57

"Biz senden evvel hiçbir resul, hiçbir nebi göndermedik ki o, arzu ettiği zaman şeytan, onun dileği hakkında bir fitne atmış olmasın. Nihayet Allah, şeytanın ilki edeceği (o fitneyi) giderir, ibtal eder. Yine Allah ayetlerini sabit kılar. Allah, hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. Şeytanın atacağı (fitneyi), kalblerinde bir maraz bulunanlara, yürekleri katılaşmış banlara bir imtihan (vesilesi) yapmak içindir. Hiç şüphe yok ki o zalimler, derin bir ayrılık içindedirler. Bir de bu, kendilerine ilim verilenlerin, onun muhakkak Rabbinden olan bir gerçek olduğunu bilip de ona, iman etmeleri ve kalblerinde tam bir itminan hasıl olması içindir. Şüphesiz ki Allah, iman edenleri doğru bir yola iletir, inkâr edenler ise, kendilerine o saat ansızın gelinceye, yahut kısır bir günün azabı çatmcaya kadar, onun hakkında devamlı bir şek içinde kalırlar. O gün mülk, Allah'ındır. Aralarında o hükmeder. Artık iman edenler güzel güzel ameller işleyenler naim cennetlerinin içindedirler. Kafir olup da bizim ayetlerimizi yalan sayanlar ise işte onlar; onlar için ise, hor kılıcı bir azâb vardır".

Cenâb-ı Hakk'ın, "Biz senden evvel hiçbir resul, hiçbir nebi göndermedik ki : arzu ettiği zaman şeytan, onun dileği hakkında bir fitne atmış olmasın" ifadesine ?e- -ze, bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:

Resul İle Nebinin Aynı Olduğunu Söyleyenler

Bazı kimseler, "Resul, kendisine vahiy yoluyla fısıldanılan ve resul olarak gönderilen (kitab verilen) nebi ise, resul olarak gönderilmeyen, ancak ilhama mazhar olan ya da rüyasında gerçeği (rüyay-ı saliha) görendir" demişlerdir. Bazı kimseler İse, "Her resul nebidir, fakat her nebi, resul değildir" demişlerdir ki bu, Kelbî ve Ferrâ'nın görüşüdür. Mu'tezile de: "Her resul, nevi, her nebi de resuldür. Aralarında bir fark yoktur" der ve birinci görüşün yanlışlığına şu şekillerde delil getirir:

1) Bu ayet, nebî'nin, bazan "mûrsel" (resul olarak gönderilmiş) olacağına delâlet etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın "Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdi isek" (Araf, 94) ayeti de böyledir.

2) Allahü teâlâ, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, bazan nebi, bazan da Resul diye hitab etmektedir. Binâenaleyh işte bu durum, bu iki şey arasında bir aykırılığın bulunmadığına dikkat çekmektedir. Birinci görüşe göre yani (her resul nebidir, ama her nebî resul değildir, diyenlere göre) bu iki ifade arasında bir aykırılık bulunmaktadır.

3) Allahü teâlâ, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "nebilerin sonuncusu olduğunu" (Ahzab, 40) açıkça belirtmiş, (bunun için, apaçık bir biçimde "nebî" kelimesini kullanmıştır).

"Nebî" lafzı, ya haber manasına gelen nebe kelimesinden türemiştir, yahut da Arapların 'yükseldi" manasına gelen (nebâ) kelimesindendir. Halbuki bu iki mana, ancak "risâlet" görevinin üstlenilmesiyle meydana gelir.

Farklı Olduğunu Söyleyenler

İkinci görüşe gelince bil ki bu açıklamalardan hiçbiri, o görüşü ibtal etmez. Tam aksine bu ayet de, o görüşe delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu ayette, "nebî" lafzını "resul" lafzına atfetmiştir ki bu, bu iki kelime arasında bir ayrılık ve başkalığın bulunmasını gerektirir. Ve bu, '"amm" olanın, hâs olana atfı kabilindendir. Cenâb-ı Hak bir başka ayetinde de, "Halbuki biz evvelki (ümmet)ler içinde de nice peygamber gönderdik" (Zuhruf, 6) buyurmuştur ki bu da, onun nebî olduğuna, müteakiben Allah'ın onu resul kıldığına delâlet eder ki, bu da yine bizim görüşümüze delâlet eder. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, "Resuller ne kadardır?" denildiğinde de, "Çok kalabalık, yüzyirmidört bin!" Cevabını vermiştir.

Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi biz diyoruz ki: Alimler resul ile nebî arasıdaki farkı ortaya koymak için şunları zikretmişlerdir:

a) Nebilerden resul olanlar hem mucizesi, hem de kendisine indirilmiş olan bir kitabı olandır. Resul olmayan nebî ise, kendisine indirilmiş olan bir kitabı olmayıp, kendisinden önce indirilmiş olan bir kitaba (iman etmeye) davet etmekle emrolunar kimsedir.

b) Mucizesi, kitabı bulunan ve kendisinden önceki şeriati nesheden kimse resul, du özellikleri bulunmayan ise, resul olmayan nebidir. Bu görüşte olanların, nesheden kitab getirmedikleri için, Hazret-i İshak, Yakûb'u, Eyyûb'u, Yunus'u, Harun'u, Davud'u ve Süleyman (aleyhisselâm)'ı resul olarak kabul etmemeleri gerekir.

c) Kendisini açıkça meleğin geldiği ve ona, insanları dine davet etmeyi emrettiği Tise resul,böyle olmayıp da, tam aksine kendisinin peygamber olduğunu rüyasında gören, yahutta resullerden birisinin, kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu haber verdiği ise, resul olmayan nebidir. İşte bu görüşlerden evlâsı budur.

