44

"Sonra onların peşinden de başka başka nesiller yarattık. Hiçbir ümmet, vaktini öne alamayacağı gibi, (bundan) geri de kalamazlar sonra, peyderpey (diğer) peygamberlerimizi gönderdik. Hangi ümmete peygamberi geldiyse onu yalanladılar. Biz de, onlardan kimini kiminin arkasına takdık ve onları, hikâyelere çevirdik... Artok iman etmeyen kavme lanet olsun"

Bil ki, Allah (c.c.). Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssaları, biraz önce de geçtiği gibi, bazan detaylı; burada olduğu gibi de, bazan kısaca anlatır. Bununla Lût, Şuayb, Eyyüb ve Yusuf (aleyhisselâm)'ın kıssalarının kastedildiği ileri sürülmüştür.

Cenâb-ı Hakk'ın "Sonra onların peşinden de başka başka nesiller yarattık" ifadesine gelince, bu, "Allah, memleketleri, mükelleflerden hali ve boş tutmamıştır. Onları yaratmış ve mükellefiyet çağına getirmiştir. Derken onlar, dünyayı mamur etme hususunda kendilerinden öncekilerin yerini tutmuşlardır" demektir.

Ecel Meselesi

Ayetteki "Hiçbir ümmet vaktini öne alamıyacağı gibi, (bundan) geri de kalamazlar" ifâdesine gelince, her ne kadar "ecel" kelimesi, mutlak zikredildiği zaman onunla ölüm zamanının kastedildiği açık ise de, ayetteki bu ifadeyle, onların yaşama ve mükellef olma vakitleri (ecelleri) kastedilmiş olabileceği gibi, bununla o ümmetin ölüm ve helak edilme zamanlan da kastedilmiş olabilir. Bölyece Allahü teâlâ, her ümmetin, hayat ve ölümleri hususunda, öne alınamayan, geriye de bırakılamayan mukadder bir ecelleri bulunduğunu beyan buyurmuştur. O, bu beyanı ile, kendisinin, eşya meydana gelmeden önce onları bildiğine ve o eşyanın, kendi ilmine uygun olarak meydana geldiğine dikkat çekmiştir. Bunun bir benzeri de, "Şüphe yok ki Allâhm (tayin ettiği) müddet gelince geri bırakılmaz" (Nûn, 4) ayetidir. Burada, şu iki mesele ele alınabilir.

Birinci Mesele

Ehli sünnet alimleri, bu ayetin, maktulün, kendi eceliyle öldüğüne delâlet ettiğini söyleyerek şöyle demişlerdir:

"Şayet o, ölüm zamanı gelmediği halde öldürülmüş olsaydı, o zaman ecel öne alınmış veya geriye bırakılmış olur ki, bu da bu nassa aykırı olur."

İkinci Mesele

Kabî şöyle der: "Cenâb-ı Hakk'ıni ifadesinden, "Onlar, iman etmemeleri halinde, azâbları için belirlenmiş olan o vakti ileri geçemezler, ondan geri de kalamazlar" Cenab-ı Hak, onların kökünü ancak, onların inatlarını artıracaklarını, kendilerinden hiçbir hayır gelmeyeceğini, hayatta kalmaları halinde başkasına hiçbir faydaları olmayacağını, yok edilmesi halinde, başkalarına hiçbir zararın dokunmayacağını bildiği zaman kazır, yok eder..." demek olup, bu tıpkı Nûh (aleyhisselâm)'ın "Eğersen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar. Kötüden, öz kâfirden başka da evlat doğurmaz (lar)..." (Nûh, 27) demesi gibidir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra, peyderpey (diğer) peygamberlerimizi gönderdik..." buyruğuna gelince bu, "Biz, onları ardarda yarattığımız gibi, peygamberler de onlara, ayni şekilde ardarda gönderilmiştir..." demektir. İbn Kesir, tenvinli olarak (Tetran) şeklinde okurken, diğer kıraat imamları, tenvinsiz olarak (Tetra) şeklinde okumuşlardır ki, dilcilerin ekserisinin tercih ettiği, bu ikinci kullanıştır. Çünkü Bu kelime, "uymak, tâbi olmak" anlamına gelen, Vpy Muvâtere ten), masdarından olmak üzere (Fa'lâ) veznindedir. Bu kalıb ise, tıpkı ve kelimeleri gibi, tenvin almazlar. Bu ifâdenin başındaki tâ da, vâv'dan bedeldir. Çünkü bu kelime, "tek, yalnız" manasına gelen, (el-vitra) kelimesinden alınmıştır. Vahidî şöyle der: "Bu kelime, her iki kıraata göre de, ya mefûlün mutlakdır. yahutta, hâl yerine getirilmiş olan bir isimdir. Çünkü mana, (kelimenin takdiri), (Mütevâtiraten-ardarda gelenler olmak üzere) şeklindedir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "Hangi ümmete peygamberi geldiyse onu yalanladılar..." ayetine gelince bu, "Onlar, peygamberlerini yalanlama hususunda, Allah'ın, suda boğma, ya da sayha ile helak ettiği ve biraz önce de bahisleri geçen kimselerin yoluna girdiler" demektir. İşte bu manadan dolayı Cenâb-ı Hak "Biz de, onlardan kimini kiminin arkasına takdık" buyurmuştur. Yani, "helak olma hususunda..." demektir.

Cenâb-ı Hakk'ın, "ve onları, hikâyeye çevirdik" ayetindeki idâtf-î (ehâdise) kelimesinin, (el-hadîsu) kelimesinin çoğulu olması mümkündür. "Allah Resulünün hadisleri..." kelimesindeki "ehâdisu" kelimesi de, "el-hadîs" kelimesinin çoğuludur. Buna göre mana, "Cenâb-ı Hak, onları helak etme hususunda öyle bir noktaya vardı ki, onlar o noktada adeta sözlere döndüler. (Onlardan sadece sözle bahsedilir oldu). Bu sebeple onlardan ne bir şahıs, ne bir iz görünmez oldu. Onlardan geriye ancak, dillerde dolaşan ve böylece de ibret alınan söz kaldı" şeklinde olur.

Bunun, tıpkı "udhûketu" (gülünç şey) ve "u'cûbetu" (şaşırtıcı şey) kelimeleri gibi, (uhdûsetun) kelimesinin çoğulu olması da mümkündür. Uhdûse, insanların, oyalanmak, eğlenmek için, aralarında birbirlerine anlattıkları şeydir, masaldır.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bir beddua, zem ve kınama üslubuyla olmak üzere, "Şimdi, iman etmeyen kavme lanet olsun" buyurmuş, bununla, onların bu dünyada helak edildikleri gibi, ahirette de ebedî olmak üzere azaba uğratılarak helak olmalarının da gözetilip beklendiğine işaret etmiştir ki bu, şiddetli bir tehdittir.

Dördüncü Kıssa: Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın kıssadır:

44 ﴿