31"Firavun dedi ki: "Alemlerin rabbi (dediğin) nedir?" (Musa) da dedi ki: "Göklerin yerin ve bu ikisi arasında bulunan şeylerin. Rabbidir. Eğer hakikati yakînen bilmeye ehil kimselerdenseniz." Firavun etrafında bulunan kimselere dedi ki: "Ne dediğini işitiyor musunuz?" (Musa sözüne devamla), "O, sizin de, evvelki atalarınızın da Rabbidir" dedi. (Firavun), "Her halde size gönderilen (bu) peygamberiniz, şüphe yok ki deli" dedi. (Musa) dedi ki: "O, doğu ile batının ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbidir. Eğer aklınızı kullanırsanız." (Firavun) da dedi ki: "Andölsun, eğer benden başka bir tanrı edinirsen seni muhakkak ve muhakkak zindana girenlerden ederim" (Musa) dedi ki: "Sana apaçık birşey getirdiysem de mi?" (Firavun) da dedi ki: "Doğru söyleyenlerdensen haydi getir onu". Firavun'un Rab Teâlâ Hakkında Sorması Bil ki Firavun Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ya, "Alemlerin Rabbi (dediğin) nedir?" sorusunu, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) kendisini alemlerin Rabbine itaata davet ettiğinde sormuştur. Bunun böyle olduğunu, "Haydi Firavun'a gidin ve "Alemlerin Rabbinin gönderdiği iki peygamberiz" deyin" (Şuara. 16) ayeti göstermektedir. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ve Harun (aleyhisselâm), Firavun'un yanına gittiklerinde böyle söylemişler ve bunun üzerine Firavun, "Alemlerin Rabbi (dediğin) nedir?" demişti. Bu ifade ile ilgili şu iki bahis vardır: Birinci bahis: Firavun'un Allah'ı bildiği ve tanımakta olduğu söylenebilir. Fakat hükümdarlık ve riyaseti istediği için, bilmez gibi böyle sormuştur. Allahü teâlâ, Kur'ân'da onun Allah'ın varlığını bildiğini gösteren şu ayeti zikretmiştir: "(Musa), "Andolsun, bunları birer ibret olmak üzere, göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini bilmişsindir. Ben de Firavun, seni herhalde helak edilmiş sanıyorum" dedi" (isra, 102). Binâenaleyh buradaki (bilmişsindir) ifadesindeki te fethalı okunduğunda, Firavun'un bunları bildiği manası kastedilmiş. Bu da, onun Allah'ı tanıdığına delâlet eder. Fakat o kendisinin ilah olduğunu iddia ederek, kavmini sömürmüştür. Diğer bir kıraate göre ise, bu te ötüre ile okunmuştur. Buna göre de bu bilme işinin Hazret-i Musa (aleyhisselâm) ile alâkalı olduğu manasına gelir. Ama eğer Firavun akıllı değil deli idiyse, Allah'ın kendisine peygamber göndermesi caiz olmazdı. Yok eğer akıllı idiyse, ister istemez kendisinin daha önce mevcut, canlı ve akıllı olmadığını, bu şekle sonradan geldiğini bilmesi gerekirdi. Yine böyle sonradan olan herşeyin mutlaka bir müessiri (bir yaratıcısı) olduğunu da kesin olarak bilmesi gerekirdi. Binâenaleyh bu iki şeyi bilmesinin neticesi olarak, vücudunun terkibi (var edilmesi), hayatı, aklı hususunda varedici bir müessire muhtaç olduğunu gösteren bir üçüncü ilim meydana gelirdi. Firavun'un, tabiatcı olduğu da söylenebilir. Tabiatçılara göre, felekler zatları gereği vardırlar (vâcibu'l-vucûddurlar), zâtları gereği hareket etmektedirler ve bu hareketleri, bu alemde birtakım hâdiselerin meydana gelmesine sebebtir. Yahut şöyle de denebilir: Firavun, hür ve irade sahibi bir failin, bir yaratıcının bulunduğuna değil, mûcib bir illete (otomatik bir sebebin varlığına) inanan felsefecilerdendir. İsrailoğullarını sömürdüğü, onların yetkilerini ellerinden alıp, yularlarından tutup onları güttüğü için, kendisinin memleketindeki insanların ilahı olduğuna inanmıştır. Yahut da şöyle denebilir: Firavun, ilahın zâtının belli bir insanın kalıbına girebileceğine inanan "hulûliyye" (incarnation) görüşünde