Ayetin Nüzul Sebebi

Müfessirler bu ayetin sebeb-i nüzulü hususunda şunu nakletmişlerdır: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kavminin kendisinden yüz çevirdiğini görüp, onların kendilerine getirdiği şeyden uzaklaştıklarını müşahede etmesi ona ağır gelince, (içinden) Allah'ın kendisiyle kavminin arasını uzlaştıracak bu iki tarafı birbirine yaklaştıracak bir şey getirmesini temenni etti. Bu da onun, onların iman etmesini çokça arzulamasından ileri geliyordu. Derken bir gün cemaati kalabalık olan Kureyş meclislerinden birinde oturdu. Ve o gün Allah'dan kendisine, onları kendisinden uzaklaştıracak bir şeyin gelmemesini arzu ve temenni etti. Ama derken, Allahü teâlâ Hecm sûresini inzal buyurdu. Bunun üzerine de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sûreyi okumaya başladı. "Lât, Uzzâ ve üçüncüsü olan diğer Menât... Söyleyin bize" (necm, 20) ifadelerine gelince şeytan onun diline "O yüce kuğular (tanrıçalar), işte onların şefaat etmeleri umulur" ifadelerini kattı. Kureyş bunu duyar duymaz sevindiler. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ayetleri okumayı sürdürdü; derken sûrenin tamamını okudu. Müteakiben de, hem kendisi hem o secde ettiği için mûslümanlar, hem de, (o gün) Kabe'de bulunan müşrikler secdeye kapandılar. Derken, Velîd İbn Muğire ile Ebû Uhayha, yani Said İbnu'l-Asi hariç, Mescid'de bulunan bütün mümin kafir herkes secde etti. Zira bu ikisi çok ihtiyar oldukları ve secde edemedikleri için, yerden bir avuç toprak almışlar, onu alınlarına kaldırmış ve toprağa secde etmişlerdi. Derken duydukları bu şeyden ötürü sevinçli olarak Kureyşliler dağılmış ve, "Muhammed, ilahlarınızı (putlarınızı) en güzel bir biçimde andı" demişlerdir. Akşam olunca, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e Cebrail (aleyhisselâm) gelmiş ve "Ne yaptın? Benim, Allah'dan sana getirmediğimi ve sana söylemediğimi, sen o Kureyş'e okudun!" demiş, bunun üzerine de Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) alabildiğine kederlenmiş ve Allah'dan çok korkmuştur. Derken işte, Cenâb-ı Hakk'ın "Biz senden evvel hiçbir resul, hiçbir nebi göndermedik ki (......) ayeti nazil olmuştur. Bu, zahire tutunan müfessirlerin tamamının söylediği rivayettir.

Garanik Rivayetinin Asılsızlığı, Ayetlerden Deliller

Tahkik erbabına gelince onlar, bu rivayetin asılsız uydurma olduğunu söylemişler ve bu hususta Kur'ân'dan, sünnetten ve akıldan delit getirmişlerdir. Kur'ân'dan şunlardır:

1) "Eğer (peygamber söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onun sağ elini kapıverir, sonra da muhakkak ki, onun kalb damarını kapardık" (Hakka, 44-46) ayeti.

2) "De ki: onu kendiliğinden değiştirmem benim için olmayacak şeydir. Bu, vahyoluna gelenden başkasına uymam" (Yunus, 15) ayeti.

3) O'nun, "Kendi nevasından söylemez o. O, kendisine ilkâ edilegelen bir vahyden başkası değildir" (Necm, 3-4) ayetidir. Binâenaleyh şayet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu ayetin hemen peşinden, "O putlar, yüce kuğulardır" sözünü söylemiş olsaydı, o zaman o anda, Cenâb-ı Hak yalancı olmuş olurdu ki iddia eden hiçbir müslüman yoktur.

4) "Onlar sana vahyettiğimizden başkasını uydurup bize iftira edesin diye seni bile nerdeyse fitneye düşüreceklerdi, o takdirde seni dost edineceklerdi" (İsra. 73) ayetidir. Bazılarına göre (kâde) fiilinin manası, iş henüz meydana gelmediği halde, o işin öyle olmasının yaklaşıverdiğini bildirmektir. (Ayette bu tabir kullanıldığına göre, demek ki bu iş gerçekleşmemiştir).

5) "Eğer sana sebat vermiş olmasaydık, sen onlara biraz meyledecekdin" (İsra, 74) ayetidir. (Levlâ) kelimesi başka bir şeyin bulunmaması sebebiyle herhangi bir şeyin vücud bulmadığını ifade eder. Binâenaleyh bu ifade, bu azıcık meylin dahi bulunmadığına delâlet eder.

6) "Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle (yaptık)" (Furkân, 32) ayetidir.

7) "Seni okutacağız da, (asla) unutmayacaksın"(Alâ, 6) ayetidir.

Sünnetten Deliller

Sünnetten delillere gelince şunlardır: Muhammed İbn İshâk İbn Huzeymeden rivayet edildiğine göre, olan bu hadise sorulduğunda o: "Bu, zındıkların bir uydurmasıdır" dedi ve bu hususta bir kitâb tasnif etti. İmâm Ebu Bekir Ahmed İbn el-Hüseyin el-Beyhaki ise; "Böyle bir hadise, nakl cihetinden sabit ve kesin değildir" demiş, sonra da bu hadisenin ravileri hakkında konuşmaya başlayarak onların "ta'n" edilmiş kimseler olduğunu belirtmiştir. Hem Buhari (radıyallahü anh), Sahih'inde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, Necm sûresini okuduğunu, orada bulunan müslüman-müşrik, ins-cins herkesin secde ettiğini rivayet etmiş, ama onun bu rivayetinde Garanik Kıssası yer almamıştır. Bu hadis, kendisinde Garanik Kıssası asla bulunmaksızın, daha pekçok tarikten rivayet edilmiştir.

Akli delillere gelince, bunlar da pekçok yöndendir.

1) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, putlara saygı duyduğunu söyleyen herkes, kâfir olur. Çünkü, onun en büyük gayretinin, putperestliği kaldırma hususunda olduğu zaruri

2) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, nübüvvetinin ilk anlarında, müşriklerin her durumda kendisine sataşıp el uzattığı bir dönemde, onların eziyyetinden güven içinde, Ka'be'de Kur'ân okuyup namaz kılması mümkün değildir. O ancak Ka'be'de onların bulunmadığı gece vakti boş bir zamanda namaz kılabiliyordu. Binâenaleyh, işte bu durum zahire tutunan müfess iri erin bu açıklamasını ibtâl eder.

3) Müşriklerin Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e düşmanlıkları öylesine ileri bir derecede idi ki, işin aslını araştırıp emin olmaksızın sırf bir cümleyi işitmiş olmakla yetineceklerini kabul etmek mümkün değildir. Binâenaleyh, müşrikler nezdinde, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in kendilerine muvafakat ettiği dahi henüz anlaşılmamışken, daha nasıl onlar Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onların ilâhlarını ululadığında ittifak etmiş ve böylece de secdeye kapanmış olabilirler. (Böyle bir şey olamaz).

4) Dördüncü delil, "Nihayet Allah, şeytanın ilkâ edeceği (o fitneyi) giderir, ibtal eder. Yine Allah, ayetlerini sabit kılar" ayetidir. Bu böyledir, zira Allah'ın, şeytanın ilkâ ettiğini, kattığını, peygamberden izâle etmek suretiyle ayetlerini sabit kılıp sağlamlaştırması, beraberine şüphenin kaldığı bu ayetlerle onu neshetmesinden daha Kuvvetlidir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, Kur'ân'a Kur'ân olmayanın karışmaması için, ayetlerini sağlamlaştırmak istediğine göre, şeytanı bundan men edip, böyle bir şeye asla yaklaştırmaması, öncelikle gerekir.

5) Bu hususta yapılan izahların en kuvvetlisi olan bu açıklamaya göre şayet biz, bunun olabileceğini söylemiş olsaydık, o zaman onun şeriatına dair güven ortadan kalkar ve biz, herbir hüküm ve kanun hususunda da böylesi bir ihtimalin geçerli olabileceğini tecviz etmiş olurduk. Ayrıca bu, Cenâb-ı Hakk'ın "Ey peygamber. Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan, elçiliğini tebliğ etmiş olmazsın. Allah seni insandan koruyacaktır" (Maide,67) buyruğunu da iptal ederdi. Çünkü, vahyi eksiltmekle onu artırmak, ilâvede bulunmak arasında bir fark bulunmamaktadır.

Bütün bu izahlar sayesinde, kısaca bu kıssanın uydurulmuş olduğunu anlamış bulunuyoruz. Bu mevzuda en ileri derecede söylenebilecek söz şudur: Bir kısım müfessirler bu hadiseyi zikretmiştir, ancak ne var ki onların sayısı tevatür derecesine aşmamıştır. Haber-i vahid ise, mütevatir olan aklî ve naklîdelillere karşı duramaz.

Temennî'nin Manası

Biz şimdi tafsilata geçiyor ve diyoruz ki: Arapça'da "temenni" ifadesi şu iki anlamda kullanılır:

a) Kalbin temennisi...

b) Kıraat, okumak. Nitekim Cenâb-ı Hakk "Onların içinde ümmiler de var ki, kitabı bilmezler. (Bütün bildikleri) ancak bir sürü emani'dir." (Bakara, 78) buyurmuştur. Burada emanî: Kıraat demektir. Zira "ümmî", Kur'ân'ı mushaftan okumayı bilmez, o sadece okunduğu zaman, onun kıraat edildiğini anlar. Nitekim şair Hassan "Gecenin başında, Allah'ın kitabını temenni etti (okudu, gönlünden geçirdi), sonundaysa kaderlerin kazası (ölüm) ile karşılaştı" demiştir.

"Kıraat'a, "umniyye" denilmesinin sebebinin şu olduğu ileri sürülmüştür: "Çünkü, Kur'ân okuyan kimse, bir rahmet ayetine geldiğinde, o rahmetin tahakkuk etmesini temenni eder. Azab ayetine geldiğinde de, bununla sınanmamasını temenni eder." Ebu Müslim de, şöyle der: "Temenni takdir etmek demektir. Temenni (......) kökünden, "tefa'ul" babının masdarıdır. "el-meniyyetu" ise, insanın, Allah'ın takdir ettiği vakitte ölmesi demektir. Nitekim Arapça'da "Senin için takdir etti" manasında "Menâ'llâhu leke" denilir. Dil alimleri ise ummiyet "kıraat" anlamındadır" demişler ve, Hassân'ın beytiyle istidlal etmişlerdir ki, bu da yine sonunda, az önce bahsettiğimiz temel manaya raci olur. Çünkü, tilâvette bulunan kişi, harfleri takdir eder ve onları, yavaş yavaş birbiri peşine telaffuz eder. Binâenaleyh, bu araştırmamızdan hareketle, sonuç olarak diyebiliriz ki: ummiyet kelimesi, ya kıraat ya da "düşünce, hatıra gelen şey" manasındadır.

"Okuma" Manasını İleri Sürenler

Biz bu kelimeyi kıraat anlamında ele aldığımızda, (görürüz ki) burada şu iki görüş vardır:

1) Allahü teâlâ bu kelime ile, Resulullahın kıraatte yanılmasının mümkün olduğunu zira okuyana bazı durumların arız olabileceğini kasdetmiştir. Yoksa garanik hakkında nakledilen "İşte o yüce kuğular (tanrıçalar). Onların şefaatleri umulur" sözünü kasdetm em iştir,

2) Bununla, bu kelimenin onun kıraatinde vaki olması, bulunması kastedilmiştir. Bu görüşü savunanlar da, birkaç vecih üzere İhtilaf etmişlerdir.

