41"Sonra onların ardından başka bir nesil yarattık. Onlara da, aralarında, kendilerinden bir peygamber gönderdik" Allaha kulluk edin, sizin, O'ndan başka hiçbir tanrınız yoktur. Sakınmayacak mısınız?” (dedi). Onun kavminden, kendilerine dünya hayatında refah verdiğimiz kaldı inkâr eden, ahirete kavuşmayı yalan sayan bir güruh dedi ki: "Bu, sizin gibi bir beşerden başkası değildir. Sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden de içiyor. Eğer kendimiz gibi bir insana boyun eğerseniz andolsun ki, bu takdirde siz, Mutlaka hüsrana uğrayanlar olursunuz. O size, öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz vakit muhakkak ki (diri halde yeniden) çıkarılacağınızı mı vadediyor? Korkutula geldiğiniz o şey, ne kadar uzak, ne kadar uzak! Hayat bizim şu dünya hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz, yaşarız.. Biz, tekrar diriltilecek de değiliz. O, Allah'a karşı yalan düzen bir adamdan başkası değildir, biz onu tasdik ediciler değiliz." (O peygamber): "Rabbim, dedi, beni yalanlamalarına mukabil, sen bana yardım et." Allah buyurdu ki; "Az bir zaman sonra, muhakkak ki pişman olacaklar onlar." İşte onlar, o müthiş sayha (çığlık) hak olmak üzere, hemen yakalayıverdi de, bir çerçöp haline getirdik onları... Artık lanet olsun zalimler güruhuna". Bil ki bu kıssa, hem İbn Abbas (radıyallahü anh)'nın hem de müfessirlerin ekserisinin görüşüne göre Hûd (aleyhisselâm)'a ait bir kıssadır. Onlar bu görüşlerine hem Cenâb-ı Hakk'ın, Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'a ait olan: "Düşünün ki O, sizi Nûh kavminden sonra hükümdar yaptı"(Araf, 69) sözü ile, hem de, Hûd (aleyhisselâm) kıssasının, hem Araf sûresinde hem Hûd (aleyhisselâm) hem de Şuârâ sûresinde, Nûh (aleyhisselâm)'ın kıssasının peşisıra getirilmiş olmasıyla istidlal etmişlerdir. Bazıları da, bu kıssayla, Salih ve Semûd (aleyhisselâm)'ın kavimlerinin kastedildiğini söylemişlerdir. Çünkü onu yalanlayan kavmi, "sayha" ile helak olanlardır. Ama, duanın keyfiyyetine gelince bu, tıpkı Nûh (aleyhisselâm)'ın kıssasında geçtiği gibidir. Burada şöyle birkaç soru sorulabilir: Birinci Soru: (ersele) fiilinin hakkı, tıpkı, (veccehe-yöneltti), (enfeze-bitirdi, infaz etti) ve (bease-gönderdi) vb. fiiller gibi (-ilâ) ile müteaddi olmaktır. Binâenaleyh, daha niçin bu fiil Kur'ân-ı Kerîm'de bazan "ilâ", bazan da "fi" harf-i cerleriyle müteaddi olmuştur? Bu meselâ Cenâb-ı Hakk'ın (Ra'd,30) (sebe, 34) (Mü'minûn.32) ayetlerinde böyledir. Bir başka yerde de, (Araf, 66) buyurulmuştur?... Cevap: Bu fiil, ile mütaddî olduğu gibi ile müteâddî olmaz. Ancak na var ki, ayetlerdeki (ümmet) ve kelimeleri, gönderme işinin' mahalli, yeri manasını tazammun etmişlerdir. İşte, ayni manada olmak üzere, fiili de, "Eğer dileseydik muhakkak ki her kasabaya uyana birer (peygamber) gönderirdik" (Furkan, 51) ayetinde de, (-fi) ile kullanılmıştır. İkinci Soru: Bazılarının "Sakınmayacak mısınız?" cümlesinin daha önceki kısımla bir ilgisi yoktur. O, bunu onlara, kendisini yalanlamalarını ve, onlara hüccet getirmesinden sonra reddetmelerini müteakiben işte bu esnada onları, üzerinde bulundukları durum hususunda korkutmak için söylemiştir ki bu, "Sizler, kendisiyle sizi uyarmış olduğum o azâb korkusundan