idi ki, bunlar tanrının zatının muayyen bir insanın bedeninde zuhur ettiğine inanırlar. Onlara göre bir insanın ruhu bedenine göre ne durumda ise tanrı da hulul ettiği bedene göre aynı burumdadır. İşte sebeblerden ötürü de kendisini "İlah" diye adlandırmıştır. İkinci bahis: Firavun, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'a, "Âlemlerin Rabbi (dediğin) nedir?" demiştir. Bil ki birşeyi nedir?" ifadesiyle sormak, o şeyin hakikatini ve mahiyetini arf etmeyi istemektir. Birşeyin hakikatini tarif etmek ve açıklamak ise, ya o hakikatin nzzat kendisi ile, yahut onun parçalarından birşey ile; yahut o hakikatin dışında arşeyle, hem onun harici ve dahili şeylerinden müteşekkil bir şeyle yapılır. O şeyin, hakatını bizzat kendisiyle tarif etmek imkansızdır. Çünkü tarif eden tarif olunandan önce bilinir. Binâenaleyh eğer birşey, yine kendisiyle tarif edilmiş olsaydı, onun daha önce malum olması gerekirdi. Bu ise imkansızdır. O şey; kendisine (zatına) dahil olan şeylerle tarif etmek de vâcibul-vücûd olan zat hakkında imkansızdır. Çünkü kendisine dahil olan şeylerle onu tarif etmek, tarif olunanın "mürekkeb" bir varlık olması halinde mûmkündür. Vâcibu'l-vucûd olanın ise, "mürekkeb" olması imkansızdır. Çünkü her mürekkeb, kendisini meydana getiren parçaların herbirine muhtaçtır Mürekkebin her bir parçası ise, mürekkebden başkadır, yani onun kendisi değildir. O halde, mürekkeb bir başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan da, zatı gereği "Mümkin" varlıktır, öyle ise her mürekkeb, "mümkin" varlıktır. Binâenaleyh mürekkeb olması imkansız olan, "mümkin" olamaz. O halde vâcibu'l-vucûd olan mürekkeb olmaz. Mürrekkeb olmayınca da "Kendisini meydana getiren parçalarla tarif etme" işi onun hakkında mümkin olamaz. Bu iki kısım bâtıl olunca, vâcibu'l-vücûd olanın, hakikat ve mahiyetinin, ancak onun levazımı ve eserleriyle tarif edilebileceği sabit olmuş olur. Sonra bu levazım (ayrılmaz vasıflar), bazan gizli, bazan açık ve net olur. Mahiyeti gizli olan levazımı (sıfatları) ile tarif etmek caiz ve doğru değildir. Aksine onu, açık net ve anlaşılır levazımı ile tarif etmek gerekir. Vâcibu'l-vücûd olan zâtın en açık eserleri ise, bu maddi alemdeki şeylerdir. Bunlar da gökler, yerler ve bu İkisi arasında yer alan şeylerdir. Binâenaleyh Firavun'un bu sorusunun cevabının ancak Musa (aleyhisselâm)'nın dediği şu şey olduğu anlaşılır: "O, göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan şeylerin Rabbidir" Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, "Eğer hakikati bilmeye ehil kimselerdenseniz" sözü, "Eğer bu maddi alemin, vâcibu'l-vücûd bir mevcuda dayandığına inanıyorsanız, bilin ki onu ancak şu söylediğim şeylerle tarif edip, anlatmak mümkin olur. Çünkü bu alemin, zâtı gereği vâcibu'l-vücûd bir varlığa varıp dayandığını kabul ettiğinizde, zâtı gereği vâcib olanın mutlak cevher (mürekkeb olmayan tek bir şey) olduğu sabit olur. Mutlak cevherin ise, ancak eserleriyle tarif edilebileceği sabittir. Binâenaleyh o eserlerin, mutlaka ve mutlaka onun en açık eserleri olması gerekir. Bunlar ise, gökler, yerler ve bu ikisi arasında bulunan şeylerdir. Dolayısıyla eğer buna kesinkes inanmış iseniz, bundan başka bir cevabın olamayacağını da kesinkes kabul etmeniz gerekir" manasınadır. