49"Daha sonra Musa'yı ve biraderi Harunu, bunca mucizelerimizle ve apaçık hüccetimizle Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik de, kibirlerine yediremediler. Onları, mütekebbir ve zorba adamlar idi. Onun için dediler ki; "Kavimleri bize kölelik edip dururken, bizim gibi olan iki beşere iman mı edecek misiz?!" İşte onları yalanladılar ve, helak edilenlerden oldular. Andolsun ki, biz Musa'ya, belki hidayete kavuşurlar diye o kitabı verdik". Ayetlerden Burada Maksad Alimler, bu ayette yer alan "ayetlerimiz" tabiriyle neyin kastedildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak İbn Abbas (radıyallahü anh): "Bunlar, şu dokuz mucizedir: Asâ, Yed-i Beyzâ, çekirge, bit veya kene, kurbağa, kan, denizin yarılması, kıtlık içinde geçen yıllar ve ürünlerin noksan laşmast" der. Hasan el-Basrî ise: "Bu tabirle "dinimiz" anlamı kastedilmiştir" demiş ve şu şekilde istidlal etmiştir: "Şayet bu ifâdeyle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın mucizeleri kastedilmiş olup, "apaçık hüccet" ifadesiyle de yine mucizeleri kastedilmiş olsaydı, bu durumda bir şeyin kendi kendisine atfedilmiş olması gerekirdi..." Doğruya en yakın olanı, birincisidir: Çünkü, bu ifâde, peygamberlerle birlikte zi kredi İd iğinde bundan, mucizeler kastedilir. Onların bu husustaki istidlaline gelince, buna da şu birkaç yönden cevap verilebilir: 1) "Apaçık bir hüccet" ifadesiyle, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın en kıymetli ve en büyük mucizeleri kastedilmiş olabilir ki bu da, Asâ mucizesidir. Çünkü buna, Asâ'nın yılana dönüşmesi, sihirbazların uydurup öne sürdükleri sihirleri yutuvermesi, denizin yarılması, kendisiyle taşa vurulmak suretiyle, gözelerin ve suların fışkırması, onun Musa (aleyhisselâm)'a bekçi olması, mum olması, meyveli ağaca dönüşmesi, kova ve ip olması vb. nice pekcok mucize de taalluk etmektedir. İşte bu üstünlüklerin Asâ'ya tahsis edilmesinden dolayı Asâ müstakil olarak zikredilmiştir. Bu tıpkı Bakara, 98 ayetinde "melekler" ifâdesine Cebrail ve Mikaîl de dahil olmasına rağmen, Cebrail ve Mikaîl kelimelerinin ayrıca atfedilmesi gibidir. 2) "Ayetlerimiz" kelimesiyle, o mucizelerin kendisi; "sultan-ı mübîn" tabiri ile de, onların Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın doğruluğuna delâlet etme keyfiyetleri kastedilmiş olabilir. Bu böyledir, zira bunlar, her ne kadar "ayetler, mucizeler" olma hususunda peygamberlerin diğer mucizeleriyle bir müştereklik arzetseler bile, bunlar Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın (nübüvvetine, kuvvetle) delâlet etmelerindeki kuvvet bakımından diğerlerinden farklıdırlar. 3) "Apaçık hüccet" ile, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, bir yaratıcının varlığına, kendisini peygamberliğini isbata ve, onlara asla kıymet vermediğine dair yapmış olduğu istidlal hususunda onlara üstün gelişi kastedilmiştir. Bil ki, bu ayet, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'nın mucizelerinin ayni zamanda Hazret-i Harun (aleyhisselâm)'un da mucizeleri olduğuna ve aralarında nübüvvetin de müşterek olduğu gibi mucizelerin de müşterek olduğuna delâlet etmektedir. Firavunun Evsafı ve İtirazları Firavun ve kavminin önce sıfatlarını, sonra da onların şüphelerini zikretmiştir. Onların sıfatları şu iki şeydir: 1) Kibir ve büyüklenme taassup. 