ötürü, bu yoldan kaçınmayacakmısınız, ittikâ etmeyecek misiniz?" demektir..." şeklindeki sözleri doğru mudur? Cevap: Bunun, önceki ifadeyle ilgili olması mümkündür. Çünkü, o onların, Allah'a ibadet etmekten yüz çevirdiklerini ve putlara ibâdetle meşgul olduklarını görmüş, işte bunun üzerine de onları, Allah ibadet etmeye çağırmış ve putlara ibâdete yönelmeleri sebebiyle duçar olacakları İlahî cezadan onları sakındırmıştır. Hûd Kavminin Vasıflan Sonra bil ki Allahü teâlâ, o kavmin hem vasıflarını, hem de sözlerini nakletmiştir. Vasıflarına gelince bu, vasıfların en kötüsü olan şu üç şeydir: a) Halik olan Allahü teâlâ'yı inkâr etmek. Bu mana, ayetteki, "... inkâr ettiler" cümlesiyle kastedilendir. b) Kıyamet gününü inkâr ki bu da, ayetteki "ahirete kavuşmayı yalan saydılar" cümlesinden kastedilendir. c) Dünya sevgisine ve arzusuna dalıp gitmek ki bu da, "... kendilerine dünya hayatında refah verdiğimiz halde" buyruğundan kastedilendir. (......) fiilinin anlamı, "onlara nimetler verdik" demektir. Kıssanın Anlatımında Nüanslar İmdi, şayet "Allahü teâlâ, Hazret-i Hud (aleyhisselâm)'ın kavminin, Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'a karşı vermiş olduktan cevaplan, hem Araf sûresinde, hem de Hûd sûresinde vavsız olarak "Kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemaat de, "Biz seni muhakkak bir beyinsizlik içinde görüyoruz seni muhakkak yalancılardan sanıyoruz" dedi" "Bunun üzerine kavminden küfredenlerin elebaşlan, "Biz seni kendimiz gbi bir insandan başka olarak görmüyoruz" (hud, 27) şeklinde zikretmiş burada ise vâv ile getirmiştir. Binâenaleyh, bu ikisi arasındaki fark nedir?" denilirse biz deriz ki: Vâvsız olanlar, "O halde kavmi ne cevap verdi?" şeklinde bir soru soranın takdir edilmesi ve bu soruya mukabil de, "... şöyle şöyle denildi" denilmesine göredir. Ama vâvlı olanlarına gelince bu da, kavminin dediklerinin, Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'ın söylediği söze atfedilmiş olmasından dolayıdır. Buna göre mana, "Bu hadisede, hem bu hak ve gerçek söz, hem de bu batıl söz birarada bulunmuştur" şeklinde olur. O Kavmin Şüphe ve İtirazları O kavmin şüphelerine gelince bunlar da şu iki şeydir: Peygamberin Beşer Olması a) Onların "Bu, sizin gibi bir beşerden başkası değildir. Sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden de içiyor" şeklindeki sözleri olup, bu şüphenin izahı birinci kıssada geçmiştir. Onların ifadeleri "içtiğiniz şeylerden" demektir. Yahut da, bu ifâdeden, makabli kendisine delâlet ettiği için, ikinci kez gelecek olan (......) kelimesi hazfedilmiştir. Ve yine bu onların "Eğer kendiniz gibi bir insana boyun eğerseniz, andolsun ki, bu takdirde siz, mutlaka hüsrana uğrayanlar olursunuz" şeklindeki sözleridir. Böylece onlar, o peygambere tâbi olmayı hüsran addetmişler, ama putlara tapmayı ise böyle addetmemişlerdir. Yani, "şayet siz ona, karşılığında, sizin için bir menfaat bulunmaksızın itaat ederseniz, işte bu hüsranın ta kendisi olur" demektir. Haşri İnkâr Etmeleri b) Onların, haşr ve neşrin doğruluğunu tenkit etmeleri, daha sonra da, Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'un bu fikirleri getirmiş olmasından dolayı, onun nübüvvetini ta'n etmiş olmalarıdır. Maşrın