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bu gerçek cevabı söyleyince, "Firavun etrafında bulunan kimselere dedi ki: "işitiyor musunuz?" Firavun bunu Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın cevabına şaştığı için söylemiştir. Bu, "Ben ondan, alemlerin Rabbinin, hakikat ve mahiyetinin ne olduğunu soruyorum, o ise bana fâiliyyet ve müessiriyet (yani onun fiilleri ve eserleri) ile cevap veriyor" demektir. Bu problemin aslı şöyledir: Mahiyeti, ayrılmaz vasıfları ve tesirleri (levazımı) ile tarif etmek, o mahiyetin bizzat kendisini tam anlamayı sağlamaz. Bu böyledir. Çünkü birşey hakkında, "O, kendisinde mutlaka falanca özellik bulunandır" dediğimizde, bu sözümüz, ya sırf o falanca özellik, onun ayrılmaz vasfı olduğu için bilinmiş olur, yahut da bu ayrılmaz özellik, ona tahsis edildiği için, o bununla bilinmiş olur. Birinci ihtimal imkansızdır. Çünkü onun için falanca özelliğin ayrılmaz bir vasıf olduğunu söylersek, o ayrılmaz vasfı, kâşif (onu gösteren ve anlatan şey) kabul etmiş oluruz. Gösterilen şey, bu kadar bir şey olmuş olsaydı, o zaman o şey yine kendisi ile tanınmış olurdu ki, böyle olması imkansızdır. İkinci ihtimal de imkansızdır. Çünkü onun kendisine falanca şeyin (vasfın) gerekli olduğunu bilmek, o mâhiyetin tam özelliğini bilmek demek değildir. Çünkü farklı mahiyetlerin aynı olan sıfatlarda (levazımda) müşterek (benzer) olmaları aklen imkansız değildir. Binâenaleyh bir şeyi, haricî sıfatlarıyla tarif etmenin o şeyin hakikatim tam olarak ortaya koyamayacağı sabit olmuş olur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın göklerin yerin ve bu ikisi arasındaki herşeyin Rabbi olması, bu açıdan, Firavun'un "Alemlerin rabbi (dediğin) nedir?" şeklindeki sorusunun tam cevabı olamaz. İşte bu sebeple, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bundan sonra "O, sizin de evvelki atalarınızın da Rabbidir" diye cevap vermiş ve sanki Allah'ı göklerin ve yerin yaratıcısı olması ile tarif etmeyi bırakmış ve "O"nun hem bizim hem de atalarımızın yaratıcısı olması mümkündür. Fakat insanın kendisi babası ve dedelerinin, zatları gereği (kendiliğinden) var olduklarına inanması imkansızdır. Çünkü görünür âlem, insanın kendisinin ve atalarının, yok iken var olduklarına ve varken yok olduklarına delâlet etmektedir. Bu durumda olan varlıkların ise, zatı gereği var olmuş olmaları imkansızdır. Zâatı gereği var olmayanın ise, bir fail (yaratıcı) ve müessir bulunmaksızın var olmuş olması imkansızdır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ı işte bu eseri ile tarif etmek ve tanıtmak daha açık ve nettir. Bundan dolayı Hazret-i Musa (aleyhisselâm) birinci tarif ve tanıtımından sonra Cenâb-ı Hakk'ı bu ikinci ifadeyle tanıtmıştır. Bundan ötürü de Firavun "Herhalde size gönderilen bu peygamberiniz şüphe yok ki deli" demiştir. Ayette mâ edatı kullanılarak sorulan soru ile, o şeyin mahiyetini ve hakikatini öğrenmek kastedilir. "O şeyi haricî eserleriyle tarif etmek, onun hakikatini kesinlikle anlatmış olmaz. Binâenaleyh peygamberliğini iddia eden bu kişi sorulara tam cevap vermek şöyle dursun, soruyu anlayamayan bir delidir" demektir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bunun üzerine "O, doğu île batının ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbidir, eğer aklınızı kullanıyorsanız" diyerek ikinci tarifinden, daha açık bir diğer üçüncü yola başvurmuştur. Bu böyledir, çünkü Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "doğu" sözü ile, güneşin doğup gündüz oluşunu, "batı" sözü e de, güneşin batıp gündüzün sona ermesini hatırlatmıştır. Şaşırtıcı şekilde hep devam eden bu nizam ve idarenin, ancak bir müdebbirin yönetmesi ile böyle olabileceği hususu açıktır. Bu Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'ın Nemrud'a karşı delil getirmede uyguladığı