Birinci vecih: Bu ifadeyi, ne Hazret-i Peygamber, ne şeytan ve ne de herhangi bir kimse konuşmuştur. Hazret-i Peygamber Necm sûresini okuyunca, mesele kâfirlere kanşık gelmiş ve onları, Hazret-i Peygamberin kimi lafızlarını rivayet ettikleri şeklindeki sözleri sanmışlardır. Bu, âdette de cari olduğu gibi, bazı kelimelerin söylenildiği biçimin dışında vehmedilip anlaşılması suretiyle olmuştur.

Bu izahı, bir grup kimse benimsemiştir, ama şu sebeplerden dolayı zayıftır:

a) Bu gibi şeylerde böylesi bir vehim ancak, Örfe göre duyulması mümkün olan şeylerde söz konusu olur. Ama duyulmamış şeylerde böyle bir vehim olmaz.

b) Eğer bu böyle olmuş olsaydı, böylesi bir vehim bazı dinleyiciler için tahakkuk eder, bazıları için ise etmezdi. Çünkü örf, büyük bir kalabalığın aynı anda maddî şeylere dair aslı esası olmayan, fasit bir hayal üzerinde ittifak etmelerine manidir (Bu, örfen imkansızdır).

c) Eğer bu böyle olsaydı, bu iş şeytana nisbet edilemezdi.

İkinci vecih: Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Bu söz, şeytanının sözüdür. Bu, o cin şeytanının, Hazret-i Peygamber'den dinlenilen sözün cinsinden olduğu zannedilsin diye, Peygamberin, bu sûreyi okurken durakladığı yerlerde, onun okumasının arasına kendiliğinden bu sözü söylemek suretiyle sokmuş olduğu bir kelâmdır. Cinlerin ve şeytanların konuştukları hususunda bir muhalefetin bulunmayışı da, bu hususu destekler. Binâenaleyh, o şeytanın tıpkı Hazret-i Peygamberin sesi gibi bir ses çıkarıp, onun konuşması sırasında ve susması durumunda bu kelimeleri söylemiş olması imkansız değildir. Bu sebeple orada bulunanlar, tıpkı Hazret-i Peygamberin sesi gibi bir ses duyup, başka bir şahıs görmedikleri için, bunun Hazret-i Peygamberin sözü olduğunu zannetmişlerdir. Hem sonra bu, Hazret-i Peygamber'e ait bir iş olmadığı için, onun peygamberliğini de zedelemez."

Bu da zayıftır. Çünkü sen, dinleyicilere peygamberin sözü gibi gelecek bir biçimde, peygamberin konuşması esnasında şeytanın konuşabileceğini söylersen, böyle bir ihtimal, peygamberin konuşmuş olduğu herşeyde söz konusu olur ki, bu da, şeriatın tamamından güven ve itimadın kalkması neticesine götürür.

İmdi şayet, "Böyle bir ihtimal, şeriatın tamamı hususunda vardır. Ancak ne var ki, böyle bir şey vaki olmuş olsaydı, bu hadisede karışıklığı gidermek için yapıldığı gibi, Allah'ın hikmeti, bu durumun ortaya konulmasını gerektirirdi" denilirse, biz deriz ki: "Müteşabih ayetlerde olduğu gibi, ihtimalleri gidermek, Allah'a vacib değildir. Bu, Allah'a vacib olmayınca da, hepsi hakkında böyle bir ihtimal mümkün olur."

Üçüncü vecih: Bu sözü söyleyenin, insan şeytanlarından bazılarının olduğunu ileri sürülmesidir ki, bu insan şeytanları da kafirlerdir. Çünkü, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sûreyi okurken, bu ayetlere gelip, onların ilâhlarının isimlerini saymaya başlayınca, -ki onlar, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in o putları diline dolayıp kınamasının, onun bir adeti olduğunu biliyorlardı-, orada bulunanlardan birii, dedi. Böylece durum, oradakilerin gürültü yapıp çokça bağırmalarından ve, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i yanıltmak, O'nun kıraatini bastırmak istemelerinden ötürü, o topluluk tarafından yanlış anlaşıldı. Belki de bu, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda iken vuku bulmuştur; çünkü o kafirler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namazda tken ona yaklaşıyorlar, kıraatini dinliyorlar ve onun namazını bozmaya çalışıyorlardı.

Şu da ileri sürülmüştür: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Kureyş'e Kur'ân okuduğunda, ayetlerin fasılalarında dururdu. Binâenaleyh, oradakilerden bazıları, bu duraklamalar esnasında bu sözü katmış olabilir. Böylece oradakiler bunun, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından okunduğunu sanmışlardır... Daha sonra Cenâb-ı Hak bunu, herşeyden önce, onun vesvesesiyle meydana geldiği için, şeytana nisbet etmiştir. Bir de Allah (c.c) bu sözü söyleyenin bizzat kendisini şeytan addetmiştir. Bu da, şu iki sebepten dolayı zayıftır.

a) Eğer durum böyle olsaydı, o zaman peygamberin, şüpheyi ortadan kaldırmak, hakkı açıklamak, bu sözü söyleyeni susturmak ve bu kelimenin o söyleyen kişiden sudur ettiğini ortaya koymak için, gerekli açıklamada bulunması gerekirdi.

b) Eğer böyle yapmış olsaydı, öncelikte de bunun nakledilmesi gerekirdi. Buna göre eğer "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu sûrenin tamamını, böyle bir bir ilâvede bulunmaksızın ümmetine ulaştırdığı, bu da tarif edip tanımladıktan sonra namazdaki yanılmasının bir karışıklığa sebebiyet vermesi gibi, herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermediğinden, böyle yapmamıştır" denilirse, biz deriz ki: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken, onun zamanında Kur'ân, henüz tamamlanmamıştı. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ayetler nazil oluyor, gelenler de sûrelere ilâve ediliyordu. Binâenaleyh, böyle bir ilave olmaksızın o sûrenin okunması, karışıklığın giderilmesinin bir sebebi olamaz. Hem şayet böyle bir şey olmuş olsaydı, müfessirlerin rivayet ettiğine göre peygamber, Allah tarafından böyle bir itaba maruz kalmazdı.