sıhhati hususundaki ta'n ve tenkitleri, onların "O size, öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz vakit, muhakkak ki, amellerimizin karşılığını görmek üzere, diri olarak (yeniden) o çıkarılacağınızı mı vadediyor?" şeklindeki sözleridir. Sonra onlar, bu kadarla da yetinmemiş, buna onun son derece imkânsız olduğunu söylemeyi de ilâve etmişlerdir ki, bu da onların korkutulageldiğiniz o şey, ne kadar uzak, ne kadar uzak!.." şeklinde sözleridir. Sonra onlar bu şüphelerini "Hayat, bizim şu dünya hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz, yaşarız..." şeklindeki sözleriyle tekid etmişlerdir. Onlar, "Ölürüz, yaşarız" şeklindeki sözleriyle tekbir şahsı kastetmemiş, tam aksine bazılarının öldüğünü, bazılarının doğduğunu; hasrın, neşrin ve yeniden dirilmenin olmadığını murat etmişlerdir. İşte bundan dolayı da "Biz, tekrar diriltilecekler de değiliz" demişlerdir. Onlar, hasrın doğru olacağını, ta'n etmeyi bitirince de, buna Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'un nübüvvetini ta'n etmeyi de katarak, şöyle demişlerdir: "O bu batıl şeyleri getirdiğine göre, şüphesiz ki o, Allah'a yalan uydurup düzmüşlerdir." Daha sonra, Hazret-i Hûd (aleyhisselâm)'un nübüvvetini ta'n eden bu şüpheyi izah edince de, bunun peşinden onu tasdik ediciler değiliz" demişlerdir. Çünkü o kavmin, küfrün liderleri olan o kimselere, tâbi olan kimselerdirler. Bil ki Allahü teâlâ, çürüklüğü son derece açık olduğu için, bu iki şüpheye cevap vermemiştir. Birinci şüphenin zayıflığının izahı, (birinci) kıssada geçmişti. İkinci şüpheye gelince, bu da onların, hasrı imkânsız bir şey görmelerindendir... Halbuki haşr; şu iki sebepten dolayı, imkânsız görülmez: a) Allahü teâlâ, bütün mümkinâta kadir olup, bütün malumatı da bildiğine göre, haşre ve neşre de kadir olmalıdır... b) Eğer, Öldükten sonra dirilme olmasaydı, o zaman, bu dünyadayken güçlülerin güçsüzlere musallat olmaları zulüm olurdu. Ki bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Çünkü, o saat şüphesiz gelecektir. Ben onu, hemen açıklayacağım geliyor ki, herkes neye çalışıyorsa, kendisine onunla mukabele edilmiş olsun" (Tahâ. 15) ayetinde de buyurduğu üzere, Hakîm olan (Allah'a) uygun düşmez. Burada birkaç mesele vardır: Birinci Mesele Ayette, ikinci (......) tekîd içindir. Bununla birincisinin arasının, zarf ile (yani (......) ifadesiyle) fasledilmesi güzeldir. (......) kelimesi ise birinci (......) kelimesinin haberidir. İbn Mesûd'un kıraatinde de (......) şeklindedir. (Heyhâte) kelimesi, hem tâ'nın fethası, hem tâ'nın kesresi ile, hem de bu iki okunuşa göre tenvinti tenvinsiz ve, vakıf yapılarak sükûn ile (Heyhat heyhat) şeklinde okunmuştur. Üçüncü Mesele Ayetteki ifadesindeki (......) kelimesi, kendisiyle ne kastedildiğinin, ancak kendisinden sonra gelmiş beyanıyla anlaşılan bir zamir olup, bu ifâdenin aslı "Hayat ancak dünya hayatımızdır" şeklindedir. Daha sonra (......) kelimesi (......) kelimesinin yerine konulmuştur. Çünkü haber, buna delâlet etmektedir... Şairin "O nefistir ki, ona ne yöklersen, o katlanır..." şeklindeki sözü de, böyledir. Buna göre mana, "Hayat sadece bu hayattır" şeklindedir. Bir de, olumsuzluk ifâde eden (-in), cinse delâlet eden "hayat" manasında olan