metodun aynısıdır. Çünkü o da işe önce diriltme ve öldürme hususlarıyla başlamıştır. Bu Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın buradaki, "O, sizin de evvelki atalarınızın da Rabbidir" ifadesiyle anlattığı husustur. Nemrud, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm)'a, "Ben de diriltir ve öldürürüm" diye karşılık verince, Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), "Allah, güneşi doğudan doğdurur. Haydi sen de onu batıdan doğdur" (Bakara, 256) demiş, bunun üzerine o kâfir apışıp kalmış ve cevap verememiştir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'da burada aynı hususu, "O, doğu ile batının Rabbidir" diyerek belirtmiştir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), "Eğer aklınızı kullanıyorsanız", ifadesi ile sanki şöyle demek istemiştir: "Eğer gerçekten akıllı isen, sorunun cevabının ancak söylediğim şekilde olabileceğini anlarsın. Çünkü benden o şeyin hakikat ve mahiyetini bizzat kendisi ile tarif etmemi istiyorsun. Halbuki birşeyin kendisini, yine kendisi veya parçalarıyla tarif etmenin mümkün olmadığı sabittir. Binâenaleyh geriye, onun hakikatini eserleri ile tarif etmem kalır. Ben de onun hakikat ve mahiyetini eserleri ve levazımı (ayrılmaz sıfatları) ile tarif ettim. Binâenaleyh aklı olan herkesin bu sorunun, verdiğim cevaptan başka cevabı olmayacağını anlayacağı sabit olur. Allahü teâlâ'nın Zatını Anlamak İmkansızdır Bil ki, En'am Sûresi'nde Hak teâlâ'nın, "O kulları üzerinde kahirdir"(En'am, 61) ayetinin tefsirinde şu açıklamayı yapmıştık: Cenâb-ı Hakk'ın hakikatim bizzat kendisi olarak anlamak, insanın kudreti dahilinde değildir. Durum böyle olunca, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, sayesinde o hakikatin bizzat kendisinin bilinebileceği bir tarif yapması imkansızdır. Fakat, o mahiyet ve hakikatin bizzat kendisini bilememek, peygamberlik işinin doğruluğuna zarar vermez. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın sözünün neticesi şudur: "Alemlerin Rabbinin peygamberi olduğunu iddia etmenin doğru oluşu, alemin bir Rabbinin ve ilahının bulunduğunu isbata dayanır. Yoksa bu iş, o Rabbin hususiyetini ve kendi mahiyetini bilmeye dayanmaz. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm), peygamber olduğunu iddia edişinin doğruluğu hususunda, ancak buna yetecek kadarını isbat edecek deliller getirmiş, Firavun ise ondan, o mahiyetin bizzat kendisini ortaya koyup anlatmasını istemiştir. Musa (aleyhisselâm) da bu soru ve isteğin, peygamberliği isbat hususunda, olumlu veya olumsuz bir alâkası bulunmadığını bildiği için, Firavun'un Cenâb-ı Hakk'ın mahiyetini soran sorusuna doğrudan doğruya cevap vermemiştir. İşte bu konudaki sözümüzün tamamı budur. Allah en iyi bilendir. Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sözünün sonunda, "Eğer aklınızı kullanıyorsanız" diyerek, üslûbunu sertleştirince, Firavun da "Andolsun, eğer benden başka bir tanrı edinirsen, seni muhakkak ve muhakkak zindana girenlerden ederim" demiştir. Çünkü, artık delil getirmekten aciz kalınca, işi tehdide dökmüştür. İşte bu esnada Musa (aleyhisselâm) onun kalbini kendine bağlamak ve böylece tehdidinden vazgeçmesi için, kısa bir ifade ile "Sana apaçık birşey getirdiysem de mi?" yani "Allah'ın varlığına delâlet edecek ve benim O'nun peygamberi olduğumu gösterecek daha açık bir şey getirsem de beni yine de hapis mi ettireceksin?" demiştir. Firavun bunun üzerine, "Doğru söyleyenlerdensen haydi getir onu" demiştir. Bu ayetten çıkan talî birtakım hükümler var: Birinci hüküm: Ayet, Allahü