Bu Sözün Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Mal Edilmesi

Dördüncü vecih: Bu sözü söyleyen, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dir. Binâenaleyh bu şu üç şekle muhtemeldir. Çünkü peygamber bu ifadeyi, ya yanılarak, yahut zorlanarak, yahut da iradî ve ihtiyarî bir biçimde söylemiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu kelimeyi yanılarak söylemesine gelince, bu Katâde ve Mukâtil'den rivayet edildiği gibidir. Çünkü Katâde ve Mukatil şöyle demişlerdir:

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Makam-ı İbrahim'de namaz kılıyordu. Derken, onu hafif uyku bastı. Bu anda da onun dilinden bu iki kelime çıkıverdi... Sûreyi bitirince de, secde etti ve Mescid'de bulunan herkes de secdeye kapandı. Müşrikler, duydukları şeyden dolayı ferahladılar. Derken, Peygamber'e Cebrail (aleyhisselâm) geldi ve o sûreyi okumasını istedi. (Tilke'l-garanik) cümlesine varınca, Cebrail, "Ben sana bunu getirmedim" dedi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu ayet (Hac, 52) nazil oluncaya kadar mahzun oldu. Bu da şu sebeplerden dolayı zayıftır:

a) Böyle bir yanılma mümkün olsaydı bu, diğer yerlerde de caiz olurdu. Bu durumda da, şeriat'a güven diye bir şey kalmazdı.

b) Yanılan kimseden, sûrenin veznine, üslubuna ve manasına uygun olan böylesi lafızların sâdır olması mümkün değildir. Çünkü biz, zorunlu olarak biliyoruz ki, bir kimse yüksek sesle bir kaside okusa, o kimseden o kasidenin veznine, manasına, ve üslubuna uygun bir beyit o sadır olacak bir biçimde yanılması mümkün değildir.

c) Farzedelim ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu, yanılarak söylemiştir. Daha nasıl olur da, bunu Cebrail'e okurken, bu onun dikkatini çekmez. Bunun olamayacağı açıktır.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bunu zorla söylemiş olması ihtimaline gelince, -ki bazı kimseler "şeytan Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i böyle konuşmaya mecbur etmiştir" demişlerdir-, bu da şu sebeplerden dolayı olamaz:

a) Şeytan, şayet Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında böyle bir şeye kadir olsaydı, onun biz insanların üzerindeki iktidarı daha fazla olurdu. Böylece şeytanın insanları zorla dinden çıkarması gerekirdi. Ve yine bizden birisinin konuştuğu şeyin ekserisi, şeytanın mecbur etmesiyle olmuş olurdu.

b) Şeytan, şayet böyle bir icbar etmeye kadir olsaydı, böyle bir ihtimalin varlığından dolayı vahye karşı itimat kalmazdı.

c) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şeytanın söylediğini naklettiği şu ayetin delaletiyle de batıldır: "Zaten benim, sizin üzerinizde hiçbir hükmüm, nüfuzum da yoktur. Yalnız ben, sizi çağırdım, siz de bana hemen icabet ettiniz. O halde kusuru bana yüklemeyin. Kendinizi kınayın " (ibrahim, 22) çünkü Cenâb-ı Hak, "Hakikat şudur ki, :man edenler ve Rablerine güvenip dayananlar üzerinde onun hiçbir hakimiyeti yoktur. Onun zoru ancak, onu yâr edinmekte olanlara"(Nahl, 99-100) ve "(şeytanın ağzından) "onların hepsini, toptan, muhakkak ki azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesna" (Hicr, 39-40) buyurmuştur. Hazret-i  Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ihlaslıların seyyidi, Önderi olduğunda ise şüphe yoktur.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bunu kendi iradesile söylemiş olması ihtimaline gelince Su noktada şu iki izah yapılabilir:

a) Biz, "Böyle bir iddia batıldır" deriz.

b) "Bu söz batıl değildir" der, (kabul ederiz).

Birincisine göre, alimler bu hususta şu iki açıklamayı zikretmişlerdir:

Birinci açıklama: Atâ'nın rivayetine göre İbn Abbas (radıyallahü anh), şöyle der: "Kendisine el-Ebyad" denilen bir şeytan, Cebrailin kılığında gelmiş, bu kelimeyi Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e atmış, o da bunun üzerine bunu okumuştur. Müşrikler bunu duyunca, bu onların hoşuna gitmiş. Bunun üzerine Cebrail gelerek, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den "arza" yapmasını istemiştir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sûreyi okuduğunda, bu cümleye gelince, Cebrail, "daha bunu, ben getirmedim" demiş, bunun üzerine Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de, "Onu bana, senin kılığında olan birisi getirdi ve benim dilime attı" demiştir.

İkinci açıklama: Bazı cahiller "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerin iman etmelerini çokca istediği için, bu kelimeyi kendiliğinden sokmuş, daha sonra da bundan vaz gacmiştir" demiştir. Bu iki görüşe hiçbir müslüman kesinlikle rağbet etmez. Çünkü birincisi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in masum olan melek ile, necis, pis olan şeytanı birbirinden ayıramaması, ikincisi de onun vahiy hususunda hıyanette bulunduğu neticesine götürür ki, bunların herbiri de dinden çıkmaktır.

"Bu söz batıl değildir" şeklinde olan ikinci izaha göre, burada da şu açıklamalar yapılabilir.

1) "el-Garanik" ile melekler kastedilmiştir. Çünkü bu (sûre), melekleri vasfetmek için İndirilmiş olan bir sûredir. Binâenaleyh müşrikler, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, bu sözüyle onların ilahlarını (putlarını) kastettiği vehmine kapılınca, Allah bunun tilâvetini neshetti.

2) Bununla, istifhâm-ı inkarî kastedilmiş olup, buna göre Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sanki, "onların şefaatları hiç umulur mu?" demek istemiştir.

