56

"Ey Resuller, temiz ve helâl olan şeylerden yeyin, güzel amellerde bulunun. Çünkü Ben, ne yaparsanız hakkıyla bilenim. Bu sizin tek olan ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Benden ittikâ edin (Beni sayın). Fakat o kavimler, dinlerde muhtelif fırkalara ayrılmak, her fırka kendi elindeki din ile böbürlenmek suretiyle parça parça oldular. Şimdi sen onlan bir zamana kadar, sapıklıkları içinde bırak. Onlar kendilerine yardım ettiğimiz mal ve evlâd ile kendilerine hemen aceleden hayır verdiğimizi mi sanıyorlar? Onlar işin farkında değiller".

Toplu Emrin İzahı

Bil ki ayetteki, "Ey Resuller" hitabı, zahiren bütün peygamberlere yöneliktir. Fakat bu mümkün değildir. Çünkü Peygamber değişik manalarda, ayrı ayrı gönderilmişlerdir. Binâenaleyh onların hepsine birden, böyle hitab edilebilir. İste bu problemden ötürü, âlimler bu ayeti şu değişik şekillerde izah etmişlerdir:

1) Bu, "Her peygambere, kendi zamanındaymış gibi, bu şekilde nida edildiğini ve dinleyenin, bu işin bütün peygamberlere bu şekilde nida edildiğine ve, bu tavsiyenin hepsine yapıldığına,binâenaleyh bu tavsiyenin benimsenip, amel edilmesi gerektiğine inanmaları için, bunun tavsiye edildiğini bildirmektir" demektir.

2) Bununla, Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak bu ifadeyi, geçmiş peygamberlerin haber ve kıssaları sona erdikten sonra buyurmuştur. Fakat bunu cemi sigasıyla zikretmiştir. Bu tıpkı, bir kimseye, "Ey millet, benden eziyetinizi çekin" demek gibidir. Hak teâlâ'nın, Nu'aym b. Mes'ud'u kastederek, "Onlar öyle kimselerdir ki halk (yani Nu'aym) kendilerine şöyle demişti " (Al-i imran. 173) demesi de böyledir. Buna göre Hak teâlâ sanki, Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)'e bu şekilde hitâb ederken, peygamber (aleyhisselâm)'in bu ağır mükellefiyetin sadece kendisi üzerinde olmadığını, aksine her peygamber için bulunduğunu anlayıp bilmesi için, bütün peygamberlerin bir arada bulunmaları halinde, işte bu şekilde bir hitaba muhatab olmalarını beyân etmiştir.

3) Muhammed b. Cerir (et-Taberî) ye göre buradaki "Resuller" ile, Hazret-i İsa (aleyhisselâm) kastedilmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm)'nın, yeme-içme işlerini içeren yerini anlattıktan sonra böyle buyurmuştur. Bir de rivayet edildiğine göre, Hazret-i İsâ (aleyhisselâm), annesinin "gazimden", yani dokumacılığından yer içerdi. Birinci görüş, doğruya daha yakındır. Çünkü, ayetin lafzına daha uygundur. Bir de, Şeddad b. Eva'in kızkardeşi, Ümm-ü Abdillah'dan şu rivayet edilmiştir: Allah'ın Resulü Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e, oruçlu iken, sıcağın çok aşırı olduğu bir günde iftar zamanı, bir bardak süt gönderdim. Fakat o sütü bana geri göndererek: "Bu sana nereden geldi?" diye sordu. Ben de: "Koyunumdan" cevabını verdim. Sonra o yine gönderip: "O koyun nereden?" diye sordurdu. Ben: "O koyunu malımla (paramla) satınaldım" deyince, artık sütü kabul etti. Sonra bizzat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına gidip: "Ya Resulellah, sütü niçin (önce) geri çevirdin? dedim. O, "Peygamberler bununla, yani sadece tayyib (helâl ve temiz şeyleri) yemekle ve sâlih amel etmekle emrolunmuşlardır" buyurmuştur, Kenzu'l-Ummal, 4/9250

Tayyibat Ne Demektir?

Ayetteki "tayyibat" hususunda şu iki izah yapılmıştır:

1) Tayyibat, helâl olan şeyler demektir. Rızkdan tayyib olanların, helâl, saf (temiz) ve kavam olanlar olduğu söylenmiştir: Helâl kendisinde Allah'a isyan olmayan; saf, kendisinde Allah unutulmayan; kavam ise, nefsi gemleyen ve aklı muhafaza eden demektir.

2) Bu, yiyecek ve meyvelerden, leziz ve hoş olanlar demektir. Böylece Hak teâlâ, nübüvvet ve onun gereklerini yerine getirme herne kadar ağır olsa da, Peygambere, diğer insanlara mubah kıldığı gibi, tayyibatı yemeyi mubah kıldığını bildirmiştir.