2) Dünya işlerinde durumları ileri, yüksek olan bir topluluk olmaları. Bu ifâdeyle, onların sayı ve kuvvet bakımından güçtü kuvvetli olmalarının kastedilmesi de muhtemeldir. Hizmetçilerinin Dini Diye İnanmamaları Onların şüphelerine gelince, bu onların "kavimleri bize kulluk edip dururken, bizim gibi olan bir beşere iman mı edecek misiz?!" şeklindeki sözlerinin ifade ettiği husustur. Keşşaf Sahibi şöyle der; "Cenâb-ı Hak, "Sizler, o halde onlar gibi olursunuz" (nisa. 140) deyip de (Emsaluhum) demeyip ve "Siz, hayırlı bir ümmetsiniz" (Al-i İmrân. 110) deyip de, demediği gibi, burada da dememiştir. Bütün bunlar, îcaz (kısa anlatım) in, Arablara, "iksâr", (çok söz söylemeden) daha sevimli olmasından kaynaklanmaktadır. Bu ayetle ileri sürülen şu iki hususa dayanır. a) Onların, beşer olmaları. Ki bunun cevabı, daha önce geçmiştir. b) Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Harun (aleyhisselâm)'un kavminin, Firavun ve kavmini adeta hizmetçileri ve köleleri olması. Ebu Ubeyde, Arabların, hükümdara yaklaşmak için dalkavukluk yapan herkesi, onun kulu kölesi gibi adlandırmaktadır. Şöyle denilmesi de muhtemeldir: O Firavun, ulûhiyyet iddia ediyordu. Böylece de o, insanların kendisini kulları, ve onların ona gösterdikleri itaatin gerçek manada bir tapınma olduğunu iddâ ediyordu. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu şüphe onların gönüllerinde olabildiğince büyüyünce, onların yalanlamalarını açık bir biçimde ortaya koyduklarını beyan etmiştir ki, bu da ayetteki "işte onları yalanladılar" cümlesinden kastedilen husustur. Bu yalanlama, onların helak olmalarının bir sebebi gibi olduğu gibi cümlesini fâ-ı takibiyye ile buna atfederek şöyle demiştir: "Onlar, Allah'ın haklarında boğulma hükmünü verdiği kimselerdendi. Çünkü boğulma işi, yalanlamanın hemen peşisıra olmamıştır. Onların yalanlamalarının hemen peşinden gelen şey, Allahü teâlâ'nın onların uygun bir vakitte böyle boğulmalarına hükmetmesidir. Tevrat'ın Verilmesi Cenâb-ı Hak "Andolsun ki; Biz Musa 'ya, belki hidayete kavuşurlar diye, o kitabı verdik" buyurmuştur. Kadî şöyle der "Bu, "Allah, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a Tevrat'ı, kavminin yalanlamasından ötürü vermemiştir. O, onlar sayesinde hidayete ersinler diye Tevrat'ı vermiştir. Binâenaleyh onlar, bu büyük ve önemli açıklamaya rağmen, inkarlarında ısrar edip, bunu sürdürdükleri için, helaki haketmişlerdir" demektir." Keşşaf Sahibi, bu açıklamaya itiraz ederek şöyle der: "Belki onlar" kelimesindeki "onlar" zamirinin, Firavun ve adamlarına râcî sayılması caiz (doğru) değildir. Çünkü Tevrat İsrâiloğullarına, Firavun ve adamlarının boğulmasından sonra verilmiştir. Bunun delili Hak teâlâ'nın, "Andolsun ki Biz evvelki nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya, o kitabı verdik" (Kasas. 43) ayetidir. Binâenaleyh doğru mana: "Biz Musa (aleyhisselâm)'a böylece onlar, o kitabın hükümleri ve va'z-u nasihatlarıyla amel etsinler diye o kitabı verdik" şeklindedir. Öyleyse Cenâb-ı Hak, bu ifâdede Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ailesini ve kavmini kastederek, "Musa (aleyhisselâm)'a kitabı verdik" demiştir. Bu tıpkı, kavimleri murad edilerek, "Hasım, Sakîf" denilmesi gibidir. Beşinci Kıssa Hazret-i İsa (aleyhisselâm) Ve Hazret-i Meryem Kıssasıdır |
﴾ 49 ﴿