3) Şöyle de denilebilir: Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "sapmayasınız" anlamında olmak üzere (Nisa. 176) ayetinde olduğu gibi, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) cümleyi olumlu kurmuş, ama olumsuz manayı kastetmiştir. Bu, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın "ona herhangi bir şeyi şirk koşmanız" anlamında, En'âm, 151 ayetinde olduğu gibi, olumsuz zikredilip müsbet mananın murad edilmesi gibidir.

Bu son iki açıklamaya şu şekilde itiraz edilebilir: Bu tevile binâen, şayet böyle bir şey caiz olacak olursa, yine aynı tevile binâen onların Kur'ân'ın tamamında namazda veya (aksini kastederek) kefime-i küfrü söylemeleri niçin caiz olmasın? Ancak ne var ki, dinde aslolan, bunlaın hiçbirinin caiz olmamasıdır. Çünkü Allahü teâlâ peygamberlere delil getirmiş ve onları, risalet görevi için seçmiştir. Binâenaleyh onlar için, bu hususta ta'n olunacak ya da nefret edilecek bir şey caiz olamaz. Nefret ettirme hususunda bu gibi şeyler, kötü huylu olma, hikaye yazma ve şiir söyleme gibi, Cenâb-ı Hakkk'ın yapılmamasına teşvik ettiği şeylerden daha büyüktür.

Böylece "Bunlar yüce kuğulardır" sözü ile ilgili olarak yapılan bu izahlarla, bunun yalan ve uydurma olduğu kesin kes ortaya çıkmış oldu. Yaptığımız bütün bu izahlar, ayetteki "temenni"yi, okuma manasına aldığımızda söz konusu olur. Fakat bunu "düşünme ve kalbin arzusu" manasına tefsir ettiğimizde, mana "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), her ne zaman arzu ettiği şeylerden birisini temenni etmeye kalkıssa, şeytan ona bâtıl vesveseler verir ve onu uygun olmayan şeylere davet eder. Derken Allahü teâlâ, şeytanın bu vesvesesini bertaraf edip, peygamberini onun vesvesesine iltifat etmemeye muvaffak kılar" şeklinde olur.

Vesvesenin Mekanizması

Alimler bu vesvesenin ne şekilde olduğu hususunda, şöyle değişik izahlar yapmışlardır:

a) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerin putlarını övmek ve böylece onlara yaklaşmak arzusunda idi. Çünkü o, onlarla ülfet edip, dostluk kurarak (onlara dini anlatmayı) arzu ediyordu ve bu arzuyu hep içinde taşıyordu. Derken uyukladığı bir sırada, işte bu ilaveyi farkında olmaksızın kendisi yapmıştır. Bu izaha inanmak da, insanı dinden çıkaran bir husustur. Bunun izahı daha önce geçmişti.

b) Mücahid şöyle demiştir: "Hazret-i  Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), vahyin kendisine gecikmeksizin, hızlı bir şekilde inmesi arzusunda idi. Cenâb-ı Hak işte bu arzusunu, vahyin hâdise ve belâ gibi şeylerdeki maslahatlara göre indiğini belirterek silmiştir.

c) Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in vahiy geldiğinde, eğer gelen vahiy mücmel (kapalı) ise, onun te'vili (açıklaması) hususunda düşünmüş olması, işte o sırada şeytanın, peygamberin arzu etmediği şeyleri onun sözlerine katmış olması muhtemeldir. İşte bu sebeble Cenâb-ı Allah, şeytanın kattığı şeylerin batıl olduğunu gösterip bunu sildiğini, Kendisinin irade ettiği manaları deliller ve mucizelerle sapasağlam kıldığını beyan buyurmuştur.

d) Ayetin manası şöyledir: "Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah'a yaklaştıracak bir iş yapma arzu ve isteğinde olduğunda, şeytan arzuladığı şeye ters olan hususları onun aklına atardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) işte bu hususlarda, Allah'a rucû eder, Allah'a sığınırdı. Bu tıpkı, "Takvaya erenlere, şeytandan herhangi bir ârıza (fit) iliştiği zaman, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar (hakikati) görüp bilmişlerdir" (A'raf, 201) ve "Eğer şeytandan bir fit gelip seni dürterse, hemen Allah'a sığın"(A'raf, 200) ayetleri gibidir.

Bazı kimseler, "ümniyye" lafzının, kalbin arzu ve temennisi manasına hamledilmeyeceğim ileri sürerek şöyle demişlerdir: "Eğer bu böyle olsaydı, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in aklına gelen bir şey, kâfirler için bir fitne olamazdı. Bu da Hak teâlâ'nın "(Bu), şeytanın atacağı (fitneyi) kalblerinde bir maraz (hastalık) bulunanlara ve yürekleri katılaşmış olanlara bir imtihan (vesilesi) yapmak içindir" ayetinin manasının bâtıl olmasını gerektirir."

Buna şu şekilde cevap verilir. Şu uzak bir ihtimal değildir: Bu temenni kuvvetli olup, zihin de bununla meşgul olunca, zahirî fiillerinde bîr yanılma olabilir ve yanılma, kâfirler için bir fitneye (deneme vasıtası olmaya) dönüşebilir. Bu konudaki son sözümüz budur.

Üçüncü Mesele

Bu incelemenin neticesi şuraya varır: Bu Ayetten maksad şudur: Allah, gönderdiği resulleri bilerek hata işlemekten korusa da, onların yanılmadan veya şeytanın vesvesesine maruz kalmadan koruyacağına dair bir garanti vermemektedir. Resullerinin bu husustaki durumu, diğer insanların durumu gibidir. Binâenaleyh bu hususta o peygamberlere ilimlerine dayanarak (bilerek) yaptıkları şeylerde uyulması gerektiği beyan edilmektedir. İşte ayetteki ihkâm (muhkem ve sabit kılma) budur.