Bil ki Allahü teâlâ, Peygamberlerine, "Ey Resuller, tayyibâttan yeyin" buyurduğu gibi, Mü'minlere de, "Eyiman edenler, size rızık olarak verdiğimiz tayyibâttan yeyin" (Bakara, 172) buyurmuştur. Bil ki ayetteki, "Tayyibâttan yeyin" emrini "sâlih amellerde bulunun "emrinden önce getirmesi, sâlih amelden önce, helâl lokmanın bulunması gerektiğine (sâlih amelin, helal lokmaya bağlı olduğuna) delâlet eder gibidir.

Ayetteki "Çünkü Ben, ne yaparsanız hakkıyle bilenim" cümlesi peygamberlere bildirdiği emre muhalefet etme konusunda bir sakındırmadır. Binâenaleyh bu, onca kıymetlerine rağmen, bu, peygamberler için bir sakındırma olduğuna göre, diğer insanlar için haydi haydi bir sakındırma olur.

Hak teâlâ'nın "Şu sizin tek olan ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. öyleyse Benden ittika edin (Beni sayın)" emrini Enbiyâ suresinde tefsir etmiştik (92.ayet). Yine de bununla ilgili iki mesele var:

İslâm Dininin Aslında Bir Olduğu

Bu, "O peygamberler, helâl lokma yeme ve sâlih amellerde bulunmada ittifak ettikleri, ayni oldukları gibi, tevhid'de ve Allah'a isyan'dan ittikâ konusunda da müttefiktirler" demektir.

Buna göre eğer, "Onların şeriatları muhtelif olduğuna göre, dinleri nasıl müttefik (aynı) olur?" denilirse, biz deriz ki: "Buradaki dinden murad, onların Allah'ın zâtı ve sıfatları konusunda ihtilâf etmeyişleri, aynı inançta oluşlarıdır. Şeriatlarına gelince, bunlardaki farklılığa, "dindeki farklılık" denilemez. Bu tıpkı temiz kadınlar ve hayızlı kadınlar hakkında "Mükellefiyetleri farklı farklı olsa dahi dinleri birdir" denilmesi gibidir. İşte burada da böyledir. Ayetteki, "Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse benden ittikâ edin" buyruğu buna delâlet eder. Böylece Cenâb-ı Hak, bununla, o peygamberlerin dinlerinin, Allah'ı tanıma ve O'na isyanda ittikâ etmede aynı olduğuna, şeriatları farklı olsa bile, bu hususta şeriatlarım farklılığının bir tesiri olmadığına dikkat çekmiş gibidir.

İkinci Mesele

Buradaki edat, müste'nef bir cümlenin başı olarak inne şeklinde meksur olunduğu gibi, li enne (Çünkü) manasında olarak enne şeklinde ve şeddesiz olarak ve den muhaffef şeklinde de okunmuştur. "Ümmetühüm" kelimesi, bunun haberi olarak merfûdur.

Hak teâlâ'nın "Fakatr o kavimler işlerinde muhtelif fırkalara ayrılarak parça parça oldular" ifadesi, O Peygamberlerin ümmetleri, işlerini aralarında paramparça ettiler" demektir. Buradaki "parça parça oldular" ifadesinde, onların alabildiğine ihtilaf ettikleri manası yatmaktadır. "İşlerinde" ifadesi ile de, "din ile ilgili işlerinde" manası kastedilmiştir. Ayetteki, "zübür" kelimesi, "zebûr"un çoğulu olarak böyle okunmuştur. Bu, "Muhtelif kitablar" demektir, yani "onlar dinlerini çeşitli dinlere çevirdiler." Yine bu kelime, "Züber" şeklinde okunmuştur. Bu da, parçalar, bölümler, kısımlar demektir. Bu okuyuşa göre kelime, "Gümüş ve demir parçaları" ifadesinden alınmadır. Yine bu kelime, tıpkı "rusul" kelimesinin "ruslün" şeklinde kullanılışı gibi, bâ'nın sükûnu ile "zübran" şeklinde de okunmuştur. Kelbî, Mukâtil ve Dahhâk, Cenâb-ı Hakk'ın bu ifâde ile Mekke müşriklerini, mecûsî, yahûdi ve hıristiyanları kastettiğini söylemişlerdir.

Her Ümmet Kendi Dinini Beğenir

Hak teâlâ'nın "Her fırka kendi elindeki din de böbürlenmekte" ifadesi, "Onlardan her ümmet kendisine din edindiği şeyi beğenir, onunla neşelenir, gururlanır. Ancak kendisinin hak yolda ve kazançlı olduğunu, başkalarının hep batıl yolda, zararda ve hüsranda olduğunu sanır, buna inanır" demektir.