zamirin başına gelmiş ve onu nefyetmiştir. Böylece de, kendisinden sonra gelenin cinsini nefyeden lâ gibi olmuştur. Bil ki, o peygamber, büyük ve küçüklerin, kendisinin sözünü kabul edeceklerinden ümidini kesince, Rabbine sığındı ve "Rabbim, beni yalanlamalarına mukabil, sen bana yardım et" dedi. Bunun tefsiri, yukarda geçmişti. Derken Cenâb-ı Hak, Hûd (aleyhisselâm)'ın isteğine icabet ederek Az bir zaman sonra, muhakkak bir pişman olacaklar" buyurdu. Doğruya en yakın olanı, bununla şu mananın Kastedilmiş olmasıdır: "Onlara, helak olacaklarının emareleri göründü. İşte o esnada, kabul etmedikleri için, kendilerinden bir nedamet ve tekassür meydana geldi, ama o vakit ümitsizlik halindeki iman zamanı idi. Binâenaleyh, bu pişmanlıkları onlara fayda vermedi..." Sayha'nın Anlamı Cenâb-ı Hak, onların üzerine indirdiği o helaki de, "işte onları, o müthiş "sayha" (çığlık), hak olmak üzere, hemen yakalayıyerdi" ifadesiyle açıklamıştır. Alimler, bu ifâde de yer alan "sayha"nın ne olduğu hususunda da şu izahları yapmışlardır: 1) Cebrail (aleyhisselâm) onlara bağırdı.. Bu bağırma çok şiddetli olduğu için, işte onlar o zaman, hemen anında öldüler. 2) İbn Abbas: Sayha, "recfe" (sallantı, sarsıntı) demektir" der. 3) "Sayha" azabın ve ölümün bizzat kendisidir. Bu tıpkı ölen kimse hakkında, "Duâ etti, (Allah da) kabul etti..." denilmesi gibidir. Bu görüş de, Hasan el-Basrî'ye aittir. 4) Bu, insanların kökünü kazıyan bir azâbtır. Nitekim şair "Zaman, Bermek oğullarına öyle bir çığlık attı, (onların kökünü kazıdı ki), o çığlığın şiddetinden dolayı onlar çeneleri üzere, yüzükoyun düşüverdiler" demiştir. Bunlardan birinci madde, daha uygundur. Zira bu maddede kelimeye (mecazî değil), hakîkî mana verilmiştir. Ayetteki ifâdesine gelince bu, "Cenâb-ı Hak onları, adaletle helak etti" demektir. Bu senin, bir kimse, verdiği hükümlerde adil olduğu zaman Falanca hak ile hükmeder" demene benzer. Mufaddatda, bu kelimeye, "savuşturulmayacak bir şekilde" manasını vermiştir ki, bu tıpkı "ölüm sarhoşluğu (kaçınılmaz bir biçimde) geldi" (Kaf. 19) ayeti gibidir. "... bir çerçöp haline getirdik" cümlesine gelince, (......) kelimesi selin getirmiş olduğu çürümüş ve siyahlaşmış yaprak ve kütüklerdir. Nitekim "Sonra da onu simsiyah çerçöp haline getirendir" ayeti de böyledir. Cenâb-ı Hakk'ın Artık lanet olsun zalimler güruhuna" ifadesi ile İlgili iki mesele vardır Birinci Mesele (......) ve benzeri kelimeler fiilleri yerinde zikredilen masdarlardır. Bunlar, Sibeveyh'in de dediği gibi, açıkça getirilmeyen fiillerle mansûb olan masdarlar cümlesindendir. O halde bu ifadenin takdiri "... adamakıllı helak oldular, lanete uğradılar" şeklindedir. Nitekim Arapça'da, tıpkı (Doğru yolu buldu. Doğru yolu bulmak...) denildiği gibi, de denilir. İkinci Mesele Bu ifade, "hayır ve iyiliklerden uzaklaştırma" demek olan, "lanet" kelimesi gibidir. Allahü teâlâ bunu, onları hafife alıp onları hor ve hakîr kılma üslûbunda getirmiştir. Allah, onların başına bu azabı, ahirette onların başına gelecek olan nimet ve mükafatlardan uzak olma azabının, kendilerinden sonrakilere bir ibret olsun diye, şu anda başlarına gelenden daha büyük olduğunu göstersin diye İndirmiştir. Üçüncü Kıssa: Yalanlama Adeti |
﴾ 41 ﴿