37

"Bunun üzerine o asasını yere attı. Bir de ne görsünler, o apaçık bir ejderha (olmuş). Elini de (cebinden) çıkardı. Bir de gördüler ki bu, bakanlar için bembeyaz bir eldir. Firavun, etrafındaki ileri gelen adamlarına, "Şüphe yok ki bu çok mahir bir büyücüdür. Sizi büyüsü ile yurdunuzdan çıkarmak İstiyor. Şimdi buna ne buyurursunuz?" dedi. Onlar da, "Onu ve kardeşini oyala ve bütün şehirlere toplayıcılar yolla da, mahir her büyücüyü sana getirsinler" dediler"..

Birinci Mesele

Bu ayetle ilgili birkaç mesele var: A'meş, "sehhâr"ı, "sâhir" şeklinde okumuştur.

İkinci Mesele

Bil ki Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın, "Sana apaçık birşey getirirsem de mi?" sözü, Allahü teâlâ'nın, asasını yere atmazdan önce ona bu âsânın bir ejderha olacağını bildirdiğine delâlet eder. Eğer böyle olmasaydı, Hazret-i Musa (aleyhisselâm) bunu söyleyemezdi. Binâenaleyh o asasını atınca, Allahü teâlâ'nın ona vaadettiği gerçekleşti ve o "âsâ apaçık bir ejderha" oluverdi. Bu ifadenin anlatmak istediği şudur: "Bakıp seyredenlere o âsâ hareketleri ve diğer alametleri ile tam bir ejderha şeklinde göründü." Rivayet olunduğuna göre âsâ bir ejderhaya dönüşünce, bir mil kadar göğe yükseldi ve sonra Firavun'a doğru süzülüp indi, "Ey Musa bana istediğini emret" demeye başladı. Firavun da, "Ey Musa, seni peygamber olarak gönderen zât aşkına, onu tutmanı istiyorum" dedi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm), onu tutunca tekrar bir âsâ halini aldı. Buna göre eğer, "Cenâb-ı Hakk burada, "Sü'ban-ı mübîn" (apaçık bir ejderha) buyurmuş, bir başka ayette, "koşan bir yılan" (hayye) (Taha, 20); bir diğer ayette ise, "sanki o bir cânn (hareketli yılan)dır" (Kasas, 31) buyurmuştur. Halbuki "can" küçük oluşa, "su'bân" ise büyük oluşa delâlet eden bir ifadedir" denilirse, şöyle cevap verilir: Hayye bütün yılan cinsini içine alan bir isimdir. Bu isim, o yılan büyük olduğu için "Su'ban" diye ifade edilmiş, hafif ve süratli bir yılan olduğu için de, "cânn" diye ifâde edilmiştir. Binâenaleyh her iki ifade de doğrudur. Bunun şeytana benzetilerek, "can" ismini almış olması da nuhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "O cânnı (iblisi) de, daha önce zehirli ateşten yarattık" onu. (Hicr, 27) buyurmuştur. Bu âsâdan olan yılanın önce, "can" gibi küçük olduğu, sonra büyüyerek ejderha haline gelmiş olması da muhtemeldir.

Sonra Musa (aleyhisselâm) bu mucizeyi ortaya koyunca, Firavun ona, "Dahası da var mı?" dedi. Hazret-i Musa (aleyhisselâm): "Evet" deyip, önce elini normal haliyle gösterdi, sonra onu cebine (koynuna) sokup tekrar çıkardı. Bir de ne görsünler, o el kendisinde hiçbir leke olmaksızın, inci gibi bembeyaz ve tıpkı güneş gibi ışıklar saçan ve o vadiyi aydınlatan bir şey... İşte tam bu sırada Firavun bu delili örtbas etmek isteyerek buna arşı şu üç (şüpheyi) ortaya atmıştır:

1) "Şüphe yok ki bu, çok iyi bilen bir sihirbazdır" şeklindeki sözü... Böyle söylemiştir, çünkü o devir, sihirbazların yaygın olduğu bir zamandı ve insanların çoğu, bir sihirbazın sihri ile böylesi işleri yapabileceği inancında idiler. İşte bundan dolayı Firavun, kavmi tarafından bu sözün kabul edileceğini ummuştur.