Cenâb-ı Hak, onların, dinleri hususunda paramparça olduklarını belirtince, bunun peşinden tehdidini getirerek "Şimdi sen onları, bir zamana kadar, sapıklıkları içinde bırak" buyurmuştur. Bu hitab, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'edir. Buna göre Cenâb-ı Hak, "O kâfirleri, cehaletleri içinde bırak" demek istemiştir. "Gamre", insanın boyunu aşan su demektir. Buna göre, sanki onların içinde bulundukları cehalet ve şaşkınlıkları, akıllarını aşan ve boğan bir şey gibi olmuş olur. Hazret-i Ali (aleyhisselâm) bu, bu ifâdeyi (......) şeklinde okumuştur.

Alimler hin (süre) kelimesi ile ilgili olarak şu izahları yapmışlardır:

a) Ölene kadar,

b) Görene kadar,

c) Azaba kadar.

Bu hususta adet şudur: Bu söz söylenir ve bununla bir pişmanlık manası kastedilir. Bu hasret ve pişmanlık da, Cenâb-ı Hak onlara, üzerlerinde oldukları dinlerin bâtıl, neticesinin kötü olduğunu bildirdiği zaman olur. Yine bu pişmanlık, âhirette hesab verirken tahakkuk eder. Yine bu kabir azabı esnasında sorguya çekilirken tahakkuk eder. Binâenaleyh bu ifade, bütün bu manalara hamledilmelidir.

O kavim (kâfirler) dünyada büyük bir nimet içinde olunca, o nimetlerin, üzerinde oldukları (batıl) dinlerinden ötürü, kendilerine dünyada verilmiş bir mükafaat sanabilirler. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak durumurf hiç de böyle olmadığını beyan ederek "Onlar kendilerine yardım ettiğimiz; mal ve evlâd ile kendilerine hemen aceleden hayır verdiğimizi mi sanıyorlar" buyurmuştur.

Buradaki fiiller, yâ ile, fâıli Allahü teâlâ olmak üzere (yardım etti, hemen verdi) şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşa göre ayetin manası şu iki şekilde olur:

a) "Bu yardım etme, sırf isyanda ilerlesinler ve günahları artırsınlar diye olmuştur. Onlar ise, bunu kendilerine peşin verilmiş bir hayır ve mükafaat sanırlar" Buradaki ... (belki) ifadesi, "sanıyorlar mı" fiilinden ötürü getirilmiş bir istidrâktir ama onların zanlarını reddedip, doğrusunu belirtmek içindir.) Yani, "Onlar hayvanlara ne kadar da benziyorlar. Çünkü hayvanların akılları olmadığı için, bu verilen nimet üzerinde tefekkür edip, bunların bir istidrâç mı (azdırmak için verilen bir şey mi), yoksa hayırlarla yapılan gerçek bir yardım mı olduğunu anlayamazlar."

Bu ayet tıpkı, "Onların ne malları, ne evlâdları seni imrendirmesin" (Tevbe, 55) ayetinde ifade edildiği gibidir. Yezid b. Meysere'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Allah bir peygambere şöyle vahyetmiştir: "Kulum, kendisini Benden uzaklaştırması için, dünyayı vermemden ötürü sevinir mi? Bana yaklaşması için, dünyayı ondan alırsam sabırsızlık eder mi?" Yezid b. Meysere bunu rivayet ettikten sonra, tefsir etmekte olduğumuz ayeti okumuştur.

Hasan el-Basrî'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'e Kisrâ'nın bilezilkteri getirilmiş. O da onu alıp, Süraka (radıyallahü anh)'ın koluna takmış ve bilezik omuzuna kadar çıkmıştır. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) "Allahım ben senin peygamberinin senin yolunda infak etmek için eline mal geçmesini arzu ettiğini gördüm, biliyorum sen malı onun nazarında değersiz kıldın. Yine, Ebu Bekir (radıyallahü anh)'in de böyle kıymetli malları infâk etmekten hoşlandığını da biliyorum. Allah'ım bu, taraf-ı ilâhinden Ömer için bir tuzak (bir imtihan) olmasın" demiş ve peşine bu ayeti okumuştur.

b) Hak teâlâ, onlara bu nimetleri, gönülleri herşeyden uzak olsun ve Hak aşkıyla meşgul olabilsinler diye vermiştir. Binâenaleyh durum böyle olduğu halde, onlar hakdan yüz çevirince, onların aleyhlerine gerekli olan hüccet kuvvet kazanmış olur. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Onlar işin farkında değiller" buyurmuştur.

Gerçek Mü'minlerin Vasıfları

56 ﴿