Ebu Müslim şöyle der: "Ayetin manası, "Allah, ancak dilediği zaman bir peygamber gönderir" şeklindedir. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Biz, insanlara melekleri değii, ancak kendilerinin cinsinden peygamberler gönderdik. Biz, vahyi okurken (tebliğ ederken) şeytanın vesvesesinden ve peygamberin zihnine, vahye ters şeyleri atıp katmasından ve onu, vahyi ezberlemekten alıkoymasına imkan olmayan, peygamberler gönderdik." Böylece bu Allah'ın, peygamberine vahyi, vahyi ezberleyip muhafazaya devam ettirdiğini, ona dosdoğru olan vahyi öğrettiğine ve şeytanın bâtıl şeylerini bildirdiğine delildir." Ebu Müslim sözüne devamla şöyle der: "Hak teâlâ'nın daha önce geçen "De ki: "Ey insanlar ben sizin için apaçık bir nezirim" (Hacc, 49) ayeti de, bu manayı güçlendirir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki peygamberine, kâfirlere hitaben "Ben sizin için bir nezir (uyarıcı ve korkutucuyum). Ne var ki melek değil, bir insanım. Allah bir meleği benim gibi peygamber olarak göndermez. Aksine şeytanların vesvese verebileceği erkekleri (peygamber olarak) gönderdi" demesini emretmiştir.

İmdi eğer: "Bu mana, meleklerin yanılma ihtimali bulunmadığı zaman doğru olur" denilirse, biz deriz ki: Melekler, derece bakımından peygamberlerden daha üstün olurlarsa onların şeytanın, vesvesesi ile peygamberlere tesir etmesinden, meleklere de tesir edebilecekleri neticesi çıkmaz. Bil ki Hak teâlâ, bu vesvesenin ne olduğunu açıklayınca bunun peşinden şu iki bahsi getirmiştir.

Vesveseden Kurtulma Çaresi

Birinci bahis: Vesvesenin nasıl giderildiği konusu... Bu ayetteki, "Allah şeytanın kattığı şeyleri ibtal eder" cümlesiyle anlatılmakta olup, bununla o vesveselerin hem kendilerinin hem de tesirlerinin bertaraf edildiği kastedilmiştir. Bu ayette bahsedilen "nesh" (ibtal), hükümler ile ilgili olan şer'i manadaki nesh değil, lüğavi manadaki "nesh"tir.

Ayetteki "Yine Allah âyetlerini sabit kılar (muhkemleştirir)" cümlesine gelince, eğer ayetteki "temenni" okuma (Yani okumayı temenni) manasına alınırsa buradaki "ayât" ile, Kur'an'ın ayetleri kastedilmiş olur. Aksi halde bu, yanılma caiz olmayan delillerin hükümleri manasına hamledilir.

İkinci Bahis Allahü teâlâ, o vesvesenin tesirini beyan edip önce onun kafirler üzerindeki etkisini, ikinci olarak da mü'minler üzerindeki etkisini açıklamıştır. Kâfirler üzerindeki etkisi "Şeytanın atacağı (fitneyi) bir imtihan vesilesi yapmak" ifadesi ile anlatılmaktadır. Bu ifadeyle bu işin son derece uzak bir ihtimal olduğu kastedilmiştir. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, yanılabileceği ortaya çıktığında kafirlere düşen, yanılgıyı kasıttan ayırd etmek ve kastı olanın doğru, yanılgı olanın ise bazan yanlış olacağını anlayabilmeleri için, bunu inceden inceye araştırmak olmalıydı.

Kalb Hastalığı

Hak teâlâ'nın "Kalblerinde bir maraz bulunanlara, yürekleri katılaşmış olanlara" ifadesi ile ilgili şu iki soru sorulabilir.

Birinci soru: Cenâb-ı Hak niçin "kalblerinde bir maraz olanlara bir imtihan vesilesi yapmak için" buyurarak, bunun bu kimselere mahsus olduğunu bildirmiştir?"

Cevab: Çünkü bunlar, küfürlerinden dolayı, bunu durup düşünme ihtiyacı duyarlar. Mü'minler ise, bunu daha önce bilip, inandıkları için, bunu düşünmeye ihtiyaç hissetmezler.

İkinci soru: Kalbin hastalığı ne demektir?

Cevab: Bu, şek ve şüphedir ve bu hastalığa uğramış olanlar, Cenâb-ı Hakk'ın "Onların kalblerinde bir hastalık vardır" (Bakara, 10) ayetinde bahsettiği gibi, münafıklardır. "Kalbleri katılaşmış olanlar" ifadesi ile de, içleri ve dışları ile cahilliklerini sürdüren müşrikler kastedilmiştir.

Hak teâlâ "Şüphe yok ki o zâlimler, derin bir ayrılık içindedirler" ifadesi ile, o münafık ve müşrikleri kastetmiştir. Onların zâlim, ayrılık içinde bulunma.mücadeleci, düşman ve haktan uzak olmak hususlarında birbirlerine denk olduklarını göstermek için, "Onlar" zamiri yerine açıkça "O zalimler" denilmiştir.

Mü'minler üzerinde bu vesvesenin tesiri ise ayette ayette "Bir de bu, kendilerine ilim verilenlerin, onun muhakkak Rabbinden olan bir gerçek olduğunu bilsinler" ifadesi ile anlatılmıştır. Buradaki "onun" zamirinin neyi gösterdiği hususunda şu üç izah yapılmıştır:

a) Bu, "şeytanın attığı şeylerin neshinin (ibtalinin)" manasınadır. Bu görüş Kelbî'nindir.

b) ifadesi, "O, Kur'ân'ın hak olduğunu (bilsinler) manasınadır. Bu Mukatil'in görüşüdür.

c) Bu, "Şeytanın bu vesveseyi atmasının, doğru yani mümkün olduğunu bilsinler" manasınadır. Fakat bize göre bu, şu manayadır. Allahü teâlâ, hem mülkünde, hem de milkinde hangi tasarrufta bulunursa, o haktır." Mu'tezile'ye göre ise: Allah, hakimdir. Binâenaleyh O'nun bütün fiilleri doğrudur. Dolayısıyla mü'minler buna inanırlar. Kalbleri de takdir edilenin mutlaka gerçekleşeceğini ve herkese, ne için yaratıldı ise, onun kolaylaştırıldığını bildikleri için kalbleri mutmain olur, itaat eder. Bir de Cenâb-ı Hak, imân edenleri, dinleri konusundaki mütesâbih hususları anlamaya çalışmaya, muhkem kaidelerin gerektirdiği mücmellerden müşkil olanları, sahih te'viller (yorumlar) ile araştırmaya sevketmiştir. Böylece onlara, (bu hususta) ne bir şaşkınlık ne de bir şüphe arız olur." Ayetteki (......) tenvin ile (......) şeklinde de okunmuştur.