2) "Sizi büyüsü ile yurdunuzdan çıkarmayı istiyor" şeklindeki sözü... Firavunun du sözü de, Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ın dediklerini kabul etmemeleri için, kavminin ondan nefret etmelerini gaye edinen bir ifadedir. Buna göre mana, "O, aranıza atacağı fitnelerle, sizi yerinizden ve yurdunuzdan etmek ve sizi parçalamak istiyor" şeklindedir. İnsanın vatanını terketmesinin en zor şeylerden olduğu malumdur. İşte bundan dolayı Firavun, kavmini, böyle söyleyerek Hazret-i Musa'dan nefret ettirmek istemiştir ki, bu batılı savunan kimsenin, haktan nefret ettirme hususunda, başvuracağı son çaredir.

3) "Şimdi buna ne buyurur (ne tavsiye edersiniz?)" şeklindesi sözü. Bu, "Bu husustaki görüşünüz nedir ve ne yapmamı istiyorsunuz?" demektir. Firavun bu ifadesiyle, kendisinin onların görüşünü kabul edip, onun gereğini yapacağını anlatmak istemiştir. Bu gibi sözler, kalbleri kendisine çeker ve muhalefetten alıkor. Firavun'un bütün bu sözlerini duyduklarında, onlar tek bir çarede ittifak etmişlerdir: Bu da, "Onu ve kardeşini oyala" şeklindeki sözleridir. Bu hemze ile ve şeddesiz aarak şekillerinde okunmuştur. Her iki şekilde, kullanılan şekillerdir. Arapça'da, birisini oyaladığında (......) ve (......) dersin ki, bu, "Onu geri bıraktım, oyaladım" demektir. Firavun'un adamlarının bundan muradları. "Musa'yı sihirbazlar toplanıncaya kadar oyala" manasıdır. Bu kelimenin, "Onu hapset" manasında olduğu da söylenmiştir. Bu da muhtemel bir manadır. Çünkü birisini, ihtiyacı olan şeyden alıkoyup oyaladığında, sanki "hapsetmiş" olursun.

Rivayet olunduğuna göre Firavun bunu yapmayacak olsa bile Hazret-i Musa (aleyhisselâm)'ı öldürmek istemiştir. Fakat ileri gelenler ona, "Yapma, çünkü eğer onu öldürürsen, insanlara bu işinin doğruluğu hususunda bir şüphe vermiş olursun. Fakat, kıskıvrak yakalayıp, köşeye sıkıştırmaları ve böylece, sana karşı hiçbir delili kalmaması için, sihirbazların toplanmasına kadar ona mühlet ver" dediler ve sonra sihirbazları alıp getirecek, toplayıcı adamlar göndermesini tavsiye ettiler. Onlar böyle yapmakla, eğer sihirbazlar çok olursa, Hazret-i Musa'ya galip geleceklerini ve gerçek halini su yüzüne çıkaracaklarını sanmışlardır. Yine onlar, Firavun'un, "Şüphe yok ki bu çok mahir bir büyücüdür" sözüne, "Çok mahir her büyücüyü sana getirsinler" diyerek karşılık vererek onun endişesini yatıştırmak ve sıkıntılarını hafifletmek için, daha kapsamlı ve daha mübalağalı bir ifade kullanmışlardır. Keşşaf sahibi şöyle der: "Eğer, "Ayetteki (......) kelimesinin âmili nedir?" dersen ben derim ki: Bu, iki yönden mansubtur: hem lafzen, hem mahallen. Lafzan mansub oluşunun âmili, zarflar için takdir edilen şeydir. Mahallen mansub olmasındaki âmil ise, "hal" oluşudur.

Sihirbazların Meydana Çıkışı

37 ﴿