teâlâ'nın cisim olmadığına delâlet eder. Çünkü eğer Allahü teâlâ cisim olsaydı ve bir şekli, kalıbı bulunsaydı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın cevabı, Cenâb-ı Hakk'ın hakikatini gösterecek şekilde olmalıydı ve Hazret-i Musa (aleyhisselâm), vermesi gereken bu cevabı vermediği için, Firavun'un Hazret-i Musa (aleyhisselâm) hakkındaki sözü yerinde olmuş olurdu. İkinci hüküm: Başkasını Allah'a davet edene yakışan ve gereken, karşısındakinin akılsız ve yersiz sözlerine karşılık vermemesidir. Nitekim Musa (aleyhisselâm) da, Firavun, "Sen delisin" dediğinde bile, delilleri sıralamaya devam etmiştir. Yine kendisi, hapisle tehdid edince de böyle yapmıştır. Üçüncü hüküm: Kendisine soru sorulanın, işi daha iyi izah etmek için getirdiği delil, hususunda bir misalden başka bir misale (örneğe-delile) geçmesi caizdir? Bu, o kimsenin cevap vermekten aciz kalıp zorlandığına delâlet etmez. Dördüncü hüküm: Eğer "Hazret-i Musa (aleyhisselâm) sözünü bir önceki sözüyle alâkası olmayan birşeyi söyleyerek nasıl kesmiştir. Bu söz de onun, "Sana apaçık birşey getirdiysem de mi" demesidir. Halbuki mucizenin Allah'a delâleti daha önce zikredilen delillerin delâletinden farklıdır?" denilirse, biz deriz ki: Aksine bu Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın mesela asasının yılana dönüşmesi gibi, Allah'a, birliğine ve kendisinin peygamberlik iddiasında doğruluğuna delâlet edecek bir mucizeyi ortaya koymayı stediğini gösterir. Binâenaleyh Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın son sözü, öncekilerden daha kuvvetli re daha kapsamlıdır. Beşinci hüküm: Eğer, "Zamirin mercii (işaret ettiği şey) cemi olduğu halde niçin burada: "Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan şeylerin Rabbidir" buyurarak, tesniyeye delâlet eden bir zamir kullanılmıştır?" denilirse, buna şöyle cevap verilir: Bununla, bu "iki cihet" arasında olanlar kastedilmiştir." Eğer, "göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin " ifadesi bütün mahlûkatı içine almaktadır. Öyle ise Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın artık bundan sonra kendilerinden atalarından, doğudan ve batıdan bahsetmesinin manası nedir?" denilirse, şöyle cevap verilir: "Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın ilk önce umûm (genel) ifade kullanıp, sonra bu umûmi ifadeleri kendilerini ve atalarını beyân ile tahsis etmesi şundan ötürüdür: İnsana en yakın olan şey, kendisi, kendisinden olan çocukları ve doğumundan ölümüne kadar geçirdiği devreleri ile raileridir. Daha sonra bu umûmi ifadeye dahil olan, doğu ile batıyı özellikle zikretmiştir. Çünkü güneşin bu ufuktan birinden doğması ve senenin bütün mevsimlerinde, düzenli bir şekilde batması apaçık delillerdendir. Altıncı hüküm: Eğer "Firavun niçin daha veciz bir ifade ile "Seni hapsedeceğim" dememiş de "Seni zindana girenlerden ederim" demiştir?" denilirse, deriz ki: Çünkü eğer o sadece "seni hapsedeceğim" demiş olsaydı, bu, sadece onun zindana ereceğini ifade eder, başkalarının da gireceğini bildirmezdi. Ayetteki "Seni mubakak ve muhakkak zindana girenlerden ederim" ifâdesi, "Seni hapishanem deki hallerini bildiğin o kimselerden birisi kılarım" demektir. Firavun'un âdeti, hapsetmek İstediğini yakaladığında yalnız başına hiçbirşeyi göremeyeceği ve duyamayacağı derin bir kuyuya atmaktı ki, bu öldürmeden daha ağır idi. Yedinci hüküm: "Getirdiysem de mi?" ifadesindeki vâv, başına istifham hemzesi gelmiş olan vâv-ı haliye olup, "Sana mucize getirmem halinde de ni bana bunu yapacaksın" manasındadır. |
﴾ 31 ﴿