51"İşte hem iman eden, hem de salih amellerde bulunanlar (var ya), mağfiret ve bitmez tükenmez rızık onlarındır. Ayetlerimiz hususunda mü'minleri aciz bırakmak gayesiyle koşuşanlara (gelince), onlar da cehennemlik olacaklardır". Bil ki Allahü teâlâ Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e o kâfirlere "Ben, apaçık bir uyarıcıyım" demesi gerektiğini beyân edince, peşisıra yine ona, onlara ilahî va'd ve va'idleri bildirmesini emretmiştir. Çünkü kişi, itaat edenlere va'di, âsilere de va'idi anlatmak suretiyle ancak "münzir" olur. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hak, "İşte hem imân eden, hem de sâlih amellerde bulunanlar (var ya)" buyurmuş ve böylece iki vasfı birlikte zikretmiştir ki bu, amel-i sâlihin, "iman" isminden hariç olduğuna bir delildir ve bununla Mu'tezile'nin görüşü bâtıl olur. İmana, kalbin inanması ve lisânın ikrarı ile olan herşey dâhildir. Amel-i sâlihe ise, her vacibin (farzın) yerine getirilip, her haram ve mahzurlu olan şeyin yapılmaması girer. Cenâb-ı Hak daha sonra, bu iki vasfı birlikte toplayanlara, kendisinin de mağfiret ile rızk-ı kerimi (bitmez tükenmez rızkı) birlikte vereceğini beyan buyurmuştur. Mağfiret, ya küçük günahların bağışlanması, yahut tevbe edilen büyük günahların bağışlanması, veyahut da tevbe edilmeksizin büyük günahların bağışlanması demektir. İlk ikisi, hasmımız (Mu'tezile'ye) göre, Allah'a vâcibtir. Halbuki vâcib olan birşeyi yerine getirmek, mağfiret (bağışlama) diye adlandırılamaz. Bu sebeble mağfiret olarak geriye üçüncüsü kalır. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, ehl-i kıbleden olanların büyük güniannı affetmesidir. Rızk-ı kerim İse, Allahü teâlâ'nın vereceği mükafaatın (büyüklüğüne) ve O'nun keremine bir işarettir. Bu vasıfların, selbî sıfatlardan olması muhtemeldir. Bu da, insanın burada, çalışmaktan ve bunu elde etmek için sıkıntılara katlanmaktan, bu sebeble de bir takım günahları ve alçaklıkları irtikâb etmekten uzak olmasıdır. Bunun sübutî sıfatlardan olması da söz konusudur. Böyle oluşu da, bu rızkın, zarar şaibelerinden azade, devamlı, çok, saygı ve yücelikle içice bir rızık oluşudur. Evlâ olan, "kerim"i bütün bu sıfatlara delâlet eden bir vasıf kabul etmektir. İşte mü'minlerin durumunun izahı budur. Kâfirlerin durumunu ise Cenâb-ı Hak, "Ayetlerimiz hususunda mü'minleri âciz bırakmak gayesiyle koşuşanlara (gelince)" buyurmuştur ki bununla onların, ayetleri reddetme ve yalanlama hususundaki gayret ve ileri çabaları kastedilmiştir. Çünkü onlar bu ayetlere, sihir, şiir ve geçmiş ümmetlerin masalları demişlerdir. Arapça'da tıpkı yürüyen kimsenin, en son takat ve gücünü kullandığında denilmesi gibi herhangi bir işte son noktasına kadar gücünü kullanan kimseye, artık gücünün sonuna geldiği için, mecazî olarak denilir. Cenâb-ı Hak burada, mecazi olarak ayetlerini zikretmiş ve bununla o kâfirlerin, ayetlerini yalanlamalarını kastetmiştir. Keşşaf sahibi şöyle der: "Birisi bir kimsenin işini düzeltmek veya bozmak için sa'yü gayret gösterdiğinde denilir." (......) ifadesine gelince, birisi birisini acze.düşüreceğini umduğu zaman kullanılan fiilinden alınmadır. Alimler, bununla o kâfirlerin Allah'ı yahut peygamber ve mü'minleri acze düşürmeye uğraşmaları manasının kastedildiğini söyleyerek ihtilaf etmişlerdir. Daha doğru olan, ikinci manadır. Çünkü onlar eğer Allah'a inanmıyorlarsa, Allah'ı âciz bırakmayı düşünmeleri imkansızdır. Yok eğer Allah'a inanıyorlarsa, yine Allah'ı acze düşürmeye ve O'na galib gelebileceklerine inanmaları uzak bir ihtimaldir. Binâenaleyh onların Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i çeşitli hile ve tuzaklarla acze düşüreceklerini sanmaları daha doğrudur. "Bununla kâfirlerin, Allah'ı acze düşürmeyip uğraşmaları kastedilmiştir" diyenler, şu izahları yapmışlardır: 1) Bununla, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettikleri için, Rablerinin azabından ve hesabından kaçarak, Rablerine galib gelmeye uğraşmaları kastedilmiştir. 2) Onlar, başkalarını, Allah'ı tasdik etmekten alıkoyuyor ve tehdid ile, teşvik ile onları imandan vazgeçirmeye çalışıyorlardı. 3) Onlar, insanların kalblerine şüpheler sokmak suretiyle Allah'ı acze düşürmeye uğraşıyorlardı. Bu izahlardan birincisine şu şekilde cevap verilir: Birşeyin aslını inkâr eden, "o şeyi yapan kimseye gâlib gelme" ile nitelenemez. Ayeti bu manaya alanların, ayette kastedilen mananın, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in haber verdiği haşr ve neşr hususunda o kâfirlerin ona (aleyhisselâm) galib geleceklerini sanmaları olduğunu söylemeleri gerekir. İkinci ve üçüncü izaha da şöyle cevab veririz: Galip gelme, baskın çıkma, gerçekte Allah'a karşı değil, peygamber ve ümmetine karşı olan bir husustur. Ayetteki "Onlar, cehennem yaranıdırlar" ifadesi ile, o kafirlerin bu işe devam edecekleri anlatılmak istemiştir. Cenâb-ı Hak onları bu işe devam etmelerinden ötürü, yarana (yani arkadaşa) teşbih etmiştir. Bu ayette, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) önce mü'minleri müjdelemiş, sonra kâfirleri inzâr etmiştir. Binâenaleyh normalde "Ey insanlar ben sizin için bir beşir (müjdeleyici) ve bir nezirim (uyarıcıyım)" de" denilmesi gerekirdi?" denilirse, biz deriz ki: Bu ifade, müşriklerle ilgilidir. Buradaki "Ey insanlar" çağrısı da kafirler ile ilgilidir ki bunlar, haklarında, "(Onlar) yeryüzünü gezip dolaşmadılar mı?" denilen ve ilahi azabın hemen gelmesini istedikleri bildirilen kimselerdir. Bu ayette mü'minlerden ve onların mükafaatlarından bahsedilişi ise, işte bu kâfirlerin öfke ve sıkıntılarını artırmak içindir. |
﴾ 51 ﴿