt'te idiler. Oraya bu isim şundan ötürü verilmiş: Hazret-i Salih (aleyhisselâm) oraya gelmiş ve orada ölmüştür. Orada, o kuyunun yanında Salih (aleyhisselâm)'in kavminin yaptığı ve "Hadura" denen bir şehir vardı. Onlar oraya, Hasır b. Cilâsı emir (İdareci). Sencâribi de onun veziri kılmışlar; orada bir müddet ikâmet etmişler, sonra küfre sapıp (yine) putperest olmuşlardı. Derken Allahü teâlâ onlara, Hanzele b. Satvan'ı peygamber olarak göndermiş. Ama onlar onu çarşıda öldürmüşler. Bunun üzerine Allahü teâlâ da onları helak etmiş, kuyularını ve yaramaz bırakıp, köşklerini harabeye çevirmiştir. "İmam Ebu'l-Kâsım el-Ensâri: Bu rivayet şaşırtıcıdır. Çünkü ben, Şam'da Akke denilen yerde, Hazret-i Salih (aleyhisselâm)'in kabrini ziyaret ettim. Binâenaleyh oraya nasıl "Hadramevt" denilebilir" demiştir.

Seyahatin Faydaları

Ayetteki "Yeryüzünü gezip dolaşmadılar mı ki, böylece düşünecek kalblere, bu suretle işitecek kulaklara sâhib olsunlar" ifadesine gelince, bunun burada zikrediliş maksadı daha iyi ibret almanın ne ile olacağını anlatmaktır. Çünkü ibret almada, bizzat görmenin önemli bir yeri vardır. Bu husustaki haberleri duyup dinlemenin de ibret almada tesiri vardır. Fakat bu iki husus, yani hem görme hem duyma, ancak kalbin düşünmesi ile birlikte olursa, mükemmel ve tam olur. Çünkü görüp duyup da, ama düşünüp ibret almazsa, görüp-duyduğundan kesinlikle ibret alamaz. Ama duydukları-gördükleri şeyler üzerinde düşünürse, mutlaka istifade eder. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak "Hakikat şudur ki: yalnız (maddi) gözler kör olmaz, fakat (asıl) sinelerin içindeki kalbler kör olur" buyurmuştur. Buna göre o sanki şöyle demektedir: "Onların gözlerinde bir körlük yoktur. Çünkü onların gözü görüyor. Fakat körlük onların kalblerindedir. Zira onlar gördüklerinden istifâde etmiyor, ders ve ibret almıyorlar." İşte bu noktada şöyle birkaç soru sorulabilir:

Birinci soru: Ayetteki, "Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?" ifadesi, yolculuğa çıkmayı emretme manasına gelir mi?

Cevab: Muhtemeldir ki onlar hiç sefere (yolculuğa) çıkmıyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, inkârları sebebiyle imha ettiği kimselerin yıkılıp gittikleri o yerleri görsünler, onların eserlerini ve izlerini seyretsinler, böylece ibret alsınlar diye, yolculuk yapmaya, gezip-görmeye teşvik etmiştir. Yine muhtemeldir ki onlar gezip, bunları görüyorlardı, fakat ibret almıyorlardı. Dolayısıyla onlar, gezmeyen ve görmeyenler gibi sayılmışlardır.

İkinci soru: Ayetteki "Gözler kör olmaz" ifadesindeki hâ nasıl bir zamirdir?

Cevab: Bu, zamir-i şa'n ve kıssadır, müzekker ve müennes olarak gelebilir. Nitekim İbn Mes'ud (radıyallahü anh) bunu şeklinde (müzekker olarak) okumuştur. Bunun, "el-Ebsâr" (Gözler) lafzının açıkladığı müphem bir zamir olması da caizdir.

Üçüncü soru: Herkes kalblerin göğüslerde olduğunu zaten bildiği halde, ayette "sudur" (sineler) lafzının zikredilmesindeki hikmet nedir?

Cevab: Bilinen şey, körlüğün gözbebeğinde olmasıdır. Binâenaleyh alışılmışın hilafına olarak, kalbte körlük olduğu söylenince, daha fazla izaha ihtiyaç duyulmuştur. Bu tıpkı senin, "Geçmek, nüfuz etmek kılıca ait bir şey değildir. O senin iki çenen arasında bulunan diline aittir" demene benzer. "Senin iki çenen arasındaki" sözün, dil için iddia ettiğin o tesirin bir izahı ve isbatıdır. Çünkü bu "Geçerliliğin yeri, başkası değil orasıdır" demektir. Böylece şöyle demek istersin: "Ben tesiri yanılarak ve unutarak kılıçtan nefyedip dile vermedim. Bunu bile bile yaptım."

Bana göre burada yapılabilecek bir başka izah da şudur: Kalb, bazan düşünmeden kinaye (mecaz) kılınır. Bu mesela Cenâb-ı Hakk'ın "Şüphesiz ki bunda kalbi olan kimseler için bir öğüt (ibret alınacak birşey) vardır" (Kaf, 37) ayetinde olduğu gibidir. Bazı kimselere göre, tefekkürün (düşünmenin) yeri beyindir. İşte bu sebeble Hak teâlâ, tefekkürün yerinin beyin değil kalb (göğüs) olduğunu beyan etmiştir.

Kalb ve İlim Arasındaki İlişki

Dördüncü soru: Ayet, aklın, ilim olduğuna, ilmin yerinin de kalb olduğuna delâlet eder mi?

Cevab: Evet. Çünkü Hak teâlâ'nın, "düşünecek kalbler" ifadesi ile ilim kastedilmiş olup, "Böylece (bununla) düşünecek" ifadesi, kalbin âdeta bu düşünmenin aleti olduğuna delâlet eder gibidir. Binâenaleyh kalbin, düşünmenin yeri sayılması gerekir. Cahilliğe de "körlük" denir. Çünkü câhil kimse, şaşkın olduğu için,

Allah Vadini Gerçekleştirir

46 ﴿