Allahü teâlâ, önce kâfirlerin, ikinci olarak da mü'minlerin halini anlatınca tekrar kâfirlerin halini açıklamaya dönerek "inkâr edenler ise, onun hakkında yani Kur'ân veya o peygamber hakkında devamlı bir şekk içinde kalırlar" buyurur. Bu da, kıyamete kadar geçecek asırların, böylesi insanlardan hiçbir zaman hali olmayacağına delâlet eder.

Hak teâlâ'nın "Kendilerine o saat (kıyamet) ansızın gelinceye kadar" ifadesindeki, "bağteten", "ansızın, hiç beklenmedik bir zamanda" demektir. Cenâb-ı Hak, kıyametin kopuşunun, onların küfürlerinin varıp dayanacağı son nokta olduğunu, kıyamet koptuğunda ise ister istemez iman edeceklerini beyân buyurmuştur.

Yevmin Akim (Kısır Gün)

Ayetteki "yahut kısır bir gönün azabı çatıncaya kadar" cümlesindeki "kısır gün" ile ne kastedildiği hususunda alimler değişik izahlar yapmışlardır. Bu hususta ki görüş vardır:

a) Bu, Bedir Günü'dür. Cenâb-ı Hak harb gününü, şu dört sebebten ötürü "akim" (kısır) diye nitelemiştir:

1) Anaların çocukları o gün öldürülür ve böylece onlar, sanki baştan beri kısırmış gibi, hiç doğurmamış gibi olmuş olur.

2) Savaşanlara, "harbin oğulları" denilir. Binâenaleyh onlar öldürüldükçe, harb günü de mecazen kısırlıkla nitelenir.

3) Bu kelime, kendisinde hayır olmayan demektir. Nitekim, yağmura sebeb olmayan, ağaçları aşılamayan rüzgara da "akim rüzgar" denilir.

4) Bu, büyük ve müdhiş olma hususunda dengi ve benzeri olmayan demektir. Bedir Günü böyledir, çünkü o gün, melekler de savaşmıştır.

b) Bu, kıyamet günüdür. Kıyamet gününün "akim" diye tavsif edilmesinin sebebleri şunlar olabilir:

1) Kâfirler o günde hiçbir hayır görmezler.

2) Orada, gece denen birşey yoktur. Dolayısıyla bu gün, tıpkı kadının çocuk doğurmaktan uzak olmaya devam etmesi gibi, (geceyi doğurmaktan uzak olmaya) devam eder.

3) O gün, her hamile kadın çocuğunu düşürür. Dolayısıyla onda hiç hamilelik söz konusu olmaz. Bu ikinci görüş daha evlâdır. Çünkü Allahü teâlâ'nın, Bedir Günü'nü murad ederek, "Yahut kısır bir günün azabı çatıncaya kadar, inkâr edenler onun hakkında, devamlı bir şek içinde kaklar" demiş olmasını geçerli saymak doğru değildir. Çünkü o kâfirlerin Bedir'den sonra da şekk ve şüphe içinde kaldıkları malumdur.

İmdi eğer: Allah kıyametten bahsedip, siz de ayetteki "yevmin akim"i yine kıyamet manasına alırsanız, o zaman lüzumsuz bir tekrar söz konusu olur" denilirse, biz deriz ki: "Bu bir tekrar değildir. Çünkü "saat", kıyametin işaretleridir, yevm-i akim ise, kıyametin bizzat kendisidir. Durum bu soruyu soranın dediği gibi olsa bile, bu bir tekrar olmaz. Çünkü birincisinde kıyamet, ikincisinde de o günün azabı kastedilmiştir. "Saat" ile, herkesin ölüm zamanının, "yevm-i akimin azabı" ile de, kıyamet gününün (dehşetinin) kastedilmiş olması da muhtemeldir.

Hakimiyetin Allah'a Ait Olduğu Gün

Ayetteki "O gün mülk Allah'ındır" cümlesi "yevm-i akim"in, kıyamet günü olduğunun en kuvvetli delillenndendir. Hak teâlâ bu ifadesi ile, o günde Kendisinden başka hiçbir mâlikin bulunmadığını anlatmıştır. Bu, Allah'ın, işleri başkasına havale ettiği (geçici mülkiyet verdiği) dünya günlerinin aksinedir. Allahü teâlâ, o gün onlar arasındaki yegane hakimin kendisi olduğunu, kendisi dışında hiçbir hakim bulunmayacağını beyân etmiştir ki bu insanları günah işlemekten caydırıcı bir ifadedir. Daha sonra Cenâb-ı Hak onlar arasında nasıl hükmettiğini, mü'minlerin na'im cennetlerine kâfirlerin ise rezıl-rüsvay edici azaba gireceklerini haber vermiştir. Cennet ve cehennemin nasıl olduğu, hususlarının izahı daha önce yapılmıştı.

"Eğer (o gün) ifadesindeki tenvin, hangi cümleye bedel gelmiştir? denilirse biz deriz ki: Bu ya takdirindedir, yahut da, "inkar edenler ise, onun hakkında devamlı bir şekk içinde kalırlar" ayetinden ötürü takdirindedir.

Hicretin Bereketi

57 ﴿